10 Ağustos 2026 Pazartesi

Mulhouse’un Sirenleri

Mulhouse’un Sirenleri

“Mulhouse’un Sirenleri” Şair Mehmet Yıldız’ın, Çıra Edebiyat etiketiyle, Haziran 2026’da okurlarıyla buluşturduğu şiir kitabıdır. Altmış dört sayfalık eser, yirmi beş şiirden oluşmaktadır. Üç bölümde tasniflenmiş şiirlerin bölümleri şu şekildedir; “Masal Bitti, Uyanınca Hatırlanan ve Bu Şehir.” İlk bölümde, kaybedilen anneye duyulan özlem, geçici hayat ve ölüm olgusu işlenmektedir. İkinci bölümde genel olarak Mulhouse yangını, son bölümde de acı çeken şehirlere yer verilmektedir.

“Mulhouse’un Sirenleri” ismi nereden geliyor bir bakacak olursak; Mulhouse, doğu Fransa'da bir sanayi şehridir. Bu şehirde, 1 Ekim 2017 tarihinde kundaklama sonucu çıkan ev yangınında altı can kaybedilir. Bu altı canın üçü çocuk ve bu altı canın da dördü Türk asıllı soydaşımızdır. İlgili şiirlerde sarih olarak bu olaya değinilmese de gerek yangın ve ölüm anlatımları gerekse de Mulhouse ismi direk bu menfur hadiseyi çağrıştırmaktadır.

Teknik olarak şiirlere bir bakacak olursak; Eserde hece ve serbest tarzda yazılmış şiirleri karışık bir şekilde okunmaktayız. İmgelerin çok az kullanıldığı daha rafine mısralar diyebiliriz. Başka bir ifade ile imge fetişizmi taşımayan daha anlaşılır şiirler bunlar. Nakarat, tekrar mısraları şiirlerin bütünlüğünü sağlayan bir harç mesabesinde olduğunu görmekteyiz. Şiirlerde ses, anlam ve iç kafiye uyumu yerindedir. Hem şiirin ne dediği önemli hem de mazrufta esas kıymetin önemini görmekteyiz. Hemen hemen bütün şiirlerde ahenk unsurları şiir sesini daha yüksekte tutmaktadır. Ahenk unsurlarından mülhem şiirlerdeki okuma ritmi kendisini fazlasıyla hissettiriyor.

“Her çocuğun hikâyesi bir anne ile başlar” mottosu şiar edinilmiş sanki. Bu şekilde başlar şiirler. Anne ve şehir olgusuna etraflıca değinen şair, Nazım Hikmet’in şu sözünü bizlere hatırlatmaktadır. “İki şey var ancak ölünce unutulur, anamızın yüzüyle, şehrimizin yüzü.” Şiirlere, kuşlarla çevreli, çiçeklerle bezeli yer yer pastoral bir gömlekte giyindirilmiş gözüküyor. “Karınca, Ağustos böceği, sığırcık, çekirge, ebabil kuşu, zümrüdü anka, gonca gül, ıhlamur ağacı, hercai menekşeler vs. Bu anlatımlar ile beraber daha çok yeniden doğuş ve bahar imgesi betimlenmektedir adeta.

“Züleyha, Hacer, Kevser, Yusuf, Hüseyin, Ali, Zülfikar, İbrahim, Musa, Habil, İsrafil, Karun, Hamza, Tim (Filistinli Çocuk), Lili, Robinson, Windsor Kalesi” gibi isimlerle karşılaşıyoruz. Bunlarla birlikte Filistin, Kudüs, Gazze, Bosna, Kaf Dağı, Yeşilırmak, Ayasofya, Babil, Saint - Etienne, Avenue Colmar, Eiffel, Seine Irmağı" gibi isimlerle devam edilmektedir. “Yedi beyza, yedi kulplu kazan, yedi kollu şamdan, yedi boynuzlu oteller, yedi başlı canavar, zümrüdü anka, bezmi elest” gibi klasik edebiyatımızda kullanılan birçok benzetmelere de yer verilmektedir. “Teheccüt, fiske, makosen, metropol, bilboard, rezidans, xr cihazı, fenomen, ebter (eksik, noksan)” gibi az kullanımda ve güncel kelimelerle de karşılaşmaktayız.

Şairin şiir dilini daha iyi kavramamız için şiirlerde bölüm bölüm de olsa bir yolculuğa çıkacak olursak; “Gemi kırılmış dizgin tutmaz atlarım/ Kimse tutamaz ben bu uçurumdan atlarım/ Benim her çığlığa şahlanan atlarım vardı/ Benim anne duasından kanatlarım vardı/ Kimse tutamaz ben bu uçurumdan atlarım.” (s. 14, Parlayan Ölü Atlar, son bölüm) “Kapanır okullar fabrikalar/ Parklar bahçeler kapanır/ Güller mahzun kalır dallarda/ Kapanır berberler kahveler/ Bütün camiler Ayasofya olur/ Kapanır güneşe bakan perdeler/ Takvimler mahpus kalır evlerde.” (s. 36, ‘Virüs’ şiirinden bir bölüm) “Mulhouse’un orta yeri kilise/ Zangoç kendini asmış çan kulesinde/ Cafe Mozart’ta bir yaşlı madame/ Kahvesini yudumluyor umarsız/ Issız Saint-Etienne’in hüznüne/ Tüm mabetler mahzun durur çarşıda/ Bir arka plan resmidir/ Yeni yetme fenomenlere” (s. 42, ‘Mulhouse’un Sirenler-1’ şiirinden) “Adın şifrem olsun da/ Açılsın sır küpünün kilidi/ Başımı döndüren bu gezegende/ Ben de bir anlam bulayım artık” (s. 47, ‘Uyanınca Hatıralar 2’, şiirinden) Son olarak başka bir şiir bölümü de şu şekildedir; “Bu kar bu yağmur geceden/ Bu enkaz bu feryat geceden/ Sen uyurken ne hayatlar karardı/ Senin karanlığın bile geceden” (s. 49, ‘Uyanınca Hatırlanan 4’, şiirinden) Aynı zamanda “Uyanınca Hatıralar -4” şiirinin son bölümünde Fecr Suresinin 24. Ayetine yer verilmektedir. “Yâ leytenî kaddemtu li hayâtî” Meali şu şekildedir; “Ah, keşke bu hayatım için önceden bir şeyler yapsaydım!" der.

Son tahlilde, şiirler de ritim ve lirizm kendisini fazlasıyla hissettiriyor. Şiirlerin bir tarafında sezdiren ve öğreten bir uç hep gözüküyor. Gelenekten beslenen ama bildiğimiz halk tipi şiirlerden olmayan şiirler. Şiirlerin özünde bilme ve görme ile gönlün mahbesinde şekillenmiş duyumsamalar bütünü desek yerinde olacaktır. Bu bağlamda şiirlerdeki anlatım sabit kadem bir dil üzerinde yol almaktadır. İyi okumalar efendim. Buyurunuz.

İlkay Coşkun
10.08.2026

8 Ağustos 2026 Cumartesi

1 Ağustos 2026 Cumartesi

Gezelim Görelim

Gezelim Görelim

‎Gezelim görelim ama merak duygusu içerisinde, sevgi aşk halinde, maneviyat ve uhreviyat barındıran bir bilgelikte olursa gezintiler ne âlâ. Hem dünyayı tanıma hem de daha çok kendini bulma çabası diyoruz biz buna. İnsan doğduğundan beri hep yollardadır. Az veya çok seyahatlere çıkarız. Nesimî’nin dediği gibi; “yeri göğü düzen benim/ geri dönüp bozan benim/ cümle yazı yazan benim/ bu divana sığmazam” Türünden bir hareketliliktir bu. Ayrıca insan acemiliklerini gerilerde bırakıp sükûnet ve dinginliğe kavuşturan güzellikler barındıran gezintiler insana çok şey kazandıracaktır muhakkak. Her gezinti, gidiş ve dönüşleri de barındırmaktadır. “Tebdili mekânda ferahlık vardır” sözüne canlı bir örnek hüviyeti taşıyacaktır. Muhteviyatında arama, bulma hatta ve hatta kaybetme gibi birçok olguyu da beraberinde tutacaktır. Öyle ki bizler için özelde Türk-Müslüman kimlik felsefesinin kendine özgü bakışları da beraberinde yol alacaktır.

‎‎Yola çıkmak ve yolda olmak insanı olgunlaştıracaktır. Yol, yürüyeni terbiye edecek, her bir temaşa kâinatı, dünyayı ve insanı okuyan bir haslette olacaktır. Eğer insan amacını bilmez ise gezerek, deneyimleyerek öğrenilecek şeyler insanı kendisine esir de edebilecek, kendisi gibi olmaya ve düşünmeye de sevk edebilecektir. Her ne kadar gezme, kaybolmayı da içerisinde barındıran bir olgu olsa da gezmede niyet asıl olan ruhu bulma, kazanma ve öğrenme çabası olmalıdır. Shakespeare’inin “Neye yarar insan dünyaları kazanıp da ruhunu kaybettiyse” sözündeki gibi doğru istikameti görme asıl amaç olmalıdır.

Yer değiştirmeler, bir mola ile birlikte kimi zaman bir tercih kimi zaman da bir seçme malzemesi oluvermektedir. Fransa, Sorbonne Üniversitesinde doktorasını yapan ilk Türk, Nurettin Topçu’nun “İsyan Ahlakı” isimli eseri, 1934 yılında üniversite felsefe jürisi tarafından yılın en başarılı doktora tezi seçilir. Nurettin Topçu hediye edilen tatil gezisini reddederek yerine, üniversitenin giriş ve çıkış kulelerinde yirmi dört saat ay yıldızlı Türk Bayrağının dalgalanmasını arzu eder ve bu arzusu yerine getirilir. Bu da tatil ödülünün karşılığında güzel bir alternatif ödül olarak hafızalarda yerini alır.

‎Öze, doğaya ihanet eden insanın uygarlaşma ve iflah olma şansı yoktur elbette. Gezmek, tozmak demek har vurup harman savurmanın, israf etmenin bir aparatı olmamalıdır kesinkes. Bilakis zamane bir seyyah olup dünya denen geniş hinterlantta daha çok bilgeliğin izleri sürülerek yollara revan olunmalıdır. Her bir yol alış arayana bulduracak, ilim, irfan ve hikmet olgularını besleyen olacaktır. Yola çıkışlarda yaşanılan her bir güzellik, insanı beşeri ve ilahi aşka sevk edecek birer istasyon olacaktır. Dünyaya hikmet nazarıyla bakan insan, ressamların, fotoğrafçıların rol modeli, başöğretmeni olan Allah’ın tabiat sanatı daha belirgin görülebilecektir. Her ne kadar gözleri, gizemleri görmek için işin doktoru olmak gerekse de zaman içerisinde göz perdeleri de aralanacaktır.

‎En büyük yanılsama, üretim ve tüketim anlayışına çılgınca yaklaşan günümüzün insanında olmalı. “Tüketim toplumunda, şeyler kendi anlamlarını yitirir. Onlar sadece bir kodun işaretleri, bir statü göstergesinin parçalarıdır. Biz şeyleri değil, ilişkileri tüketiriz.” diyen Jean Baudrillard, tüketimin boyutlarına dikkat çekmektedir. Varsın kimileri tatilini otellerde, açık büfelerde, deniz ve kumlarda görsün. Asıl olan hayatın dış gerçekliği ile iç gerçekliği arasındaki bağı görebilmekte. Bütün bunlar insan için hayatında gül ve düş büyütme vasıtaları olduğunu bilebilmekte. Her şeye rağmen gezmeyi, tozmayı kolay görmemek gerek çünkü bakma ile görme arasında ki uçurum farkını bu aktiviteler belirlemektedir.

İlkay Coşkun 
Kültür Ajanda Dergisi 
Ağustos 2026, Sayı 153



30 Temmuz 2026 Perşembe

Sessiz Taşıyıcılar

Sessiz Taşıyıcılar

“Sessiz Taşıyıcılar” Yazar Ebru Asya’nın Mythos Kitap etiketiyle okurlarıyla buluşturduğu ilk öykü kitabıdır. Mayıs 2026’da matbuat âlemine dâhil edilen eserde on iki öykü yer almakta ve seksen iki sayfa hacmindedir. “Sessiz Taşıyıcılar” ismi aynı zamanda kitabın beşinci sırada yer alan öyküdür. Gerek kitap kapağındaki siliklikten belirginliğe doğru resmedilen üç insan görseli gerekse de kitaba girizgâhta yer verilen söz, kitabın içeriğine dair ipuçlarını vermektedir. İlk söz, “Görülmese de varlığından ve değerinden eksilmeyen o dirençli köklere” şeklindedir.

Öyküleri daha çok maziden, geçmişin mahbesinde tutulmuş olan yaşanmışlıklardan alınmış kesitler olduğunu söyleyebiliriz. Ama geçmişe dair burkucu bir özlem hali değildir bu. En azından belli bir yaşın üzerinde olanlar için geçmişe dair retrospektif bilgimiz böylelikle tazeleniyor diyebiliriz. Öyküler genellikle sonlandırılmaz. Hayatın bir kesiti olarak sunulur. Böylelikle heyecan duygusu hep diri tutulmaktadır. Öykü kahramanları daha çok erdemli, onurlu ve kanaatkâr karakterlerdir. Bunlarla birlikte vefa, vicdan, emeğin kutsallığı, umut gibi birçok değer öncelenmekte konu dâhilinde işlenmektedir. Umudu taşıyan ama dünya yorgunu insanlarda bulunmaktadır. Daha çok karakterler üzerinden sosyal temler, sosyolojik, psikolojik durum ile olay örgüsü işlenmektedir. Bu bağlamda anlatımdaki tözler ve devam eden süreçler şeklinde yol alınmaktadır. Bir cihetle de birbirinden bağımsız öyküler de yer almaktadır. Bu anlatım bölümlerinde maziye dair özlem kadar, eski üşümelerle ve ölümlerle de karşılaşmaktayız elbette. Yazar bazı öykülerinde anılarına ve kendi çocukluğuna doğru bir yolculuğa da çıkmaktadır. Öyküler de hem şairin sesinden hem başkahramanın sesinden hem de dış anlatıcı sesinden faydalanılmaktadır. Yani öykülerde, üç çeşit anlatıcının sesi duyulmaktadır.

“Sessiz Taşıyıcılar” olarak demirci ustası, çaycı, terzi, deri işleme ustalığı (debbağlık) gibi kimi meslek sahipleri üzerinden anlatım şekillenmektedir. Bunlarla birlikte taziye geleneğimiz ve bir ağaç kökü ile bahçıvanın hikâyesinin ele alındığı ilginç öykülerle de karşılaşmaktayız. Öykülerde geçen kahraman isimlerine de bir göz atacak olursak. “Rehberi Hanım, Nizam Usta, Ayşe, Ebru (yazarın kendisi olsa gerek.), Selcan, Şıhlı, Patron Hamit, Ural Bey, Mehmet Ali, Ziyanettin, Cimriye, Nadide, Aslan Bey, Tomris Hanım, Selim, Nergis, Hasan, Oğuz, Aral, Kiracı Rukiyyle, eşi Erol Bey, Binali, Abdülkerim Bey.” gibi isimleri ilk aklıma gelenler olarak sıralayabilirim.

Bir okur olarak bütün okumalarımda hem yeni şeyler öğrenme yetimi aktiflerim hem de bilgilerimi pekiştirmeye çalışırım. Bu bağlamda kitap da altını kurşun kalemle işaretlediğim yerlere bir bakacak olursak; “Dart” (Renkli halkalardan oluşan özel bir hedefe küçük okların atıldığı, 501 puandan geriye düşülerek sıfıra ulaşılmaya çalışılan popüler bir hedef atış ve spor dalı.), “Zahter” (Hatay, Gaziantep ve Kilis çevresinde yetişen bir baharat ve çay bitkisi.), “pötikare” (Kareli kumaş), “Ametist moru (mor renkli kuvars cinsi bir kayaç türü.), “Aynısefa (diğer adı Portakal Nergisi, park bahçelerde bolca dikimi yapılan, papatyagillerden sarı, turuncu renkli bir çiçek.), “Havuduyla yutmak” (Deveyi havuduyla yutmak, bir deyim)

Yazar aynı zamanda bazı güzel sözlerle de öykülerini destekler ve daha da anlamlandırır. “Başı göl, ayağı sel” (s. 27), “Uyuyanın üstüne kar yağarmış” (s. 70), “Boğaz dokuz boğum; sekizini yut, birini konuş” (s. 79) Yazarın yazım dilini görmemiz açısından öykülerde yer alan başka bazı güzel bölümler de şu şekildedir. “Kendini yetiştiren büyük ustadan miras kalan sabır” (s. 27), “İnsanın annesi öldüğünde onunda birlikte ev de ölürmüş.” (s. 37), “Bazen kelimeler yaralar, sadece sessiz bir dokunuş, sıcacık bir sarılış en ağır yaraları sarar” (s. 37) Gibi.

Bütün anlatımlar; yol türküleri ve çoraklaşmamış yaşamlar içermektedir. Elbette ki öykülerin temel unsuru insandır. Zamanın yek ahenk akışı içerisinde kaçırdığımız, farkına varamadığımız o kadar çok ayrıntı vardır ki bunları tutabildiğimiz kadar farkındalığımız artacaktır. Son tahlilde, “Sessiz Taşıyıcılar”da ziyadesiyle yapay değil doğalı, merkezi değil taşrayı ve eliti değil konu olarak hayatın içinden olanı okumaktayız. Öyle ya insan yüreğine dokunmayan, vicdana hitap etmeyen, insani değerlerin dışındaki her şey pösteki saymak olacaktır. Anlatımlarda öznellikten daha çok hikâye, öykü türünde olması gereken nesnellik ve gözlemler daha belirgindir. Kimi ayrıntılara dikkatli bakmanın ve görmenin öncelendiğini görmekteyiz. Sonuçta insanı büyük şeyle büyük yapmakta belki ama küçük şeyler ve ayrıntılar daha mutlu kılmaktadır. Filizi, filizlenmeyi içinde diri tutmak önemlidir. Öyle ya tomurcuk derdinde olmayan bir ağaç olsa olsa bir odun olacaktır sonunda. İyi okumalar dilerim. Buyurunuz.

İlkay Coşkun
30.07.2026




26 Temmuz 2026 Pazar

İlkay Coşkun - Kütüphaneler

İlkay Coşkun Kitaplığı (Kütüphaneler)

Şair ve yazar İlkay Coşkun'un eserleri, okurlarla buluşması amacıyla yürütülen yoğun bağış ve dağıtım çalışmaları sayesinde Türkiye genelinde ve yurt dışında çok geniş bir kütüphane ağına ulaştırılmıştır.

Yazarın kendi aktardığı güncel verilere ve kütüphane kayıtlarına göre İlkay Coşkun Kitaplığı şu alanlarda yer almaktadır:
  • Üniversite kütüphaneleri: Türkiye'deki 208 üniversite kütüphanesinin tamamında eserleri bulunmaktadır. Örneğin İstanbul Topkapı Üniversitesi, Beykent Üniversitesi ve İstanbul Galata Üniversitesi gibi birçok akademik kurumun envanterinde kitapları mevcuttur.
  • Halk ve şehir kütüphaneleri: Türkiye'nin 81 il halk kütüphanesi ile çok sayıda ilçe halk kütüphanesinde (örneğin İslahiye İlçe Halk Kütüphanesi
  • Özel ve prestijli kütüphaneler: Bursa Büyükşehir Belediyesi N. Pakyürek Millet Kütüphanesi ve Büyük Çamlıca Camii Kütüphanesi gibi önemli kültür merkezlerinde kitapları raflardaki yerini almıştır.
  • Uluslararası kütüphaneler: KKTC (Girne Üniversitesi Büyük Kütüphane dahil), Azerbaycan Milli Kütüphanesi, Bosna Hersek, Makedonya, Tataristan, Özbekistan, Kırgızistan, Kırım, Kazakistan ve Türkmenistan gibi 10'un üzerinde ülkede yer alan yirmiden fazla kütüphanede eserleri kayıtlıdır.
Yazar, toplamda 600'ün üzerinde kütüphanede "Kitap Gözü" ve "Havamız Olsun" gibi deneme ve şiir kitaplarıyla okurlara ulaşmaktadır. Eserlerin tam listesine ve bulundukları kütüphane raflarına Millî Kütüphane'nin Toplu Katalog sistemi üzerinden "İlkay Coşkun" araması yapılarak erişilebilir.

3 Temmuz 2026 Cuma

Yine de Umut

Yine de Umut

“Yine de Umut” Yazar Ezgi Fatma Açıkgöz’ün ilk öykü kitabıdır. Dokuz öykü ile yüz on altı sayfa hacmindeki eserin ilk baskısı, 2025 yılında, Mythos Kitap etiketiyle matbuat âlemine dâhil edilmiş.

‎Anlatım sarih, anlaşılır ve konu müphemliği içermez. Gereksiz fazladan tezyinata yer verilmez. Cengiz Aytmatov’un, “büyük duyguları anlatmaya yetecek kelimelere gerek yoktur” sözünde olduğu gibi daha kestirme, diri ve anlaşılır bir yol belirlenmiştir. Yani tezyinat, teşbih ve müteşabih hal kıvamında diyebiliriz. Hafızanın sisinde boğulmuş hatıralara da yer verilmez. Duygu ile birlikte aklın hükümferma ettiği bir anlayıştadır.

Öyküler konu olarak, “pazar yeri, çiftçilik, inşaat işçiliği, okul-yurt-hastane ortamları, çocuk yaşta evlilik, huzurevi, tren istasyonu, aşk” gibi çeşitli ortamlarda hikâye edilmiş konular olduğunu görmekteyiz. Bunlarla birlikte mücadele, sabır, yalnızlık, dostluk, hoşgörü, umudun iyileştirici gücü, dayanışma, iyimserlik, sevgi, aşk gibi birçok değer, yüreğe dokundurulmaktadır. Bu öykülerde yazarın hayat tecrübelerine, hayata bakış açısına ve duyarlılıklarına da şahitlik ediyoruz. Sonuçta her yazar kendi çağında, kendi şartlarında ve kendi coğrafyasında vakitlenmektedir.

Öykülerde yer yer dış anlatıcı bazen de başrol karakteri üzerinden bir anlatım serimlenmektedir. Öykülerin önemli bir bölümü nihayete ermez. Gündelik yaşantılardan alıntılanmış hayatların bir kesiti olarak düşünülebilir. Bazı öykü anlatımlarında da zamansal atlamaların yapılması dikkat celp etmektedir. Yazarın öykü dilini kavrayabilmemiz adına altını çizdiğim bazı öykü bölümlerini buraya taşımak istiyorum izninizle. “Edepsizden edebi satın almanın başka bir yolu yoktu” (s. 19), “Kötülüğe iyilik yapmak ancak böyle asil ruhlu insanlara özgü olabilir” (s. 68), “İnsanı dinlemek bizim için derin bir kitabı okumak gibiydi” (s. 113)

‎Hikâye edilen isimler yurduna ve budununa ilgili karakterlerdir. Böylelikle belli bir dönemin de olsa sosyokültürel yapısına şahitlik yapıyoruz. “Adberilgen (adına layık) Hatun, Hüsamettin Bey, Muhtar Burhanettin İşbilir, Tüpçü Rıfkı, Muhsin, Erhan, Aysun, Tuğçe, Nergis, Gülsüm, Rüstem, Ayşe Hanım, Nilay, Fabrika Müdürü Kenan Bey, Bay Profesör Hansman, Bayan Aleksandra, Osman Bey, Cemile Hanım, Hüsamettin Dede, Kiraz Teyze, Rıza Dede” gibi isimleri ilk aklıma gelenler olarak sıralayabilirim. Bütün bu karakterler nazenin ve vakarlığın önde olduğu samimiyettedir.

Öykü kahramanları olarak Anadolu'dan, bizden diyeceğimiz anonim bireylerden oluşmaktadır. Öykülerde kurmaca gerçeklikten ziyade nesnel gerçekliğin ağır bastığı görülmektedir. Başka bir ifade ile sahici karakterlerle çevrelenmiş insan öyküleri de diyebiliriz. Öyküler arasında senkronik bir duygudaşlık hali kendisini fazlasıyla hissettirmektedir. Öykülerin anlatım gerçekliği duyarlı, kolu kırılıp yen’in içinde kaldığı bir hakkaniyettedir. Daha genel anlamda gerek toplumsal gerekse de bireysel duyarlılıkları içermektedir. Ama umut ışığı ve önderliğiyle bütün bu çaba ve çile ile beraber geleceğe bir nefha taşınmaktadır. Letafeti yaşatan bir evsaftadır. Hatta öyle ki utanmanın, kabahatin yüzleri gölgelediği zamanlardan bahsediyoruz. “Kuş ölür, sen uçuşu hatırla” türünden yüreğe dokunuşlar taşınmaktadır. Yüreğin mahbesinde tuttuğu özlemlerin, gurbete gidişlerin, zorlukların mücessem halleri gibidir. Adına hayat dedikleri, zorluklar, acılar, sevgi ve aşk onun içindedir.

Öz olarak, öyküler sıcak insan ilişkileriyle daha çok köy, kasaba sosyolojisinden beslendiğini söylemiştik. Bu bağlamda yazar, doğa ile rabıtasını daima diri tutmaktadır. Anadolu insanının düşünce, yaşayış ve murakabe haline şahitlik ediyoruz. Milletimizin mutluluk ve umut taşımasının yanında hüzünlere bulanıp acılarını da dilsiz yaşamaktadır. Kasvetli sessizlikler ile soğuk yalnızlıklar da bunlara dâhildir. Bu daha çok Anadolu insanının mütemadi bir mücadele haline karşılık gelmektedir. Öyle ya öyküleri, insanın bir evi gibi de düşünmek gerekiyor. Aynı zamanda bütün bu yazılanlar yazarının da kendisini anlattığı bir zemindedir.

İlkay Coşkun
Kültür Ajanda Dergisi
Sayı 152, Temmuz 2026