13 Temmuz 2018 Cuma

İlkay Coşkun Edebi Kişiliği Üzerine

(Genç Şair ve Yazar İlkay Coşkun Üzerine Düşünceler)
 
İlkay Coşkun’un denemelerinde ve şiirlerinde, güzellik yazarın bir edebiyat sanat gönüllü işçisi olması isteğinden gelmektedir. Yazıları akıcı bir üslup taşır. Yazmada hiçbir zorlanmaya rastlanılmaz sanki kendiliğinden enerji üreten ve hiç durmayan bir uzay elemanı gibi. Okuyunca arkası var mı acaba dedirtiyor. İlkay Coşkun’un gelecek zamanlarda Türk ve Dünya Edebiyatında bir değer olacağına inanıyorum. Mesleğinden ileri geldiğini düşündüğüm gözlem yeteneği özel bir durumudur. Yaptığı gözlemlerde hayatın içinde bazen de dışında kalıyor olması ayrıca ondaki üretkenliğin bir tezahürü gibi geliyor bana. İç Anadolu’nun şimdi olan kültürel, tarımsal, ekonomik verimsizliğinden kendini kurtarırsa daha da güçleneceğini düşünerek başarılar dilerim.
Emin Bulut ( Sanat ve Edebiyat Eleştirmeni)
12.07.2018 / Ankara

8 Temmuz 2018 Pazar

Kahve Bahane - kutlama pikniği / 07 Temmuz 2018

Yeni çıkan deneme kitabım, 'Kahve Bahane'nin kutlama pikniğini yaptık. Karşıyaka mesire alanı Sivas / 07.07.2018. Şair yazar dostlarıma katılımları için teşekkür ederim. Sebahattin Karadağ-Bilal Karaman-Kenan Bilgaç-Faruk Bilge-Yusuf Bal-İlhami Ağlar-Vildan Poyraz Coşkun-Poyrazhan Coşkun-İlkay Coşkun

3 Temmuz 2018 Salı

Kadir Üredi ve Ali Şahin Canozan Ağabeylerimin Ardından / İlkay Coşkun

Kadir Üredi ve Ali Şahin Canozan Ağabeylerimin Ardından / İlkay Coşkun

09 Mayıs 2016 tarihinde yetmiş bir yaşında aramızdan ayrılan Ali Şahin Canozan ağabeyimi bin dokuz yüz doksanlı yıllarından itibaren tanıma şerefine ulaştım.  6 Mayıs 2018 tarihinde yine mayıs ayında seksen beş yaşında ebedi âleme yolculuk eden Kadir Üredi Bey’i de iki binli yılların başından itibaren tanıma fırsatı buldum. İki değerli insan hayattayken söyleşi yaparak, edebi yönlerine ve kitaplarına yönelik yazılar yazarak çok anlamlı bir mutluluğa eriştim.

‘Benim pirim, üstadım Yunustur’ sözünü sık sık tekrarlamış olan Ali Şahin Canozan’ı ilk, Merhum Bekir Sıtkı Erdoğan’ın ‘Han Duvarları’ şiirine olan hayranlığıyla tanıdım. Âşık Ruhsatî, Emrah, Âşık Seyranî, Sümmanî gibi Hak âşıklarının değişlerini dilinden düşürmezdi. Daha çok kitaplara düşkünlüğüyle ile tanıdığım araştırmacı yazar ve şairimiz irticalen türküler ve şiirler okurdu. ‘İnsan noksanını bilmek gibi irfan olmaz’ sözünü öyle çok duydum ki kendisinden hafızamda kalıcı olarak yer etti. Kendilerine canlı antoloji desek yeridir. Ezberinde, seçilmiş o kadar çok şiir var ki inanamazsınız. Divan şiirlerinden tutun da Cumhuriyet dönemi şiirlerine kadar, günümüz tanınmış hece şairlerine kadar çok şair ve şiiri hafızasında barındırırdı. Yazarımız aynı zamanda iyi bir derlemeciydi. Köy köy gezip hikâyeler, türküler derlemiştir. Araştırmacı yönünü hep canlı tutmuş, öğrenmekten ve öğretmekten hiç geri kalmamıştır. Revak Dergisi başta olmak üzere birçok şehir kültürü dergisinde yazıları yayınlanmıştır. Mum sekili odaları, Gaze Düğünleri gibi unutulmaya yüz tutmuş kültürlerimizi yeni nesillere aktarmıştır. Yazılarında kültür ve şahsiyetlere çokça yer vermiş, dili ve medeniyet tasavvurunu daima öncelemiştir. Ayrıca milli, kültürel değerleri kaybetmeden ilerleme, gelişme, şehirleşme konularına çok ehemmiyet vermiştir. ‘köyden geldikleri gibi kalmışlar’ eleştirisini birçok kişiye çekinmeden yapardı. Sivas Radyo Televizyonu SRT'de yaklaşık on yıl gibi bir süre ‘Mısra Yağmuru’ adlı şiir ve sohbet programı yaptı. Belli başlı kitapları; ‘Âşık Noksanî Hayatı ve Şiirlerinden Seçmeler’, ‘Âşık Seyit Yalçın’, ‘Âşık Meslekî Hayatı ve Sanatı’ ve ‘Akşam Hüznü’ isimli kitapların yazarıdır.

Araştırmacı Yazar Kadir Üredi Bey’i bir kelime ile anlatır mısınız deseniz? ‘Beyefendi’ derim. Beyefendi kelimesini layığıyla taşıyan Sivas’taki en önemli şahsiyetlerden biriydi. Giyimi, hitabeti, konuşma üslubundaki yumuşaklılığı, duruşu, anlam yüklü sessizliği gibi birçok halini bu özelliğine dâhil edebiliriz. En önemli hasletlerinden diğeri aşk derecesinde ki Sivas sevdasını söyleyebiliriz. Daha çok özlemini çektiği eski Sivas aşkıdır bu. 2006 yılında yayınlanan ilk kitabı, ‘Bir Şehrin Beş Hali’ ile birlikte birçok insanın Araştırmacı Yazar Kadir Üredi’yi tanıma imkânı oldu. 2006 yılında Türkiye Yazarlar Birliği tarafından yılın şehir kitabı seçilip ödül alması Sivas’ımız için çok anlamlı olmuştur. Onun da Allah vergisi bir hafızası vardı. İlkokul yılları olan 1940’lı yılların başında okul arkadaşlarının ve öğretmelerinin isimlerini, bu gün gibi hatırlaması insanı başlı başına hayretler içinde bırakırdı. Kendileri çok iyi bir antika saat koleksiyoncusuydu. Gençlik yıllarında yazmış olduğu eserler maalesef babası tarafından o vakitlerin manav hüviyetinde olan aktarlarına baharat,  karşılığı değersiz kâğıt olarak satıldığından kaybolmuşlardır. Uzun yıllar Revak, Hayat Ağacı, Sultan Şehir, Sivas Kültür Dergileri ve İrade Gazetesi başta olmak üzere birçok yerde yazıları yer aldı. Sade dili, imgelerdeki özgünlüğü, cümlelerdeki vurguları, asude dili yazılarını keyifle okutturmaktadır okurlarına.  ‘Sivas’ın Sessiz Gözlemcisi’ olarak bilinen Kadir Bey’in, ‘Bir Şehrin Beş Hali’, ‘Şehrin Ahşap Zamanı’ ve ‘Sivas’ımı Sıtkınan Sevdim’ belli başlı kitaplarıdır.

Sağlıklarında kendilerini tanımış olmaktan mutluluk duyduğum Kadir Üredi ve Ali Şahin Canozan’a Allahtan rahmet diliyorum. Mekânları cennet olsun inşallah.

İlkay Coşkun
Haziran 2018 / Sivas

19 Haziran 2018 Salı

'Kahve Bahane' Hakkında

'Kahve Bahane' Hakkında
 
Ilkay Coşkun'un yeni kitabı 'Kahve Bahane' mayıs ayında yayınlandı. Altı bölümden oluşan denemelerin bir araya gelmesiyle oluşan kitap; çağımız insanının duygu duyarlılık ve hayat anlayışını, güncel sorunları geçmişin güzellikleri ve yoksunlukları arasından süzerek bu güne taşıyor. Sade bir dil ve akıcı bir anlatımla sorduğu soruları okura da sorgulatıyor. Şehir, insan, aydın, taşra, şiir, teknoloji, erdem ve dil gibi temalara değiniliyor. "Hayat tanışma, buluşma ve konuşma kadar basit; savaşmak kadar zor; sevmek gibi güzel; aşk gibi özeldir çoğu zaman."
Yolu bahtı açık bir kitap olsun temennisi ile.
 
Yazar Zeynep Satı Yalçın  /19 Haziran 2018
 ------------------------------------------------------------
 
'Kahve Bahane' İlkay Coşkun'un beşinci kitabı. Dört şiir kitabından sonra beşinci kitabı kırk denemeyle okurların karşısına çıkmakta. Birçoğu kitaptan önce edebiyat dergilerinde de yer almış olan denemeleri çocukluk, aşk ve güncel meselelere dokunduğu gibi hayatın kendisine de dokunmakta. Son bir yılda iki kitabıyla okurlara merhaba diyen İlkay Coşkun, eserleriyle edebi yolculuğunu sürdürmektedir.
 
Şair Yusuf Bal / 30 Mayıs 2018
-------------------------------------------
 

20 Mayıs 2018 Pazar

Pazarda Limoncu Olmak - İlkay Coşkun - Külliye Mecmuası, Sayı 14, Mayıs 2018

PAZARDA LİMONCU OLMAK
 
“Hayat hiç şüphe yok ki bir komedyadır;
fakat içinde çoğumuz ağlarız”  Cenap Şehabettin
 
Hep ilerlemeye, gelişmeye, zenginlemeye şartlanmış insanoğlu büyük bir yarışı ve hızlı bir değişimi yaşamaya devam ediyor. Âşık Veysel’in dediği “iki kapılı bir han” seyrüseferini kavgalarıyla acizlikleriyle davam ettiriyor. Kimin neyi kazanıp neyi kaybettiğini bilmediğimiz dünya tarlasında akrep ve yelkovan durmaksızın dönüyor.
Hep dikkatimi çekmiştir, kâğıt toplayıcıları, temizlik işçileri, bitpazarı satıcıları, hurdacıları, pazarlarda limon satıcıları gibi bu alanlarda geçinmeye çalışan insanları. “Hurdacı deyip geçmeyin, günde ne kadar kazanıyorlar biliyor musunuz?” sorusuyla çokça karşılaşıyoruzdur. Ceplerinde ki veya banka hesaplarında ki paralar öldükleri zaman televizyon kanallarına yansıdığı da görülmektedir. Bununla beraber hurdacıların ekonomiye katkısı, ülkemizde kaç bin ailenin bu işle geçimini sağladığı türünden istatistikî bilgilerle zaman zaman karşılaşıyoruz.
Özellikle şehirlerde yaşayanlar, temizlik işçiliği görevinin ne kadar önemli olduğunu bilir. Hiç kimse evladının temizlik işçisi olmasını istemez ama birkaç gün çöpü alınmadığı zaman özellikle sağlığımız yönünden bu işin ne kadar önemli olduğunu görürüz. Zaman zaman selamlaşsak da, hayırlı işler dilesek de yıllarca sokağımızı temizleyen temizlik işçisinin adını hiç merak etmemişizdir. Bu tür işleri zevkle canla başla yapanları da gördüğümüz çok olmuştur. Sadece birkaç limon kasasıyla otuz yılı aşkındır pazarlarda boy gösteren satıcıları görmüşüzdür. Dört tekerlekli arabaya dahi geçmeden klasik limon kasasıyla limon satan satıcılar gibi. Bahsettiğim bu işleri yapan insanlar bir şekilde olsa ödülü hak ediyorlar. Kesinlikle yanlış anlaşılmasın bu insanları küçük görme gibi bir hastalığım yok. Tam tersine çalmadan çırpmadan insana hizmet etmeye odaklı büyük bir gayreti görürüm. Çaresizlikten daha çok hayatlarını bilindik insan reflekslerinden farklı algıladıklarını ve yaşadıklarını düşünürüm.  
Bereketin çok olduğu, ürünün bol olduğu, fiyatlarında uygun olduğu zamanlarda limonları yere sıkan pazarcılar çıkar pazarlarda. Gür sesleriyle ürünlerini nara atarak pazarlayanların doğallığına şahit oluruz. Yağmuru, güneşi, soğuğu yaşayan insanın kullandığı kelimelerin basitliği yanında samimiyetine de şahidizdir. İnsanın sağlıklı yaşamasına ve en önemli ihtiyaçlarına aracılık ederler. Bir nevi insanlara toprağın bereketini, yeşilliğini ve vitaminini sunarlar. 

Pazarcılığı meslek edinmiş pos bıyıklı, göbekli hatta birkaç nesildir bu işi yapanların yanında, emeklilikle beraber, uğraş olsun kabilinden satıcıları azda olsa görmek mümkün. Esas mesleği pazarcı olmayan ama köyünden getirdiği kendi ürünlerini mevsimsel de olsa pazar tezgâhında satan insanları da görmemiz mümkün.
Başka bir taraftan son yıllarda pazar yerlerine atılan bombalara, insanların ölümlerine ve acılarına şahidiz. Bu da toplu acıların yaşandığı bir alan maalesef.
Sözün özü; bereketin sergilendiği, canı sıkılanın hava aldığı, kalabalığın, curcunanın yaşandığı hareketli mekânlardır pazarlar. Taze meyve ve sebze satıcılarının yanında pazarda limoncu olmak gibi kıyıda kenarda kalmak da var işin içinde. Her ne kadar son yıllarda modern pazar alanları ve hatta sosyete pazarları kurulsa da eski pazar yerlerinin tarihten gelen doğasını taşıdığını düşünürüm. Bin yıl öncesinin yaşantılarında pazar alışverişi hikâyelerini duymuşuzdur. Çok bir şeyin değişmediğini de gözlemleyebiliyoruz. Her ne kadar marketler, pazar alışverişine bir ket vurmuş gibi gözükse de eli poşetli veya pazar arabalı alışverişleri görmek yine de mümkün.
Hayat, dünyaya ağlayarak gelmek aza kanaat edip sessiz sedasız yaşayıp gününü doldurup öylece ölmek gibi bir kader de sunuyor insana. Her ne olursa olsun ortak payda da aradığımız insanca bir hayat. İnsanca bir dünya arzuladığımız. Nasıl ki süslü, cafcaflı saksılar yanında, yağ tenekelerde hayata tutunabilmek de bir realitedir. Her tür eksikliğe rağmen kazancın aslı, huzurdan gelir. Sağlıklı ve huzurluysak zengin sayılırız hepimiz.
İlkay Coşkun
10.02.2018
Külliye Mecmuası
Sayı 14, Mayıs 2018



13 Mayıs 2018 Pazar

3.Artvin Âşıklar ve Şairler Etkinliği ardından ( 4, 5 Mayıs 2018)



Dört ve Beş Mayıs 2018 tarihleri arasında Artvin Valiliğinin davetlisi ve Halk Şairi Gülden Taş Hanımefendinin organizesiyle Artvin ve Artvin Şavşat’ta gerçekleştirilecek olan etkinliğe eşim Vildan Poyraz Coşkun ve oğlumuz Poyrazhan ile beraber iki Mayıs gecesi Sivas’tan yola çıktık. Trabzon terminalinde etkinlik boyunca ulaşımda bize refakatçilik yapacak olan Ersen Özbayrak kardeşimiz bizi karşıladı. Sahil yolu Arhavi ve Hopa üzerinden yeşiliyle bizi büyüleyen Artvin’de kalacağımız yer olan öğretmen evine akşam saatlerinde ulaştık.  Akşam yemeğiyle beraber ülkemizin dört bir tarafından gelen şair ve âşık dostlarımızla tanıştık. 
Şanlıurfa’dan THM Sanatçısı Şair Kadir Turan, Ankara’dan Şair Ali Altınlı ve Şair Ertuğrul Yılmaz, Erzurum’dan Âşık Cemal Alper, Artvin’den Âşık İbrahim Kara, Erzurum’dan Âşık Sıtkı Emmoğlu ve Âşık Zakir Tekgül, Bayburt’dan Şair Fatih Dündar, Artvin’den Halk Şairi Gülden Taş, Şair Yalçın Temiz, Şair Hasan Akın, Şair Fatih Yazıcı, Bingöl’den Şair Hacı Gürhan, İzmir’den Şair Havva Avcı Köseoğlu ve Şair Şerife Apaydın, Kırşehir’den Şair Zübeyde Gökbulut ve THM Sanatçısı Şair İdris Altuner, Tokat’tan Şair Nermin Akkan, Almanya’dan Ozan Fedai Koç, Sivas’tan Arhavi’yi temsilen eşim Vildan Poyraz Coşkun ve ben İlkay Coşkun programda yerimizi aldık. Program sunumlarını Eğitimci Ela Aslan ve Oktay Köse Bey yaptılar.

Dört Mayıs sabahı erken saatlerde Artvin’e yüksek bir tepeden bakan Türkiye’nin en büyük, yirmi iki metre boyunda, atmış ton ağırlığında olan Atatürk heykelinin olduğu Atatepe mevkisi ziyaretinde bulunduk. Manzarasıyla bizleri büyüleyen alanda tavşankanı çaylarımızı yudumladık. Gezinin devamında şehrin güneybatısında yer alan şehre on km uzaklıkta boğa güreşlerinin yapıldığı Kafkasör Yaylası ve soğuk su çermiğini gezme fırsatımız oldu. Dört Mayıs günü program öncesi Artvin Valimiz Ömer Doğanay Bey bizleri makamında ağırladı. Şair dostlarımız şiirlerinden okudular. Hoşça bir sohbet yapıldı. Akşam saati Ahmet Hamdi Tanpınar Kültür Merkezinde şiir etkinliği gerçekleştirildi. Artvin Belediye Başkanı Mehmet Kocatepe, protokol ve şiir severlerle bir araya geldik. Şairler olarak ikişer şiir okuduk. Âşıklarımızda birbirinden kıymetli eserlerini seslendirdiler. THM Sanatçımız İdris Altuner kardeşimiz de salonda Zeytin Dalı klipinin görüntülerini perdeye yansıttı. Yirmi civarında şairin ve aşığın yer aldığı program geç saatlere kadar devam etti.

Beş Mayıs günü sabah erken saatlerde Çoruh Nehri ve yeşilin doyumsuz seyriyle beraber Artvin’in kuzeydoğusunda Artvin’e yetmiş km mesafede, Gürcistan sınırına yakın olan Şavşat ilçemize Ardanuç ilçesi üzerinden ulaştık. İlçe merkezine dört km kala Gürcü Bagratlı Krallığı tarafından X. yüzyılda inşa edilmiş olan Şavşat Kalesi tüm ihtişamıyla ve güzelliği ile bizleri karşıladı. Şavşat’ın kuzey doğusunda Şavşat İlçesine yirmi iki km mesafede Şavşat Karagöl Sahara Milli Parkını gezdik. Yemyeşil ağaçların, çiçeklerin ve yağmur yağışı altındaki balık dolu gölün seyri çok güzeldi. Dünyada sadece iki yüz civarında sakin şehir  (cittaslow) unvanını taşıyan,  ülkemizde ise sadece bu belgeye sahip on yerleşim yerinden biri olan Şavşat’ı gezme imkânımız oldu. Sakin Şehir unvanında yetmiş kıstası en güzel bir şekilde yerine getirmiş Şavşat’a hayranlığımız bir kat daha arttı. Şavşat’ın ahşap evleri konakları bizleri oldukça büyüledi. Şavşat Kaymakamlık konukevinde yemeğimizi yedik ve çaylarımızı yudumlayarak hoşça vakit geçirdik. 
Akşam saatinde şiir etkinliğimizi Şavşat Kadın Yaşam Merkezi salonunda Şavşatlı misafirlerimiz önünde icra etmenin mutluluğunu yaşadık. Gece geç saatlerde Artvin öğretmen evine dönerek şiir etkinliğimizi sonlandırdık. Altıncı gün sabahında Türkiye'nin dört bir tarafından gelen dostlarla hüzünlü bir atmosfer de başka etkinliklerde buluşma temennisiyle vedalaştık ve gerisin geri memleketlerimize revan olduk. Artvin ve Şavşat’ta gönül köprüleri kurduğumuz dostlarla beraber Artvin’in tabiat güzellikleri ve insanların sıcakkanlı karşılamalarıyla iç içe çok güzel üç gün geçirdik. Emeği geçen Gülden Taş hanımefendiye, yetkililere ve bizi dinleme lütfunda bulunan Artvin halkına teşekkürlerimi iletiyorum.



İlkay Coşkun
Mayıs 2018
 
'Çok Yaşa' isimli şiirimi okurken..

12 Mayıs 2018 Cumartesi

Gelinlik Kız Güzelliğinde Mençuna

Gelinlik Kız Güzelliğinde Mençuna

Gizem, bakir olmayı, az bilinmeyi, uzak olmayı ve hatta uzaklaştırılmış olmayı beraberinde taşır.

Yanı başında ki bir güzelliği insan ne kadar anlatabilir ki? Kıymetini biliyorsa eğer sadece tadını çıkarır.  Normal şartlarda bakirlik daha çok cezp eder insanı. Kamilet Vadisi ve içinde yer alan saklı cennet Mençuna sanki ulaşılan son nokta gibidir. Daha ilerisine geçit vermek istemez gibi durur sarp kayalıklarıyla karşında. Doyulmaz güzelliktir Mençuna. Aşk gibi.
 
Yaşanmışlıklar ve kültürler bu bağlamda harç görevi görüp kendine bağlar. Birçok çeşit kültüre ev sahipliği yapmış bölge mimarisiyle, ev yemekleriyle, türküleriyle, farklı dili ve muhteşem tabiatıyla görenleri kendisine âşık eder bir nevi. İleriye dönük bağını kurar yeni tanışıklıklarıyla. Yeşille dans ederek çağlayan dere suyu, bazen daralan bazen gök semanın gülümsediği masmavi bir taç gibi sarar misafirlerini. İşte böyle bir yerde saklı cennettir vadideki Mençuna şelalesi.
 
Evliya Çelebi Arhavi’ye Mençuna’ya geldi mi bilinmez ama birçok gezginin uğradığı ülkemizin en güzel, en gizli köşelerinden birisi olduğu kesin. Türkiye haritasını gözünüzün önüne getirin. Türkiye’yi bir insan bedeni gibi düşünürsek Artvin bu bedenin kalbi gibidir. Üstad Sezai Karakoç’un “Köşe” şiirinde ki “deli döşe” imgesi gibi hoyrat ve bakir yanıyla gülümseyerek kucaklar gelenleri Artvin. Ormanlarının yeşiliyle doyurur gözlerimizi. Sularıyla ruhumuzu yıkar, nefesimizi açar bir nevi. En önemlisi yaşadığımız günümüze anlam katar. Yaşamak budur hayat budur dedirtir.

Suyun kaynağı taşlık ve sazlık yaylalarından alan Mençuna Şelalesi, Kaçkarların edasını, güzelliğini insanlara sunduğu kol gibidir. Allah, dünyaya güzellikleri yerleştirirken Artvin’e çok cömert davrandığı bir gerçek. Yeşille mavinin aşkıdır bize yansıyan. Onlara can veren suyun raksının bol olduğu bu güzelliğin odak noktasındadır Mençuna. Yarım saat patika yolculuğundan sonra bir gelinin duvağı gibi salınır şelale. Tarifi imkânsız mutluluğu yaşatır kendine ve kendisi için gelenlere. İfil ifil esen rüzgâr yol verir su damlacıklarına ve buluşturur yüzünüzle. Tertemiz şelale suyudur yüzünüzü okşayan.

Dilimizde yer alan “dere” kelimesinin en çok kullanıldığı yerdir Karadeniz bölgemiz. Berekete ve acılara şahitlik etmiş binyıllardır çağlar ve gürler kendi dilince.  

Arhavi’den sonra Çifteköprüler karşılar ve yol verir Mençuna’ya. O bakir bölgenin yaşam alanları olan ahşap yapılar doğayla bütünleşir. Mençuna konakları karşılar sizi. Evsahibidir, dosttur, arkadaştır. Önünde akan derenin sesi, türkünüze şiirinize musikidir. Uykunuza değer katar bu ses. Kahvaltınıza eşlik eder görselliği.

Aşkla bakan aşkı görür denir ya hani. “Güzelliğin on par’etmez. Şu bendeki aşk olmasa” diyen Âşık Veysel gibi aşkla baktığımız için bu güzellikleri daha bir güzel görürüz. Yeşilin, mavinin, insanın aşkıdır bu. Bu aşk Kamilet’tir, Mençuna’dır, Arhavi’dir, Artvin’dir daha genel anlamda Türkiye’dir.

İnsan Karadeniz’in, Artvin’in güzelliklerini gördüğü zaman şehirlerde hayata gereğinden çok ciddi baktığını ve bu güzelliklerden daha çok faydalanmak gerektiğini düşünüyor. Kısacık ömrümüzde bize sunulan bunca güzelliği yaşamamız gerektiğinin şifrelerini bizlere veriyor Artvin. Ritmik bir o kadarda içli ağıtlarıyla Karadeniz müziği ayrı bir tad veriyor misafirlerine.

Sözün kısası; tabiatın cömert güzelliklerini doyasıya yaşayıp içimize sindirmemiz ve tüm canlılarla paylaşmamız gerekiyor.

Son zamanlarda sosyal medyada fenomen olan “anlatmaya gerek yok görüyorsunuz işte” repliği eşliğinde birkaç fotoğraf paylaşmak daha etkili olur belki de. Kalın sağlıcakla.

İlkay Coşkun

26 Nisan 2018 Perşembe

Kahve Bahane - İlkay Coşkun

Beşinci kitap -Kahve Bahane- (deneme)




Kahve Bahane

Yayınevi: Vilayet Yayınları
Türü: Deneme
Yayın Tarihi: Mayıs 2018
Sayfa Sayısı: 128
Cilt Tipi: Karton
Boyut: 13.5 x 21.0

"Kahve Bahane" İlkay Coşkun'un beşinci kitabı. Dört şiir kitabının arkasından deneme türü bir eserle okurlarıyla buluşmaktadır. Farklı konuların yer aldığı kırk deneme yazısı yer almaktadır. Çocukluk, aşk, güncel meseleler gibi altı konu başlığında yazılar sınıflandırılmıştır. Yazıların birçoğu edebiyat dergilerinde ayrıca yer bulmuştur. Son bir yılda iki kitabıyla okurlarına merhaba diyen İlkay Coşkun yeni çalışmalarıyla dil işçiliğine devam etmektedir.
Kahve Bahane
 
Yazar
İlkay Coşkun

Basım Tarihi
Mayıs 2018
 
Hazırlayan
Vildan Poyraz Coşkun
 
Yayın Yönetmeni
Kadir Mahiroğulları
 
Tashih
S. Sebahattin Karadağ
 
Kapak Tasarım
Yusuf Bal
 
Kapak Resim
İlhami Ağlar 
 
Baskı
Step Ajans Matbaacılık (Sertifika No: 12266)
Göztepe Mahallesi Bosna Caddesi No: 11
Bağcılar /İSTANBUL- Tel: 0212 446 88 46 

Vilayet Yayınları
Paşa Camii Altı Nu:15 Sivas
Tel: +90 346 225 22 96
vilayetkitabevi@hotmail.com
-------------------------------------------------------------------------------------------

21 Nisan 2018 Cumartesi

7 Bölge 7 İklim Aşıklar ve Şairler Şiir Şöleni ( 3. Şölen 4-5 Mayıs 2018 Artvin)

7 Bölge 7 İklim Aşıklar ve Şairler Şiir Şöleninin üçüncüsü 4-5 Mayıs 2018 tarihleri arasında Artvin Merkez ve Şavşat ilçesinde gerçekleştirilecektir. Eşim Vildan Poyraz Coşkun'la katılacağım programın hayırlı olmasını dilerim. İlkay Coşkun              
 

17 Nisan 2018 Salı

Güneysu Kültür Sanat Edebiyat Dergisi Hakkında – İlkay Coşkun

Güneysu Kültür Sanat Edebiyat Dergisi Hakkında – İlkay Coşkun/ Nisan 2018

Güneysu Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi Bahar 2018 itibariyle 118. sayıya ulaştı. Şubat 1985 tarihinden itibaren Güneysu Sanat Dergisi aylık olarak çıkmaya başladı. 2018 yılı itibarıyla otuz üç yaşını doldurmuş bir dergi Güneysu. Ahmet Neşet Dinçer Bey’in kuruculuğunu yaptığı Güneysu on beş yıl aralıksız yayın hayatında yer aldıktan sonra Şair Ahmet Doğru Bey’in yönetiminde 2012 yılı 101. bahar sayısıyla yayın hayatına tekrar döndü. Güneysu, Osmaniye Cebelibereket Gazeteciler Cemiyeti bünyesinde Osmaniye’de yayın hayatına devam etmektedir. Bestami Yazgan, Ahmet Doğru, Tayyip Atmaca, Ahmet Neşet Dinçer, Mehmet Açıkgöz, Osman Karataş gibi onlarca insanın dergi üzerinde emekleri vardır.
İki bin yılından itibaren Güneysu Dergisi şiir şölenleri yapılmaya başlandı. 2018 yılı Nisan ayında sekizinci şiir şöleni gerçekleştirildi. Güneysu Dergisi’nin son sayıları kırk sayfa hacmindedir. Şairlerin, yazarların yetişmesinde ve kültürel faaliyetlerde önemli bir rol oynayan Güneysu okul olmaya devam ediyor. Eşim Vildan Poyraz Coşkun ve ben İlkay Coşkun, Güneysu Dergisinde yazmaya başladık.  Şiir, öykü, deneme, İnceleme, makale gibi türlerdeki edebi ürünlerinizi guneysudergisi@gmail.com elektronik posta adresine gönderebilirsiniz. Mevsimlik olarak yayın hayatına devam eden dergiyi senelik uygun bir bedel karşılığında elektronik posta ve sosyal medya adreslerinden abone talebinde bulunabilirsiniz. İyi okumalar.

İlkay Coşkun
15.04.2018

 

10 Nisan 2018 Salı

Yanlış Yanağı Öpmek - İlkay Coşkun - Güneysu Dergisi, Sayı 118, Bahar 2018

Yanlış Yanağı Öpmek
 
Durmak bilmeyen zamanın amansız akışı içerisinde hızla yol alıyoruz. Yenilenme adına sonlanan hayatların yerine yeni doğumlarla yenilenen dünya var. Hayata dâhil olanların yeni rolleriyle beraber hızlı bir koşuşturma almış başını gidiyor. Suyun hal değişimi gibi tohumun gerisin geri döngüsü gibi mevsimlerin, gece ve gündüzün belli bir düzende ki işleyişi gibi insanlarla birlikte bütün canlıların yenilenmesi devam ediyor.

Bu döngü içerisinde eski canlılığını arayan insanın pişmanlıklarını, özlemlerini, arzularını araması kaçınılmaz oluyor. İş yazıya dökülünce belli bir yaş üzerindeki çoğu yazarın hep geçmişlerini kaleme almalarını hep geçmişte yaşamalarını çok sevimli bulmayız ama bu güne eleştirel, geleceğe de hep umutsuz bakanları daha sevimsiz hatta hastalıklı bir hal içerisinde görürüz. Bu durumu biraz da yaşlılık alameti olarak da niteleriz çoğu zaman. Tadında ve gerektiği kadar mazi anlatımlarına kimin ne itirazı olabilir ki? Krallığında yaşlı insan istemeyen ve bütün yaşlıları öldürten bir kralın, krallığında hâsıl olan bir hastalığı çözmede yaşlı insanlara ihtiyaç duyduğu hikâyeyi duymuşunuzdur. Tekerrür eden hayatlar, hatalar, deneyimler birçok yönüyle maziye başvurmamızı zorunlu kılıyor tabii ki. Burada eleştirisel baktığım nokta, geçmiş hayata hep güzellemeler dizerken bu günün şartlarını değerlendirmeden hakkaniyetten uzak karşılaştırmaların yapılmasıdır.

Nefes aldığımız süre içerisinde sevgi, aşk, zarafet, samimiyet gibi soyut kavramların pekişmesi ve oturmasında dönem dönem inişler ve çıkışlar olsa da biline gelen doğrular insanlığın ortak mirasında hep yerini korumuştur “Mecnun söğüt, Leyla’nın toprağında yetişir” diyen Şeyh Galip kendine has duru bir anlatımla ne kadar mühim bir tespitte bulunmuştur. Leyla ve Mecnun efsanesinin gerisindeki şartların elverişli olmasından kaynaklı olduğu aşikârdır.

“Hak bir gönül verdi bana. Ha demeden hayran olur. Bir dem gelir şadân olur. Bir dem gelir giryân olur”  Yunus Emre deyişinde olduğu gibi, mutlu olabilme olgusu her dönem ve her kişide farklılık göstermiştir her zaman. Bu yüzden çok çeşitli şekillerde değerlendirebiliriz bu olguyu. Şöyle ki; kırk yıl öncesine gidelim. Yanan tandırın başında ninelerimizin akıl almaz efsaneleri ve masalları anlatıldığı yıllardan bahsediyorum. Doğallığın yanında elektriğin ve konforun olmadığı yıllar idi. Ateş bu kadar çok kıymetli miydi bilmem ama kös küreği ile komşunun ocağından ateş almak sıradan bir hareketti ama ihtiyacın giderildiği noktada mutluluğu da barındırıyordu. Tam da “komşu komşunun külüne muhtaçtır” sözünün canlı yaşandığı yılların olması bakımından kayda değer bir örnek.  Her mevsimin ayrı bir güzelliği olsa da bazıları için hasat mevsiminin başka bir anlamı başka bir güzelliği vardı. Panayır alanına dönen harman yeri, görüntüsü bile mutlu ederdi yüzleri. Harman daha çok bereketi imlerdi onlar için. Harmandan arta kalan buğday, arpa, fiğ gibi ürünleri çör çöpten ayırarak köy bakkalında bisküviye, gofrete çevirdiğimiz zamanlar hemen hemen her sene tekrarlanırdı. Büyüklerimizden zar zor izin alarak ekin yığınları üzerinde sabahladığımız anlar, buğday ve arpa sergisini yıldızları sayarak beklediğimiz gecelerin hepsi mutluluğun resimleriydi. Şimdi kaç ebeveyn çocuğuna bu izni verir ve bu güzellikleri yaşadığını görür siz tasavvur edin artık.

Çocuk yaşlarımızda, “yumuş tutmak” yani verilen görevi yapmak gibi çok önemli birde görevimiz vardı. Aldığımız her bir aferin bizi mutlu olarak biraz daha büyütürdü sanki. Bu kadar koşuşturmanın yanında sokak oyunlarımızdan da taviz vermezdik. Alın size doyasıya bir mutluluk daha. Doğum günü, anne, kadın, sevgili, baba gibi kutlama günleri yoktu. Kutlamalarımız azdı ama bir o kadar değerliydi bizim için. Beklemelerimizin hakkını vermek için uğraşlarımız hepsi bize göre mutluluğun tarifleriydi. Maalesef ki bu sıraladığım birçok yaşanmışlık geçmişte kaldı veya şekil değişikliğine uğradı. “Eti senin kemiği bizim”  diye öğretmenine teslim edilen çocuklarla yürüyen eğitim anlayışı, evrimleşerek bu günlere geldik.

Cahit Zarifoğlu’nun “değil mi ki; kavuşmalarımız topal, ayrılıklarımız koşar adım” sözünde olduğu gibi koşar adım geldiğimiz hazan mevsimini yaşıyoruz. Yaşanmamışlıklar acıtsa da yüreğimizi her şeye rağmen olumlu da olsa olumsuz da olsa hayat devam ediyor.
Yaşanmamışlıklar deyince yine geçmişten bir anı geldi aklıma. Anlatmadan geçersem yazımda bir şeyler eksik olacak sanki.  Üzülerek belirtmeliyim ki büyüklerin yanında sevginin hemen hemen hiç gösterilmediği, ayıp karşılandığı yıllardı o yıllar. Anne babaların çocuklarını uluorta sevemedikleri, evli çiftlerin dahi yolda kol kola yürüyemedikleri yıllardan bahsediyorum. Evin en küçük çocuğunun bir ayrıcalığı vardı yine de. Onlara tanınmış büyük bir avantaj diyebiliriz. Sevmenin ayıp sayıldığı o yıllarda sevgiden nasiplenen en şanslı kişi küçük kardeşti anlayacağınız. Herkes evin küçüğünü severek gösterirdi sevgilerini. Ayrıca kardeşlerin tüm ilgisi küçüğün üzerindeydi. Böyle bir ortamda evin ortancası olarak büyümeye çalışan ben, akşam yattıktan sonra karanlıkta yanağıma bir öpücük kondu. Hiç beklemediğim, nerden ve kimden geldiği belli olmayan, beni çok şaşırtan bir öpücük.  Ama çok geçmeden anlamıştım. Ağabeyim. Küçük kardeşimizi öpeceğim derken yanlışlıkla beni yanağımdan öpen ağabeyimin öpücüğü. Sevinsem mi, üzülsem mi derken bu durum ortaya çıktı ve sadece küçük bir tebessümle nihayet buldu. Yanlışlıkla öpülen yanaklardan, çocuklarımı doyasıya öptüğüm yıllara.                       
 
İlkay Coşkun
22.11.2017
 
Güneysu Dergisi
Sayı 118, Bahar 2018 

27 Şubat 2018 Salı

Biz Türkler - İlkay Coşkun

Biz Türkler

eyerleri berkitilen atların
dağ yollarında rahvanız

acılar kaç odalı
kaç oda da biz varız

kızıl elmamız bizim dağlardır

bilmezler ki
savaşları hep atlar kazanır
bunu hızlı koşanlar anlar
İlkay Coşkun 

19 Şubat 2018 Pazartesi

Deodorantlı Beyler ve Bayanlar - Aşkın (e) Hali, Sayı 49 - İlkay Coşkun

Deodorantlı Beyler ve Bayanlar

dünya hali işte
afilli son moda çarli papyonlar
takım elbiseler jilet gibi o biçim
ağdalı, permalı yerine göre mavi boyalı 
uçuk kaçık gözetmenler sırasınca

atmosfer nefes darlığı çekerken 
deodorantlı beyler ve 
bayanlar hiç çekilmiyor
birde üstüne delindi zaten ozon 
deyip geçenler

tohum olamayan domatesler  
soysuz fasulyeler pişer tencerede
kimin umurunda
ekşimeyen yoğurt hikmet değilse
bütün suç İsrail’de midir?

ah bu kurallar ah
gelişi güzel üst baş aramalar
olası d vitamini eksikliği
başa bela kolesterol 
gizli şekere, asabi tansiyona ne demeli

sigara içilen caddelerden
sağlıklı nesiller geçsin isteniyor
bu yüzden kaç çocuk umutsuz doğuyor
bir o kadar da can veriliyor acıyla

güzellerin yüzleri eskimiyor mu?
küfür ne geziyor kızların ağızlarında
küpeli, damla sakızlı erkekler mi bizim? 
dövme üzerine dövme
tanınmıyor yüzleri
yine de haklarını yemeyelim
vatan ve bayrak diyenleri de var elbet

şikayet besbelli baş ağrıtan
kırk yaş üstü sendromu belli ki
mevzular bu kadar derinken
yapayından serzenişler 
gündemi meşgul edişler..

İlkay Coşkun
19.08.2017

Aşkın (e) Hali Dergisi
Sayı 49, Ocak Şubat Mart 2018

3 Şubat 2018 Cumartesi

Külliye Edebiyat Dergisi, Sayı 13 / Şubat-2018 - İlkay Coşkun

Külliye Mecmuası, Sayı 13 / Şubat-2018 - İlkay Coşkun


Teknoloji ve iletişimde gelişim mi değişim mi?
 
Teknolojinin ve iletişim argümanlarının gidiş istikameti çok önemlidir. İnsanları robotlaştıran, bizleri dünyanın diğer ucunda ki insanlarla buluşturup, ailemizden, kapı komşumuzdan uzaklaştıran değişim elbette başlı başına yanlıştır, zararlıdır.

Nereye kadar teknoloji? Bu noktada sorulabilecek en doğru soru elbette. Teknolojinin olumsuz yanlarını düşündüğümüzde, değişimin yavaşlaması hatta bir noktada durması gerekmiyor mu sizce? Teknolojik gelişmeler birçok güzellikleri ve kolaylıkları insanlığa sunsa da beraberinde birçok sorunu taşıyor olması insan için bir nevi handikap. Teknolojik metayı elinde tutup oyuncak gibi oynayan insanoğlu gelişmeden çok teknolojinin bağımlısı olması ardından anti sosyal yapıya bürünmesi çağın en büyük sorunu olarak karşımızda. Bu hal ister istemez yozlaşmayı da beraberinde getirmektedir.

 Hayatta hep kâr-zarar, bir başka ifadeyle getiri-götürü hesapları yapılır ya hep. İnsanlığa zarar verebilecek her türlü oluşumu mümkün mertebe engellemek ve olumsuzlukları minimize etmek gerekiyor. İnsanları kendilerine mahkûm etmeye çalışan teknolojik oyunların karşısına güçlü alternatifler sunmak kaçınılmaz artık. Yapay zekâ robotların ve savaş araçlarının üretimine şimdiden kısıtlamalar getirilmesi, durumun ciddiyetini insanlığın önüne konulması açısından önem arz ediyor.  
 
Bir nevi teknolojinin zararlı yönlerini savaş kabul edip, savaşma mantığında zorlayıcı mücadelelere girilmesi gerekmektedir. Hayata bakış açımızı değiştirebilmeyi önceleyebilmeliyiz. Ölüm olgusu üzerinden, dünyanın öyle veya böyle geçiciliği üzerinden,  dinimizin kuralları ve öğretileri üzerinden geleneklerimizin, tarihimizin, mazimizin bize sunduğu hasletleri üzerinden gardımızı almalıyız.

Teknolojinin birçok faydalarından yararlanan biri olarak yeniliklere mukavemet yapmak, teknolojik yeniliklere topyekûn düşmanlık beslemek değildir niyetim. Hani hep anlatılır Osmanlıya matbaanın çok geç girdiği ve bu manada geride kalmanın payı olduğu söylene gelir hep. Şuan aklıma gelen başka bir örnek; Hazarfen Ahmet Çelebi’nin uçuş serüveni ve gösterilen mukavemeti bilmeyenimiz yoktur. Bunun gibi örnekleri çoğaltabiliriz. Teknolojiyi daha çok gelişmeye yönlendirmek işimiz elbet ama dönüşüm ve değişmenin olumsuz etkileriyle karşı karşıya kalacağımız gerçeğini de kabullenmemiz gerekiyor.
Çağın hastalığı olan globalleşme ile tek tip insan modeline gidiş, sunulan her şeyi kabulleniş daha geniş anlamda modern köleliği beraberinde getiriyor. Bunun içinde kullanılan en önemli araç teknoloji ve iletişim maalesef. Madalyonun diğer yüzünde ise insanın mutluluğunu, sağlığını, iyi yaşamasını sağlama yönünde teknolojiden sonuna kadar faydalanılması gerekliliği var. İleri teknolojide üretilen, insan sağlığı alanında kullanılan bir cihazı hangi akıl reddedebilir ki? Ağır işçilik sonrasındaki insan ölümlerini ortadan kaldıran ileri teknolojik makinelerini kim reddede bilir ki? Diğer taraftansa ileri teknolojide üretilen bir silaha kim iyi gözle bakabilir ki? Burada daha çok amaç önemlidir. Biz mi teknolojiye hâkimiz yoksa teknoloji mi bize hakim? Bu ayırımı iyi yapmamız gerekiyor velhasıl.
Dünya üzerindeki siyasi dengelerin teknolojik gelişmelerin nasıl kullanıldığı ne şekilde kullanıldığı noktası daha çok belirleyici unsur olarak gözüküyor.  Ülke olarak, Müslümanlar olarak teknolojik gelişmelerin alt yapılarını sağlam oluşturmalıyız. Günümüzde teknolojik gelişmelerle iç içe yaşayan gençlerimizi de teknolojinin olumsuz etkilerden nasıl korumalıyız/ı düşünmeliyiz her şeyden önce.
Kötüyü örnek göstermek hiç doğru değil ama bizlere zarar veren yabancı güçlü bir bilgisayar korsanı (hacker) ekibi varsa bizimde olması gereklidir diye düşünmek yanlış olmasa gerek. En azından saldırıları engellemek adına. Teknolojik silahlara karşı duruş sergilenmeli ama düşmandan daha iyi silahı yapma erkini taşımalıyız bu zamanda. Ne acıdır ki bu silahlar hem caydırıcılık rolü üstlenmekte hem de dünya üzerindeki dengeleri belirlemektedir artık.
Gelişim, geçmişiyle mevcut kültürüyle, gelenek ve görenekleriyle, tarihiyle ilerlemeyi sağladığı noktada arzu edilen olgu olur. Uzun sözün kısası günümüz teknolojik gelişmelerinden sonuna kadar faydalanmak, zararlarından uzaklaşmak en akıllı iş olsa gerek.
Şair ve Yazar Gülten Akın’ın şiirinde; “Ah kimsenin vakti yok/ durup ince şeyleri anlamaya” mısrasında dediği gibi biz insanoğlu her adımımızda ‘akıl etme’ hasletimizi yitirmediğimiz müddetçe var olacağız.


İlkay Coşkun
Külliye Edebiyat Dergisi
Sayı 13, Şubat 2018