6 Ekim 2026 Salı

Hangi Dil -Ali Haydar Haksal

Yazar Ali Haydar Haksal’ın Hal Dili Anlayışı
09.10.2026 09:00 Kitap Haber - Okuma süresi: 5-7 dk

‎İlkay Coşkun yazdı...

28 Ağustos 2026 tarihinde aramızdan ayrılan Yazar Ali Haydar Haksal Ağabey'in, "Hangi Dil" kitabı üzerinden, hal dili konusuna değinmek istiyorum. "Hangi Dil" yazarın, MGV Yayınları etiketiyle okurlarıyla buluşturduğu deneme kitabıdır. İlk baskısı, Haziran 2022 tarihli eser, kırk üç deneme yazısı ile yüz otuz sekiz sayfa hacmindedir.

‎Kitap ismiyle müsemma sevgi dili, gönül dili, şiir dili, hal dili, merhamet dili, din dili, siyasanın kirli dili, şeytan dili, nefret dili gibi hem olumlu hem de olumsuz cihetleriyle dil konusuna değinilmektedir. Yani, hal dili üzerine, düştüğümüz derekeyi uzun uzadıya anlatmaktadır. Bunlarla beraber Müslümanların mevcut durumu, muhafazakârlık, demokrasi, siyaset, seküler anlayış, deizm, liberal, faşist, Marksist ve kapitalist sistemler gibi günümüzün anlayışlarına, Müslümanca bir bakış serdedilmektedir. 'Faiz haramdır' vurgusu ile 'demokrasi şehitliği' gibi Müslümanlara tevarüs etmiş hastalıklı başka konulara da değinilmektedir.

‎Yazarın, Müslüman duruşuna ve bakışına yönelik ifadelerine çokça karşılaşmaktayız. Gerçek Müslümanı akleden, fehmeden aziz bir insan olarak görmektedir. Vecd ve aşk ile dinine bağlıdırlar. Masonik, simitik etkilerin uzağında, paganlığa sürüklenmeyen bir yapıdadırlar. Irk tellallarına pirim vermezler. Yazılarda örnek vurgulara bir göz atacak olursak; "Dilinde sevgi olanın aşkı da sevgisi de kendisi de hayatı da güzel olur. Şu İslam milleti, sahih ve asli diline bir dönse, bir yakalasa, yeniden içimizde şiir gibi aksa da insanlık kurtuluş yolu bulsa, huzura erse..." (s. 41) Öyle ya tomurcuk derdinde olan ağacın kıymeti vardır. Gerisi ancak odun parçası olacaktır. "Bir Müslümanın en önemli özelliği makamın kendisi değil, insanın ona kattığı değerdir" (s. 79), "Derdi olanın bir sorunu, davası olanın bir derdi var. Sorumluluk hayatın özünde bulunur" (s. 72), "Müslüman kendi dilini yakalar ve özümser. Bu; hak, adalet, sevgi, merhamet ve aşk dilidir" (s. 131) Gibi.

Yazar, yalın ve kısa cümlelerle anlaşılır bir formda konuları ele almaktadır. Ayrıca; Nizamî, Fuzulî, Sezai Karakoç, Süleyman Dede, Cahit Zarifoğlu ve Necmettin Erbakan gibi değerlerimizin fikriyatlarına, yazılarında yer vermektedir. Yazılarda farklı farklı bazı bilgilere de ulaşmaktayız. "Şiirdeki pirlerimiz; Sabit oğlu Hasan ve Zübeyr oğlu Ka'b'dır" (s. 14), "AB, Katolik Hıristiyan ümmet birliğidir. 12'lerin kurduğu bu yapı özü gereği Katolik Hıristiyanlardır" (s. 105), "Fransa'da başlatılan Kur'an'ı Kerim'de ki Yahudilerle ilgili ayetlerin çıkarılması kampanyası ile Medine'de Kilise açma girişimleri" (s. 106) gibi bir kısmını örnekleyebiliriz.

‎Yazar, konu dâhilinde sağlam bir duruşun dildeki yansımasının yanında daha çok olumsuz bir portre de çizmektedir. "İnsanlar arasında dil bağı giderek zayıflıyor" (s. 41), "Karmaşık bir süreçteyiz. İnsan itibarının ve değerinin olmadığı bir zaman" (s. 81), "Batıcı Müslümanlar bütünüyle onlara benzeseler bile gene kabul görmeyecekler" (s. 109), "Müslümanların entelektüel sorunu var. Entelektüeller siyasanın ve duygusallığın savruluşundandırlar. Düşünce üretemiyorlar. Dalgalara duygusal kapılıyor, kitleleri bu anlamda yönlendiriyorlar." (s. 125) Sağlam olmayan yapılar ile insanın müdanasız ve flu ölçü bilmezliği; değerleri dinamitlemektedir böylelikle. Sonuçta insan duruma göre şekil alan, değişken bir varlıktır. Bir taraftan da nisyan ve ünsiyet hali her daim uygulama alanındadır. "Ölümler bile artık metafizik bir gerilim, bir ürperti oluşturmuyor" (s. 33) maalesef.

‎Hayata ve devletlerarası ilişkilere sadece maslahatgüzarlık gözlükleriyle bakmak olmayacaktır elbette. "Dava inançtır, bilinç gerektirir. Müslüman için en anlamlı yaşam tarzıdır. Bu yolun çıkarı olmaz, bu yolun beklentisi olmaz" (s. 72) Burada anlatılmak istenen inanç merkezli, kadim değerlerimizle beslenen hakikate muttali bir fikriyat olgusudur. Yazara göre zorluklara, saldırganlıklara ve hastalıklı durumlara karşı durmak için muhkem bir bakış, bir düşünüş ve yeni bir dil geliştirmek gerektiğine dikkat çekilir.

‎Son tahlilde, Müslümanların günümüzde yaşadığı çıkmazlar, dilemmalar, ikilemler ve sıkıntılar etraflıca işlenmektedir. Başka bir ifade ile toplumumuzda yaşanan kimi inhiraflara yönelik tespitler ve çözüm önerileriyle birlikte ele alınmaktadır. Dünyanın çekiciliğinden, tamahından uzakta, ölüme müheyya bir anlayıştır bu. Bu bağlamda Müslümanca bir bakış tesmiye edilmektedir desek yeridir. Öyle ki bir kale gibi kanonik ve muharref anlayışların karşısında durmayı öncelememiz gerekiyor. Biz Müslümanların maruz kaldığı olumsuz cihetleri bertaraf edip kimliğimiz üzre yaşayacak evsafta bir hale ulaşmanın yol ve yöntemlerini bulmamız gerekiyor.

Rahmetle…

Hangi Dil
Ali Haydar Haksal
MGV Yayınları
2022 İstanbul

Mektuplar - İlkay Coşkun

MEKTUPLAR – YAYINLANACAK YENİ KİTAP (2026-2027)
İlkay Coşkun

1971 yılında Yozgat Çayıralan’da doğdu. İrade gazetesinde (Sivas) köşe yazarlığı yaptı. Radyo Hilal’de “İlkay Coşkun’la Edebi Sohbetler” isimli programı hazırlayıp sundu. Somut (görsel) ve deneysel şiirlerinin bazıları Ukrayna Kiev Üniversitesi akademik çalışmasına konu oldu ve Ukraynacaya çevrildi. Otuzu aşkın dergide ve kitapta, şiirleri ve yazıları yayınlandı. Halen bir kamu kuruluşunda mühendis olarak görev yapmaktadır.

Yayınlanmış Eserleri:

Havamız Olsun (Deneme, 2025)
Kitap Gözü (İnceleme, 2023)
Cenne (Deneme, 2023)
Tekrarın Tiryakisi Zaman (Sinan Ayhan ile birlikte, Şiir, 2022)
İç Hatlar (Deneme, 2020)
Artı Uç (Şiir, 2020)
Kahve Bahane (Deneme, 2018)
Bimola (Şiir, 2017)
Bilonsa (Şiir, 2012)
Düş Yolcusu (Şiir, 2011)
Nağmeler (Şiir, 2008)

----------------------------------

Hanıma Mektup

‎Evlilik, tercihlerin en zoru ve insanı en çok etkileyendir. Gerek cenneti gerek zindanı gerekse de “eh işte” ara renkleri de taşıyabilen bir kurumdur. İster kadın olsun ister erkek olsun, Hallac-ı Mansur'un sözündeki “İyi yaradılışlı olmak esenliktir” gibi özellikli bir durumu aramaktayız. Birlikteliğin büyüsü iyi olmak, iyi insan olmak veya zıddıyla mündemiçtir. Hiçbirimiz kusursuzluğun, mükemmelliğin müddeisi değiliz ama her türden eksikliklerle beraber iyiden taraf olma gibi bir beklentimiz olacaktır.

‎Hayatın her evresinde olduğu gibi evlilikte de hem kendini bilme hem de tavır ve tabiatı bilemek gerekiyor. Memnuniyet veya hoşnutsuzluk tek taraflı değildir, elbette tarafeyndir. İyi bir evlilikte tarafların padişah, kral ve eşleri olmasını beklemekten ziyade, daha çok derviş gönüllü olma arzu edilmelidir. Sadi Şirazî’nin dediği gibi “on derviş bir kilimde uyurda, iki padişah bir kilime sığmaz” İmiş. Hani denebilir ki doğru ve iyi insanlarla bir dünya kurmak kolay, kötüler ve yanlış insanlar kime kalacak denebilir haklı olarak. Bu da konumuzun başka bir boyutu olarak havsalamızda yerini almaktadır.

“Yılların yıla hükmü olmaz/ insanız geçecek bu ömür/ söz düşecek, göz düşecek/ izini sürecek bu ömür// üstte som bahar elbisesi/ gönlümüzü mesrur edecek/ elmaslar güherler, inciler/ kader öykümüz bu ömür// rotası kalbimize çizili/ hayatın figüranlarıyız/ baştan sona oynadığımız/ ol cihana sığar bu ömür”

‎İyi günler gelip geçse de zor günleri geçirmek her iki tarafı da fazlasıyla yıpratmaktadır. Karşılıklı iletişimsizliklerde öfke değirmeninin suyunu kesebilmek ziyadesiyle güç olmaktadır. Sevgi ve saygı olgularını temelden sarsan bu olumsuzluklar, ruhlarda oluşmuş gedikleri daha da derinleştirecektir. Hatta böylelikle narin yapılı insanlar için dünya bir zindan yeri olacaktır. Hayatın genelinde olduğu gibi sabır ve sükût ziyadesiyle başımızı daha hoş tutacaktır. Yine Sadi Şirazî’nin dediği gibi “mum, dili yüzünden yanar. Arif insan bunu bildiği için susar” olacaktır.

“Zaman insanı yorsa da mutlulukla yaşanmış ömür/ aşkları yıllandırıyor her zaman/ geleceğe anlam katıp değerini artıran hayatın ta kendisi oluyor/ koca bir ömür gıptadır bir yastıkta yaşanmışlık/ bir resmin her tabloya sığmayacağı bir aşk bizimkisi/ iyi günde kötü günde diyerek başlar ya/ hani hayat güzel temenniler, dileklerle iç içe umutlar billur/ yüreğimizle bitişik sevdamız bir merhemdir bize ne de olsa/ dalga dalga yükselen hep duru iç sesimiz bir musiki nağme gibidir.// ah! şen göynüm nasıl olsa her rüzgar limanını buluyor bak yine/ olacağına varırken zaman çağırıyor bizi gerçeğine/ yüreğimiz her dem sevdasına yürürken aşkımıza dokunulmasın/ sevinci kirpiğinden dökülen sevdiğimsin ne de olsa/ gül bahçesi gönlümüzde hep laleler gülibrişim kokular büyütsün/ sümbüller goncalı içimizdeki gül gürbüzleşti hep yine/ yaşama sevinci denen perimiz hiç ölmesin/ aşkıyla pirdaş olan meşk yolunda her gülşene yeni bir bağban bulunsun.// sana bu şiiri yazdım sevgili sevda nüveli/ mısraların hatrı kalmasın çoğalsın huzur kuvvetince/ aşk sergenimiz mutluluğun yakasını bırakmadan müsterih olalım/ ezgi ezgi yıkanan yüreğimiz türkü gibi temiz olacaktır/ can suyunu vermiş gibi bağrına vuracak yine külüngü/ tarifsiz bir serinlik bırakacak bize/ tenimize değen zamandan ne çıkar, çizgiler artarken/ her sene yeni bir senle eriyen bir mum gibi olmakta ne âlâ/sonuçta yaşlanabilmek bile büyük bir kader değil mi seninle”

‎Birlikteliklerde olumlu şartlarda insanın kazanacağı gibi olumsuz şartlarda da yine insan kaybedecektir. Burada ki aranılan erk, kötülere ilenip iyi durumlara mazhar olabilme arzusudur. Öyle ya “bir eşin varsa, ağaç isen orman olursun” gibi güzellikleri her daim görmemiz gerekiyor. Bir kamyon arkası yazısında dendiği gibi, “Tümden gelim tüme varım. Senden gidim kime varım” Hayatta her ne kadar hatıralar arttıkça harabeler çoğalsa da hayat insanı pişirecektir. Her ne kadar, kötü tohumlar öncelikli olarak ekeni zarara uğratsa da bu muhkemlikle değirmende doğan fareyi, gök gürültüsü de korkutamayacaktır. Hayatta her ne kadar aradığımız kadar bir gövde gösterimiz olsa da sonuçta bulduğumuz kadar var olacağız.

‎İlkay Coşkun
‎05.10.2026


Çocuklarıma Mektup

‎Bir insanın çocuklarına mektup yazmasının birkaç nedeni olabilir. Özlem hali, bir sırrın ifşa durumu veya çocuklara ve yakınlara vasiyet konusu… Vasiyetin ana unsurunu da mal mülk paylaşımı oluşturmaktadır. Dikkate değer mal mülk olmayınca da vasiyetin etkisi ve mahiyet gücü azalmaktadır. Burada bunlardan hiçbiri yok tabi ki. Olsa olsa çocuklarla bir hasbihal bir dertleşme durumu diyebiliriz.

‎Aklıma hep şöyle sorular gelir. Acaba çocuklarıma yeterli oranda itinayı gösterip gerekli özveri de bulundum mu diye. Çoğu ebeveynde de bu ruh hali vardır muhakkak. Hani, Konfüçyüs’ün meşhur bir sözü vardır; “Bir yıllık hedefin varsa pirinç ek, on yıllık hedefin varsa ağaç dik, yüz yıllık hedefin varsa insan yetiştir” İnsana, eğitime verilmesi gerekin önem anlamında bu sözü çok kıymetli yerinde buluyorum. Bu kıymete ne kendimiz tam anlamıyla uyabildik ne de çocuklarımızı bir hedef ve dava üzerinde tam olarak güdüleyebildik. Bu durum, hep bir eksiklik olarak hanemizde duruyor maalesef.

‎Bir vasiyetin beklentisi, etki gücü ve yetkinliği açısından türlü çeşit olabilir. En azından kendim için gerek çocuklarım gerekse de direk kendim üzerinden, bir okul veya cami yaptırmak isterdim mesela ama çok zor ve çok uzak bir ihtimal. Ama mütevazı de olsa bir kütüphane yaptırabilmeyi çok arzu ederdim. Bu vesile ile hem faydalı bir hayır işlemiş hem de kitaplarıma bir gölgelik oluşturabilme adına güzel bir hayır olurdu.

‎Çocuklar ve yeni nesil üzerinde beklentileri çok da üst noktalarda tutmamak gerekir. Çünkü çocuklar da hayat meşakkatleriyle ve gailelerle çepeçevreler. Hastalıklar, sıkıntılar, geçim dertleri derken onlarında başında bin bir çeşit çaba bulunmakta. Eskilerin dediği gibi, “çocuğun oldu gülün oldu, everdin elin oldu, ayırdın komşun oldu.” Bu hal hep yaşanıyor ve yaşanacak maalesef.

‎Kültür ve millet bilinci üzerinden genel bir aktarım devri daimîliği sağlayacaktır. Nesiller içerisinde unutulmak sadece bir kaç nesille beraber vuku bulabilecektir. Mesela bir insan, nesilde elli göbek öncesini bilebilir mi zor bir durum. Hadi ağalık, paşalık durumundan mütevellit biliniyor diyelim. Bu durumdaki insan dahi ne iddia edebilir ki? Hangi vasiyete nail olabilir? Bunun ne hükmü olabilir ki? Olumlu, olumsuz ve eksik yönlerimizle beraber insanız sonuçta. Kaşgarlı Mahmut’un, “Tay, at olunca at dinlenir. Çocuk adam olunca Ata dinlenir” sözündeki gibi nesiller, yeterli yetersiz bütün unsurlarıyla beraber birbirini tamamlayacaktır. Böylelikle çağlar devri daim edecektir. Nesillerde aynı kaknüs bitkisi gibi kendi toprağından yeniden neş’et edip bir döngü içerisinde hayatiyetini sürdürecektir.

‎Nasihat sadece gençlere ve çocuklara özgü bir anlatı da değildir. Yaşlılara hürmetkâr olunduğu kadar gençlere ve çocuklara da lütufkâr olmak da gerekiyor. “Yaprak ağaçtan düşünce rüzgârın oyuncağı olurmuş” durumları yaşanıyor olsa da her türden olumsuzluğa rağmen rüyaları ve masalları yaşıyor tutarak, hakikatlerle buluşmak olunmalı. Hayatın tilmizleri olmayacak ama şartlar, nasip ve gayret oranınca rızka nailiyet olacaktır. Başka bir ifade ile bizim dışımızdaki şartlara hükmümüz olmasa da çabamızla, çalışmamızla daha iyi noktalara ulaşma imkânımız olacaktır.

‎Ömür dâhilinde ülfet yıllarından uzlet yıllarına bir geçiş olacaktır muhakkak. Yaş ilerliyor ve bir noktadan sonra ömürde bitecek. Bu bağlamda, “Allah sıralı ölüm versin” duasını her daim yapmamız gerekiyor. Bir de “asker cephede, zahit tekkede ölmeli” temennisini de buna dâhil edebiliriz. Öyle veya böyle zaman çarkı dönecek ve kamışlık halini özleyen bir ney’in inlemesi gibi maziye özlemimiz hep olsa da devamında bu dünyada olmayacağız. Gerisi Allahu âlem. Kalın sağlıcakla.

‎İlkay Coşkun
‎26.09.2026


Yardımsever Güzelliği

Hayır ve hasenatı akla getiren yardımlaşmanın bin bir türlü hali vardır. İnsanı engelleyen yoldaki taşı kaldırmak da toplumdaki yetim ve öksüzleri gözetmek de hayvanların hayatlarını kolaylaştırmak da hayra dâhildir. Bütün bu güzelliklerin üzerine, diğerkâmlık ve şükür hasletleri de nur üstüne nur etkisi yapacaktır. Bu hasletleri taşıyan insanlara türlü çeşit esenlik ifadeleriyle ihtiram cümleleri kurmak, selam vermek ve dualı güzel temennilerde bulunmak çok kıymetli bir mektup sıcaklığını taşıyacaktır.

Yardımlaşmada da her ne kadar bir öncelik sırası olabilse de genellikle hepsi de hayata güzellikler katmaktadır. İmkânları ve güzellikleri paylaşmak, vermeyi bilmek; olanın olmayana borcunu ödemesi değil midir? Darda olana ilaç olabilmek, zorluktan güçlükten o insanı çıkarıp alabilmek ne büyük bir haslettir değil mi? Bu gayretler, hayatın meşakkatleriyle tarazlanmış insanlara destek olabilme güzelliğidir. Fakirleri kollayan gözeten koruyucu zengin aileler daha çok olsa ne kadar güzel olur değil mi? Bu durum hem toplumsal sorunları minimize edecek hem de hayatı müstağnileştirecektir. Yardım olgusu, ihtiyaç sahiplerine sadece yiyecekleri balıkları vermek değil elbette daha çok balık tutabilme şartlarını oluşturabilmektir.

Alan elin veren eli görmediği sadaka taşı geleneğimizi biliriz. Kadim kültürümüzün böyle incelikli zamanlarından gelen bir nesildeniz. Bu güzel devirlerin iyilik ve insaniyetli zamanlarına sadece tebcil ve temenna etmememiz ve bu günlerimize de taşımamız gerekiyor. Bu güzel kadim değerlerimizi bilerek ve metodolojisini kavrayarak cağımıza uygun hale getirmeliyiz. Aynı bu güzel çağlar gibi yardım edilecek insanların zor bulunduğu, elvanlı ve cömert zamanları arzulamakla işe başlayabiliriz. Buna benzer güzelliklerimizin hepsi var belki de ama gerek organize de gerekse de yaygınlıkta arızalar ve yetersizlikler olduğu muhakkak.

Yardımlaşma denen olguyu sadece para ve nesneler ile özdeşleştirmemek de gerekiyor. İhtiyacı olana moral vermek, manevi destek vermekte iyilik yapmaya dâhildir. Hatta karşı tarafa sıkıntı vermemek dahi pekâlâ dolaylı bir iyilik sayılabilir. İnsana hep eksik olduğunu hatırlatan, oburluğa sevk eden günümüzün hastalıklı anlayışlarının karşısında gösterilebilecek her bir iyilik, hanemize olumlu bir çentik alarak dönecektir.

Yardımseverlik ve kanaat güzelliğinin paralelinde şükür ve bereket güzellikleri de yer almaktadır. Fedakârlık ve diğerkâmlık hasletleriyle devam eden başka güzellikleri de sıralayabiliriz. Şükürsüzlük içerideyse, bereket dışarıdadır ne yazık ki. Bu hasletler ışığında dünyaya çokta tamah göstermemek, dünyanın faniliğini bilerek ölüme müheyya göstermek daha yerinde bir tavır olacaktır. Dünyamızda inşa edilmiş olan çoğu olumsuzlukların baş müsebbibi olan kanonik yapılara teslim olmamak, davranış ve tavırlarımızla bu oyunlara esir olmamak daha da bir önem arz etmektedir.

Ahlâkî umdeleri diri tutarak ve etik değerleri daha da büyüterek, daha sorunsuz bir toplum olunacak ve yolumuza daha emin adımlarla devam edeceğiz. Kızgın saca su dökülmüş gibi feveran etmemek için kötü gidişatların önü önceden kesilmelidir. Yoksa cinayetlerle, kavgalarla baş etmek daha da çok güçleşecektir. Milletimizin yaşayan ruhu ve aidiyet duygusu içerisinde daha sağlıklı yol alınacaktır. Daha çokta bir murabıt hassasiyetinde ve şükür sadedinde güçlü olacağız muhakkak. Müslüman-Türk kadim anlayışlarımızdan ve tözlerimizden gelen değerlerimizle beslenip künhüne vakıf olduğumuz güzelliklere ulaşacağız muhakkak.

İyilikler; toplumları ve insanları güzelleştirecektir. Öyle ya yardımsever, fedakâr ve vefalı insanlar hayatın yükünü daha çok almaktadırlar. Her ne kadar insanı büyük şeylerin daha büyük yapmasının yanında küçük şeyler daha mutlu kılmaktadır. Bu bağlamda küçük görülen iyilikler dahi büyük güzelliklere tevdi edecektir. Bütün bu iyilik çabaları; hak, adalet, merhamet, sevgi ve vicdan nehirlerinden her daim nasiplenmeyi sağlayacaktır. Sonuçta herkes kendi kalbinin ekmeğini yiyecek ve iyiliğin bir yaşam felsefesi, bir kültür altlığı ile neşvünema bulacağı gerçeğini de unutmamamız gerekiyor. Hem daha rikkatli davranış güzellikleri hem de kabuğu aşıp da özü görebilme feraseti bizleri daha iyi ve güçlü kılacaktır. Toplumun negatif enerjisini daha çok alabilmek için devamlılık arz eden iyiliklerin hep yaşaması temennisiyle...

İlkay Coşkun
19.09.2026


Naib’e Mektup

Her ne kadar asıl olan baş olmak dense de bu yazımda daha çok vekilharç’a, naib’e, kethüda’ya, müdür vekiline, asistana ve türlü çeşit yardımcılara selam vermek istiyorum. Öyle ya ikincil bir mertebe, her zaman birincil sıralara namzet değil midir? Geri plandaki bütün hazırlıklar, pişmeler ve deneyimlemeler, hayata ve ilgili uğraşlara dair serlevhaları ve ayrıntıları ihtiva etmektedir.

Sonra ki selamım da sabahın erken saatlerinde sokakları temizleyen ve işini severek yapan güzel insanlara gelsin. Bu insanlar ziyadesiyle munis ve kethüda mizaçlıdırlar. Sabahın bereketini ve gülümsemelerini taşırlar. Bunlar aynı zamanda kapısının önünü süpüren, sulayan daha çok şehir soylu eşraftan ve esnaftan diyebileceğimiz yüzlerdirler. Bütün bu güzellikler bütün insanlara sirayet edip paylaşılsın isteriz. Özlemlerin mücessem hali bizi biraz daha geçmişe ve kayıplara yaklaştırsa da duyuşla, düş çınarlarıyla ve kadir kıymet halimizle kendimizle de barışığızdır. Kadrajımızda umutları barındırsak da yaşadığımız her an güçlükleri, üşümeleri ve ölümleri de yaşamaktayız ne yazık ki.

Yaşadığı yere, kültürüne, ahlakına ve budununa sadık insanımıza esenlikler olsun. Hiç kimse sınanmadığı günahın masumu olmasa da görünen köy de kılavuz istemeyecektir. Kalbin temizliği ve bu temizliğin yüze vurması da bir vakıadır. Herkesin daha çok kendi yarasında kanadığı bir dünya da yaşıyor olsak da başkaları için çırpınan ve kendini feda eden, adayan insanımız da yok değil elbette. Selamımız, mektuplarımız ve esenlik dileklerimiz hep üzerlerinde olsun.

İlkay Coşkun
02.09.2026


Türkçe Sevdamız

Dünyanın dört bir yanında Türkçe konuşan birine rastladığımızda sıcacık bir duygu salınır yüreğimize. Dinimiz ortak olmasa dahi illaki aramızda ortak bir şeyler bulmaya çalışırız ve buluruz da. Dil ortak paydamız da kültürümüzün, düşünce ve algımızın yakınlığına şahitlik ederiz. Türkçemiz, ortak bir bayrağımız ve sancağımız oluverir birdenbire. Yazı dili olarak bin beş yüzlü yılları, konuşma dili olarak da beş binli yılları devirmiş bir medeniyetin temsilcileriyiz. Eski bir medeniyet dili olan Türkçemiz aynı zamanda bir imparatorluk dilidir de. Dünya da her ne kadar iki yüz yirmi milyon Türkçe konuşan insan olduğu söylense de gerçek rakamın bundan çok daha yüksek olduğunu söyleyebiliriz. Dünya da Türkçeyi konuşur sayısı bakımından beşinci sırada olduğunu ve daha ön sıralara da yükselebileceğimizi de görmemiz gerekiyor.

Dil, güzel sözü ve düşünceyi betimler. Yaşantılara, kültürlere sözcülük yapar. Ağızlar ballı, laflar bereketli olsun istenir. Öyle ya dünyanın sonuna değin kimi kelimelerin yaşayabileceğine inanılır. Bu kadar uzun yaşayabilme ne büyük bir kısmettir. Bu bağlamda yaşayan bir varlık olarak dil, var olma metedololojisinin içerisinde önemli bir yere sahiptir. Âşık Veysel’in, “Ben giderim, sazım sen kal dünyada” sözünde ki türküler, sözler hepsi de dilimizin birer ürünü değil midir? Dil değince Türkçe değince Türkçenin süt dişleri olarak bildiğimiz Yunus’u unutmamak gerekir. “Keleci (söz) bilen kişinin, yüzünü ağ ede bir söz/ Sözü pişirip, işini sağ ede bir söz/ Söz ola kese savaşı, yağ ile bal ede bir söz” Konfüçyüs'e göre dil bozulursa kelimeler düşünceleri anlatamayacak, düşünceler de iyi anlatılmazsa işler hakkıyla yapılmayacaktır. Görevler de gereği gibi yapılmazsa töre ve düzen de olmayacaktır. Adalet bozulacak ve halk ne yapacağını şaşıracaktır. Yani birbirine bağlı zincirleme bir sona doğru gidilecektir. Eflatun'un dediği gibi ; “Düşünce dilden, dil düşünceden doğar” sözü gibi kıymete haizdir dil konusu.

Asya’nın geniş steplerinden, en kuzey ve doğudan başlayıp Balkanlar hatta Avrupa’nın içlerine değin uzanan Türkçemizin gönülde ve işte birlik için ne kadar kıymetli bir araç ve harç olduğunu görmemiz gerekiyor. Türkçe konuşanlar arasında farklılıkları da gözeterek dil ve alfabe birliğine yönelik hipotetik ortak bir tavır sergilemekte bu bağlamda önem arz etmektedir. Türk birliği ve milli birliğin de özünü ve esasını oluşturacaktır aynı zamanda. Hangi dil hangi ağız olursa olsun dilin aslına ve hakikatine uygun olan çalışmalar, müdahaleler daha kıymetli olacak ve kabul de görecektir. Dil, kendi kuralları çerçevesinde, kalem ve kelâm faaliyetleri ile geliştirilmelidir. Dil, sunilik yapaylık kesinkes kabul etmeyecektir. Dil konusunda fikri anlamda farklı yaklaşımlar vardır ve olacaktır da. Önemli olan bu fikirlerin genel kabul görmesi ve ayakları yere basan doğru tercihlerden olmasıdır.

Dil ve düşünce dünyamızda önemli yeri olan etimoloji çalışmalarının kıymetini iyi etüt edip kelime uydurma ile kelime türetme arasındaki farkı iyi görmemiz gerekiyor. Her şeyde olduğu gibi dilde de uygulamanın kuramdan önce geleceğini görmeliyiz. Dile, literatüre sokulmaya çalışılan her kelimenin, dilcilerin, akademik çevrelerin, şair yazar ve kültür insanlarının süzgecinden geçmesi, benimsemeleri dilin de ömrünü uzun kılacaktır. Dilin uygulama alanlarını ve bunlardan alınan sonuçları iyi etüt etmemiz gerekiyor. Bir de yeni Türkçe öğrenenler, yemek kültürümüzü, müzik ve sinema gibi birçok değerimizi de beraberinde öğrenirler. Bizi biz yapan değerleri, düşünme, algı, bakış açısı ve dini hayat gibi birçok yünümüzü de öğrenmeye çalışırlar. Ancak bütün bunlar, dili öğrenmekle vuku bulmaktadır.

“Her şeyin başı dildir ve her şey dil ile vardır” demek kadar önemlidir lisan konusu. “Kamusa uzanan el, namusa uzanmıştır” diyen Cemil Meriç gibi daha üst perdeden bakmak gerekiyor belki de. Ve “Türkçem, benim has bayrağım” diyen Fazıl Hüsnü Dağlarca gibi dili bayraklaştırmak gerekiyor. Dile bakışımız, ata kültürüne, yaşantısına ve düşünce yapısına müntesip bir duyarlılıkta olmalıdır. Böylelikle geçmişle gelecek arasında bu bağı hep diri tutabilelim. Türkçe düşünen ve Türkçemizi yaşatanlara selam olsun.

İlkay Coşkun
12.08.2026


Anadolu’ya Selam Olsun

Anadolu’nun oyun başındaki çocuklarına, tarlalarda kavruk benizli insanlarına, havasına suyuna, bozkırına ve yaylalarına selam olsun. Anadolu insanının içinde yürüyen senkronik duygudaşlığa ve bütün güzelliklere saygılar ve hürmetler olsun. Böğrü yanık insanlar, zorluklar ve sıkıntılar hep olsa da umut ve güzellikler de olagelmekte her daim.

Anadolu; insanımızın hassasiyetlerini, duyarlılıklarını temerküz eden yaşanmışlıklarını en güzel halleriyle bizlere gösteriyor. Öyle çok haslete sahiptir ki insanımız. Esrarlı sükût halinin ehemmiyeti de vardır, misafirine mükellef sofralar kurması da. Anadoluluk, müdavimlerine bahşolunan hayatın kahramanlığı yanında diğerkâmlık ve kanaat üzerinde olmalarıyla da bilinir.

Milletimizin yaşayan irfanına ve soylu yükselişine yurt olmuş bu güzel topraklar. Bütün bu güzelliklerin yanında Anadolu’yu oluşturan varlığın ana kaynağında insan başrolünü hep görmekteyiz. Hititler, Asurlular, Sümerliler, Doğu Roma, Selçuklular, Osmanlılar ve Türkiye Cumhuriyeti derken nice bin yıllar yaşandı ve yaşanmakta. Anadolu; savaşlara, mücadelelere her daim sahne de olmakta elbette. Sadi Şirazî’nin dediği gibi “On derviş bir kilimde uyurda/ İki padişah bir kilime sığmaz” durumlarını ve kardeş kavgaları da hep yaşamışız maalesef.

Geçmişe dair her bir yaşanmışlık, Anadolulu olmanın dip derin şuurunu ve derin mizacını taşımaktadır. Şair Osman Baş’ın “Delitay” şiir kitabında dediği gibi, “Sen benim adım gibi yakınımsın/ Gözlerimle sevdiğim, yüreğime aldığımsın/ Çocukluğum, gençliğim velhasıl her yaşım/ Dünüm, bu günüm ve yarınım/ Sen, Anadolu’m vatanımsın”

Anadolu sadece oturulan toprak parçası değil aynı zamanda şehit kanlarıyla yoğrulmuş yaşayan bir organizma bir ekosistemdir. Dağlarıyla, ovalarıyla yayılmış geniş bir repertuvar sergi alanıdır. Anadolu, kültürün, coğrafyanın ve iklimin bir süreği olarak mümbitliğini ve ekosistemini ilelebet muhafaza etmesi temennisiyle…

İlkay Coşkun
03.08.2026


Afrika'ya Mektup

‎İnsan; dağa taşa, çöllere, geniş vahalara selam salar mı hiç demeyin. Salar elbette. Bu mekânlarda ne çok insan yaşar, ne çok türlü çeşit nebatat ve hayvan yaşar değil mi? Dünya gözüyle Afrika’yı canlı canlı hiç görmedik belki de ama yüreğin bir yerlerinde hep Kara Kıta yaşamakta. Bu bağlamda Tanzanyalı, Etiyopyalı Nijeryalı veya Afrika’nın başka bir noktasında ki insanlar için okyanusa selam, mesaj içeren bir potkal bırakmayı çok isterdim.

‎Kara Kıta hakkında kimi yargılara varabilmemiz için kavruk benizli müdavimlerinin mokasenlerini giyinmek ve sonrasında da mülahazalarda bulunmak daha doğru olacaktır. Afrika seyyahlarından dinlediklerimiz ve televizyonlardan temaşa ettiklerimiz kadarıyla yüreklerimizi hem kanatmalarına hem de gözlerindeki hayat ışıltılarına şahitlik ediyoruz.

İnsan emeğinden başka çok da bir şeylerinin olmadığı gariplik hallerini yaşıyorlar. Fakirlikle yoksunluklarla ve savaşlarla birlikte büyük ağızlı acılardan geçmekteler. Genel anlamda mazlum kalmış ve bu mazlumluk içinde masumiyeti de yaşayan insan toplulukları desek yeridir. Yazar Sinan Ayhan’ın, “Afrika: Kurutulmuş İnsan Gölgeleri” kitabında dediği gibi, “Afrika’yı dünyanın hüzün kalbi yapmışlar” Elbette ki Afrika ülkelerinin çoğunluğu ziyadesiyle ağır yaşam sancıları çekmektedirler. “En acı gerçek, en tatlı yalandan yeğdir" maalesef.

‎Bu kadar olumsuzluk içerisinde havsalamızda dans eden insanlarla beraber, bütün insanlığa el sallayan ve gülümseyen çocuklar da bulunmaktadır. Danslarını ve gülüşlerini en güzel haliyle dünyamıza bağışlamaktalar. Çocuklar ki narin, naif kalpleriyle bulundukları kabın şeklini de almaktadırlar. Öyle ya çocuklar hurçlarında hep dört elementin rüşeymini ve bereketini taşımaktalar. Aynı bunlar gibi Afrikalının neşesi, sokak sesleri ile birlikte hayal güçleri de geleceğe olumlu katkılarını sunmaktadır. Afrika hep yüreklerde büyüyen olarak kalmaktadır.

‎‎Filhakika, idrak etmemiz gereken hiç bir tarihi özne, kader-i İlahiye ’den daha büyük değildir ama Afrika insanının mütemadi mücadele hali devam etmektedir. Başka bir boyuttan batılılara öykünmeden, çok çalışarak sorunları kendi içlerinde çözmeleri en doğru hareket olacaktır. Gün gelecek kendilerine ait zenginlikleri gerisin geri alacaklardır. Duamız ve çabamız Afrika’nın üveylik ve yetimlik halinin sona ermesine yönelik olmalıdır. Bu da acıları ve açlıkları duyumsamamız ve duyumsatmamızla mümkün olacaktır. İster Afrika olsun ister başka bir coğrafya olsun önemli olan bütün insanları birlikte yüceltmek amaç olmalıdır. Yoksa kimi yerlerle yükseltilen mutluluk adaları tam anlamıyla güvende olmayacak ve her türden olumsuzluklarla karşı karşıya kalacaktır.

‎İlkay Coşkun
26.07.2026


Giden Ağam Gelen Paşam

‎Yol ve yolculukta olan bütün yolculara sağlık, bereket ve esenlikler dilerim. Seyahat, göç, gurbet, seyr-û sülük ve sefer gibi birçok kavrama ev sahipliği yapan bir salahiyettedir yolculuk. Yolculuğun değer ve anlam bulması elbette ki farklı farklı hikmetlerle mebnidir.

‎Yolculuklarda, göç dediğimiz olgu yer değiştirmeler daha çok önem arz eder elbette. Ziyadesiyle insan ihtiyaçlarını ve inkişafını karşılar bu yolculuklar. “Evvel refik, bâde’l tarik” yani “önce yoldaş sonra yol” gibi önemli unsurları da yanında, beraberinde taşır. Yolculuk ve göç değince iki mühim sözü hatırlamak gerekiyor. Birincisi İbn-i Haldun’dan diğeri Tolstoy’dan; İbn-i Haldun’un bilindik bir sözü şu şekildedir; “Bütün büyük medeniyetler, büyük göç sonrası doğmuştur” Öyle ya göç hareketleri büyük yolculukları doğurmaktadır. Tolstoy’da, yolculuğu şu şekilde olumlar; “Tüm muhteşem hikâyeler iki şekilde başlar, ya bir insan yolculuğa çıkar ya da şehre bir yabancı gelir”

‎Yolculuklar, kimi yerde büyük fedakârlıklar anlamını taşır. İnsanın sevdikleri için vaz geçebilme manasına gelebilmektedir. Yol ve yolculuk kimisi için hayata tutunabilmenin de bir anahtarı olabilir kim bilir. Özelde de yolculuğa çok çeşitli anlamlar yüklenebilir. Mesela, “Yol Türk’ündür türkü yolundur” veya “Yol türküdür, türkü Türk’tür” demişler. Bir taraftan, “Seyahatnâme, sefâretnâme, sergüzeştnâme, şehrengiz, mektup, günlük” gibi birçok edebi türe de katkılarını sunmaktadır.

‎Yolculukları hep olumlamak da olmamalıdır elbette. Mesela gurbet gibi kocaman bir özlemi barındırır içerisinde. Gurbet değince insan; hem içlenir hem de doluka doluka yutkunur değil mi? Yolculuk, istenmeyen bir kaçış olduğu kadar dönüşü olmayan bir ayrılığı da barındırabilir. Gurbet, kamışlık halini özleyen ney’in inlemesi gibidir bir taraftan. Karacaoğlan’ın dediği gibi “Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm”

‎Ezcümle, geri dönüşlü seyahatler insanı yenileyecektir. İnsan bir yolcudur ve gezecek çarşı pazar. “Gezen tilki yatan aslandan iyidir” demişler bir taraftan. Başlıca amillerden birisi, insanın kendi içine doğru uzunca bir yürüyüşe çıkması da en mühim yolculuklardan birisi olsa gerek. Her ne kadar insan ismiyle, cismiyle, gölgesiyle, sesiyle bu dünya da izini bırakacak olsa da sonuçta bu hayatta hangi tür yolculuğa çıkılırsa çıkılsın, bu döngü hayatımızda yine başladığımız yere, evimize, toprağımıza bizi geri getirecektir vesselam.

‎İlkay Coşkun
‎15.07.2026

‎
Her Türkü Bir Mektup

Özlemin, hasretin en yalın en içten anlamına şahitlik eden türkü sözleri, “Seni özledim”, “Senin hasretinle yandım tutuştum”un mektuplaşmış hali gibidir. Türkülerimizin yaşattığı duygu, mektupların bir köşesinde yanık izi bırakmışçasına gerçekçi ve doğruca hayatlarımızda yer alıyor.

Öyle ya milletimizin dip derin şuurunun ve derin mizacının görüntüsünün en yalın ve en saf halini türkülerimiz oluşturmaktadır. Yerine göre sevgiliden bir mektup sözü olur; “Üç günlük ömürde/ Bir gül ile yaz geçmez/ Bu benim âşık gönlüm/ Sevmelerden vaz geçmez” Yerine göre bir sitem bir kahirlenmedir; “Zeytin yaprağı yeşil/ Altında kahve pişir/ Benden sana yâr olmaz/ Git aklın başa devşir”

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın anlayışında ki gibi “Türküler, Anadolu insanının romanıdır” ve olmaya devam edecektir. Mazinin, geçmişin güzelliklerini, aşklarını, kültürünü ve yaşanmışlıklarını geleceğe taşıyan olacaktır. Çileler ve zorluklar içerse de ana konu ehramında ziyadesiyle umut barındıran güzellikler bulunmaktadır. Diyebiliriz ki geçmişe dair türkü anlatımları mahzâ hakikattir. Hele türkülerimiz, gurbette vatan gibidir. Kokusuyla, duygusuyla, içtenliğiyle, diliyle, ezgisiyle bütün duygulara senkronik bir birliktelik katmaktadır. Gurbetin yalnızlığında, özleminde, yaralara sürülmüş bir merhem gibi olmaktadır.

Türkülerimiz, dünyada Türk’ün duruşunun ve kültürünün en önemli göstergelerindendir. Ne güzel ki vatanımıza, şehirlerimize yazdığımız (yakılan) güzel türkülerimiz bulunmakta. Letafet, nazenin ve duyarlılıklar böylelikle taşınmaktadır. Bir cihetiyle insanlığın değerini yükseltmek, insanlık yetisini derekeye düşürmemek böylelikle mümkün olmaktadır.

“İnsan zehrini insan alır” denir ya hani, türkülerimizde bizim duygumuz, hasretimiz, özlemimiz, sevincimiz, yerine göre ağıt olup bizi pişiren ve tercüman olanımızdır. Bir taraftan da kirimizi, pasımızı, zehrimizi temizleyen olmaktadır. Değerde büyük, pahada küçücük bir temenni hediyesi gibi bir efemeradır. Yaşattığı adeta güzel bir temengâh olmaktadır. Maalesef ki günümüzün dünyasında insanlar çok kalabalık. Ne yazık ki her insan diğerine bir fazla olabilmektedir. İşte böyle keşmekeşlik içerisinde türkülerimiz bizim yalnızlığımızı alıp bize yoldaşlık yapmaktadır. Türkülerimiz, okunan bir kitap bir mektup gibi kapattıktan sonra yanı başına sokulduğumuz yoldaşımız olmaya devam etmektedir. Hep türkülerle kalmamız temennisiyle.

İlkay Coşkun
03.07.2026


Gezelim Görelim

Gezelim görelim ama merak duygusu içerisinde, sevgi aşk halinde, maneviyat ve uhreviyat barındıran bir bilgelikte olursa gezintiler ne âlâ. Hem dünyayı tanıma hem de daha çok kendini bulma çabası diyoruz biz buna. İnsan doğduğundan beri hep yollardadır. Az veya çok seyahatlere çıkarız. Nesimî’nin dediği gibi; “yeri göğü düzen benim/ geri dönüp bozan benim/ cümle yazı yazan benim/ bu divana sığmazam” Türünden bir hareketliliktir bu. Ayrıca insan acemiliklerini gerilerde bırakıp sükûnet ve dinginliğe kavuşturan güzellikler barındıran gezintiler insana çok şey kazandıracaktır muhakkak. Her gezinti, gidiş ve dönüşleri de barındırmaktadır. “Tebdili mekânda ferahlık vardır” sözüne canlı bir örnek hüviyeti taşıyacaktır. Muhteviyatında arama, bulma hatta ve hatta kaybetme gibi birçok olguyu da beraberinde tutacaktır. Öyle ki bizler için özelde Türk-Müslüman kimlik felsefesinin kendine özgü bakışları da beraberinde yol alacaktır.

Yola çıkmak ve yolda olmak insanı olgunlaştıracaktır. Yol, yürüyeni terbiye edecek, her bir temaşa kâinatı, dünyayı ve insanı okuyan bir haslette olacaktır. Eğer insan amacını bilmez ise gezerek, deneyimleyerek öğrenilecek şeyler insanı kendisine esir de edebilecek, kendisi gibi olmaya ve düşünmeye de sevk edebilecektir. Her ne kadar gezme, kaybolmayı da içerisinde barındıran bir olgu olsa da gezmede niyet asıl olan ruhu bulma, kazanma ve öğrenme çabası olmalıdır. Shakespeare’inin “Neye yarar insan dünyaları kazanıp da ruhunu kaybettiyse” sözündeki gibi doğru istikameti görme asıl amaç olmalıdır.

Yer değiştirmeler, bir mola ile birlikte kimi zaman bir tercih kimi zaman da bir seçme malzemesi oluvermektedir. Fransa, Sorbonne Üniversitesinde doktorasını yapan ilk Türk, Nurettin Topçu’nun “İsyan Ahlakı” isimli eseri, 1934 yılında üniversite felsefe jürisi tarafından yılın en başarılı doktora tezi seçilir. Nurettin Topçu hediye edilen tatil gezisini reddederek yerine, üniversitenin giriş ve çıkış kulelerinde yirmi dört saat ay yıldızlı Türk Bayrağının dalgalanmasını arzu eder ve bu arzusu yerine getirilir. Bu da tatil ödülünün karşılığında güzel bir alternatif ödül olarak hafızalarda yerini alır.

Öze, doğaya ihanet eden insanın uygarlaşma ve iflah olma şansı yoktur elbette. Gezmek, tozmak demek har vurup harman savurmanın, israf etmenin bir aparatı olmamalıdır kesinkes. Bilakis zamane bir seyyah olup dünya denen geniş hinterlantta daha çok bilgeliğin izleri sürülerek yollara revan olunmalıdır. Her bir yol alış arayana bulduracak, ilim, irfan ve hikmet olgularını besleyen olacaktır. Yola çıkışlarda yaşanılan her bir güzellik, insanı beşeri ve ilahi aşka sevk edecek birer istasyon olacaktır. Dünyaya hikmet nazarıyla bakan insan, ressamların, fotoğrafçıların rol modeli, başöğretmeni olan Allah’ın tabiat sanatı daha belirgin görülebilecektir. Her ne kadar gözleri, gizemleri görmek için işin doktoru olmak gerekse de zaman içerisinde göz perdeleri de aralanacaktır.

En büyük yanılsama, üretim ve tüketim anlayışına çılgınca yaklaşan günümüzün insanında olmalı. “Tüketim toplumunda, şeyler kendi anlamlarını yitirir. Onlar sadece bir kodun işaretleri, bir statü göstergesinin parçalarıdır. Biz şeyleri değil, ilişkileri tüketiriz.” diyen Jean Baudrillard, tüketimin boyutlarına dikkat çekmektedir. Varsın kimileri tatilini otellerde, açık büfelerde, deniz ve kumlarda görsün. Asıl olan hayatın dış gerçekliği ile iç gerçekliği arasındaki bağı görebilmekte. Bütün bunlar insan için hayatında gül ve düş büyütme vasıtaları olduğunu bilebilmekte. Her şeye rağmen gezmeyi, tozmayı kolay görmemek gerek çünkü bakma ile görme arasında ki uçurum farkını bu aktiviteler belirlemektedir.

İlkay Coşkun
21.06.2026


Barışa Selam Olsun

‎tastamam bir kuluçka da/ direnç ve bilinç işçisiyizdir/sadağımız da derinden yara/ şaşırtmaca eski sandığımız // benzi soluk ve uykusuz şafakça/ sokak sesleri dimağımızdadır/ hangi sorguda hangi kargaşada / füzelerce ölüm kusmuğumuz// elimizde kalan titrek bir düğüm/ veryansın çığlığı sarpa sarmakta/ gayyaya gömülecek bir cürümdür / hesap zamanı gelirken bak ölüm// yuva, hane ve hanif biriktiren/ dokunulmazlık göğsümüzdedir/ narin ve göz nuru işlemesiyle/ kanaviçe çabası olacak elbet// şadı hürrem adlanan dünyanın/ pusatını keskin tutmuşuzdur/ kör kütük zihinlere şivan salıp/ yükünü yücelere yığmış olmalı

‎İlkay Coşkun
‎16.04.2026


Selam Söyleyin Çocukluğuma

‎İnsan olmayı öğrendiğimiz en mühim zamanlarda içindeki çocuğu yaşatmayı başarabilenlere ve bu zamanların en nadide cevherleri olan bütün çocuklara selam olsun. Bizler hep büyümeği tercih etsek de içimizdeki çocuğu daha çok beslemeği yeğleriz. Bütün büyümüşlüğümüzle ve akliselimliğimizle içimizdeki hayal ve düş gücüne ihtiyaç duyarız. En zor zamanlarımızda çocukluk ülkesinden gelen küçüklüğümüz bizlere yaşama ve moral sevincini sunmaktadır. Günümüzün kaos, savaş ve bütün mihnet olumsuzluklarına karşın çocukluk umut olabilmektedir. Her ne kadar çocukluk celplerimiz de yaramazlıklarımız olsa da hem mutluyuz hem de daha iyi kalpliyizdir.

‎Eskiden bizlere ne fazla yüz verilirdi ne de nazlandırılırdı. Yıkıldığımız yerlere de han yapılmazdı elbette. Daha iyi pişip her ağaçtan düdük olmayacağını bu gün olduğu gibi o günlerde de kavramış olmalıydık. Yine de her türden olumsuzluğa rağmen çocukluğumuzu da yaşamıştık. Elim elim epenek, körebe, beştaş, yağ satarım bal satarım, çelik çomak, âşık, beriha beri oyunları gibi daha neler neler... O günler çocukluğumuzun muayyen en güzel zamanlarıydı. Aklımızdan önce hayallerimizdi bize yoldaşlık yapan. Öyle ya çocuklukla beraber ömrümüzün ilk yirmi yılı bizleri daha çok gönendirmişti desek yeridir.

‎Hayat şartlarından ziyade çocukluğun sunduğu elvanlı ve cömert zamanlarına sahibiz daha çok. Oscar Wilde’nin dediği gibi “İnsan daha iyi kalplidir mutlu olduğu zaman” Maalesef ki her çocukluktan gençliğe geçişle beraber hayal kırıklıkları büyümenin verdiği acı ile ilk çentiğini atmıştır. Hayat, çocuğa göre daha çok mücadeleler içerse de hiçbir şey çocuksu kolaylığında olmamaktadır. Çocukluğun o saf halini böylelikle kaybetmeye başlamışızdır demektir. Böylelikle her bir çentik, bacaklarımıza siyatikli bir yorgunluk olarak izini bırakmaktadır.

‎İlkay Coşkun
‎30.03.2026


Çocukluk: Eski Bir Zaman Masalı

‎İnsan olmanın kıymetini öğrendiğimiz en mühim zamanlarda, içindeki çocuğu yaşatmayı başarabilenlere ve bu zamanların en nadide cevherleri olan çocuklara selam olsun. Bizler hep büyümeği tercih etsek de bir taraftan içimizdeki çocuğu daha çok beslemeği de yeğleriz. Bütün büyümüşlüğümüzle ve aklıselimliğimizle içimizdeki hayal ve düş gücüne ihtiyaç duyarız. En zor zamanlarımızda çocukluk ülkesinden gelen küçüklüğümüz bizlere yaşama ve moral sevincini sunmaktadır. Günümüzün kargaşa, savaş ve bütün mihnet olumsuzluklarına karşın çocuklar umut vericidir. Her ne kadar çocukluk cepkenimizde ki yaramazlıklarımız gani olsa da arzumuz bu dönemlerde hem daha çok mutluyuz hem de daha iyi kalpliyizdir.

Çocuklar büyüdükçe güçlüklerde eskiyecektir. Henüz yürekleri pas tutmamışken, titrek, camdan bir kristal kalp naifliğindedir. Öyle ya çocuklukla beraber gençlik yılları ülfet, yaşlılık yılları uzleti barındırmaktadır. Umulur ki henüz savaşlar ve acılar insanlığın üzerine kara bulutlarını indirmemiştir. Mesela Filistinli çocuklar, savaş şartları içerisinde kendilerine sunulan daha az elvanlı ve daha az cömert bir dünyayı yaşamaktadırlar. Hayat, çocuğa göre daha çok mücadeleler içerse de hiçbir şey çocuksu kolaylığında olmamaktadır. Oscar Wilde’nin dediği gibi “insan daha iyi kalplidir mutlu olduğu zaman” İnsan, çocukken daha henüz büyük yaralar almamış olmalı. Bu dönemlerde zaman hem ahestedir ve hem de hayal defteri daha rengârenktir. Çocuklar, yüreklerinde zamansal ve mekânsal üşümeleri daha hissetmeye başlamamışlardır. Tilmizleri olmayan bir asıllıkta ve bütün safiyetiyle eski bir zaman masalında gibidirler.

Her şairin; mutluluğu ve umudu çağıran güzel bir çocukluk şiiri var/olmalıdır. “Taşlardan yollarını yaptığım karınca dostlarım/ ayaklarınız toz toprak yıllar yılı/ aklımda ki çal çamur dönemeyen araba tekerlerim/ düzine topaçlarım fır fır dönmekte/ ağzımın tadı, renk renk şekerlerim/ yamalıklı çerçi bohçalarım, gazoz kapaklarım/ ve yüreğimdeki ilk çırpınışlar/ uç uç çocukluğumun uğur böceği” Her türden güzelliklere rağmen maalesef ki bazılarımız yarım kalmış çocukluğu da yaşamaktayız. Her yaş almalarla beraber çocukluğun içini okuyan aynalarla kalakalmaktayız. Bir de bakmışız günü gelmiş denî dünyanın ve bütün bu güzelliklerin vadesi doluvermiş.

‎Bizlere eskiden ne fazla yüz verilirdi ne de nazlandırılırdı. Yıkıldığımız yerlere de han yapılmazdı elbette. Daha iyi pişip her ağaçtan düdük olmayacağını bu gün olduğu gibi o günlerde de kavramış olmalıyız. Yine de her türden olumsuzluğa rağmen çocukluğumuzu yaşadık diyebiliriz. Elim elim epenek, körebe, beştaş, yağ satarım bal satarım, çelik çomak, âşık, beriha beri oyunları gibi daha niceleri... O günler çocukluğumuzun muayyen en güzel zamanlarıydı. Aklımızdan önce hayallerimizdi bize yoldaşlık yapan. Öyle ya çocuklukla beraber ömrümüzün ilk yirmi yılı bizleri daha çok gönendirmişti ve daha çok yaşatmış olmalıydı.

Çocuk, ailenin kıymetlisi, sırrı ve hatta şımartılanıdır. Yerine göre çocukluk enerjileri kontrolde tutulsa da baskılanmayacak bir değerde olduğunu bilmeliyiz. Mukadderatı evveline bağlı, masumiyetiyle ve bağlılığıyla büyük bir güç kaynağıdır. Bu yüzdendir ki çocukluk, yetişkinlere göre daha şanslıdır. Maalesef ki her çocukluktan gençliğe geçişle ve büyümeyle beraber hayal kırıklıkları, hayatlarımıza ilk çentiğini atmaktadır. Çocukluğun o saf halini böylelikle kaybetmeye başlamışız demektir. Böylelikle her bir çentik, bacaklarımıza siyatikli bir yorgunluk olarak dönüverecek maalesef.

‎İlkay Coşkun
‎14.04.2026

‎
Gencim Doğruyum Çalışkanım

‎Gençliğe bakışta, farklı kültürel saiklerin ve inanışların etkisi değişkenlik gösterse de ortak olan fizyoloji, adrenalin, tıynet gibi ortak paydaların gerçeğinde de olaylara bakmamız gerekiyor. Bu benzerlikler üzerinden insanlığa dair daha aforistik genellemeler yapabiliriz muhakkak. İnsanın yaşam evrelerinde zorluklar, sıkıntılar olumlu-olumsuz cihetler her daim görülecektir elbette. Hiç kimseyi kendi anlayışımız üzerinden tekfir etme kolaycılığına düşmeden sadece mevcut durumu tespit etme gibi bir değerlendirmemiz ve her yönü ile konuyla şamil çözüm önerilerimiz olmalıdır. Herkesin kendi kapısının önünü süpürmesi mevzusu, daim hayatiyetini sürdürmelidir. Nasıl ki büyük kardeşleri zaman erken büyütüyorsa, gençlerde hayatı tecrübe ederek, hatalar yaparak olgunluk yaşlarına ulaşacaklardır.

Öyle ki gençlik en azından hayattaki dört zenginlikten en az ikisine sahiptirler. Zamansal ve fiziksel zenginliği taşırlar. Statü ve finansal zenginliğin de birer doğal üyesidirler. Bu gençlik evresini, hayatın bir bölümünden ziyade daha çok bir düşünme tarzı olarak da betimleyebiliriz. Olumlu cihette gençlik, elvanlı ve cömert zamanlara şahitlik etse de hormonların fişeklemesiyle heyecan, adrenalin, macera gibi duyular zuhurat halinde de nüksedebilmektedir. Ve kontrol edilmeyi zorunlu kılmaktadır. Gençlerde daha diri olan yaşama sevinci bir taraftan emniyet kemeri gibi hayata daha sağlam bağlayacaktır. Şefkat, merhamet, iyilik gibi olumlu hasletler de paralel kabaracaktır. Bir yerde yaşanılan kimi adrenalin ve heyecanlar daha büyük yanılgıları önleyebilecektir. Mesela yılanlarla iç içe yaşayan kimi coğrafyalarda, çocukların ağızlarına azıcık zehir akıtılır ki bu sayede çocuklar daha ciddi yılan sokmalarına karşı bağışıklık kazanabilsinler. Günümüzde hedonist-seküler hayat direktifleriyle gençlik daha çok tek tip, bireyci ve özgürlük bağımlısı olarak yol almaktadırlar. Dünyadan tamamen tecrit olmak kadar dünya ile mesafeli bir ilişki kuramamakta hüsranlık getirecektir maalesef. ‎

Sonuçta bütün bu değerlendirmelerimizin ana teması, bizcil bir yaklaşım çerçevesinde yol alacaktır. Yani başka bir ifade ile gençliği, başkalarının değer terazisine vurmadan ziyade, kendi özgül ağırlığımızla tartmamız daha elzem olacaktır. Buradaki amaç hayatın hiç bir evresini yermek, eleştirmek veya ululamak değil elbette. Bütün gençleri aynı kefeye koyarak enseyi karartmakta doğru olmayacaktır. Ne yaşlıyı eski görmek, ne de gençleri ve çocukları yeni addetmek doğru olmayacaktır. Olsa olsa gençliği daha çok heyecanı ve alışkanlığı zihinsel yetiler üzerinden dumura uğratmamak olmalıdır. Öyle ya gençliğin kıymeti, nedret boyutundadır. Daha çokta hayatın diğer evreleriyle uyum içerisinde bir bütünlük sağlayarak insanlığı yüceltmesi arzu edilir.

‎İlkay Coşkun
‎20.10.2025


İki Elimizin Sesi

‎Birlik

‎Birlikten - beraberlikten rahmet ve bereket doğar. Eksile eksile küçülmeye yüz tutan insanın büyümesine, gelişmesine lokomotif etkisi yapan en önemli değerlerden birisidir birlik. Birliktelik, bütün saikleriyle beraber parça parça yerine konulup tamama ulaşılacaktır. Karmaşaya curcunaya mahal vermeme boyutunda ve irileşme arzusunca, birlikten dirlik doğacaktır. İrilik, yaraları sağaltıp felaha kapı açacaktır. Hani hep doğulu kardeşlerimizin, birlik beraberlik içerisinde, birbirlerine tutunarak, evlerini ayırmayarak büyüdüklerini, zenginleştiklerini örneklendiririz ya. Biz de en ufak özgürlüklerimize taviz göstermeden gıpta ile bakarız bütün bunlara. Atalarımızın dediği gibi birliğin bulunduğu yere dirlikte gelecektir. Hayata bütünlük ve pastel renkler bırakmak böyle birlikteliklerle mümkün olacaktır. Elbette beklenen gün gelecek ve çekilen çile de kutsal olacaktır.

‎ Haklılık

‎Günümüzde en fazla büyüttüğümüz anlayışlardan birisi de “Kötünün İyisi” anlayışı olsa gerek. “İyinin Daha İyisi”ni oluşturmak, idame ettirmek, yaşatmak varken… Bilmezler ki gerçek manada güçlü olmak için haklı olmakta gerekiyor. Haklılığı göz ardı ederek, güçlünün yanında konumlanmak ne güçlülüktür ne de adamlık. Olsa olsa yağmur nereden yağıyorsa tarlayı oraya taşımak gibi bir şeydir. Hep bir sarmal hep bir dilemmadır. Kötü bir menfaatperestliktir de. Matah ve motto yaklaşımların ayyuka çıktığı günümüz keşmekeşliğinde sadece maslahatgüzarlık yapmakla olunamayacağını da bilmemiz gerekiyor. Bunlarla ilgili can alıcı örneklerim var ama yazı yön değiştirmesin diye geçiyorum. Velhasıl belki de topluma yön verecek; hikmet ve murabıt ehli insanların yokluğundan veya azlığından yaşanıyor bütün bunlar olmalı kim bilir.

Özgürlük

‎Son asrımızda pompalanan, kendi özgürlüğünün esiri olma hastalığı bütün yıkıcılığını kuşanmış durumda. Gerek aidiyet duygusu gerekse de millet periferisindeki birliktelik duygusu örselendikçe örselenmekte. Düzensiz bir göçmen gibi dört bir tarafa savrulmuşken kendi özgürlüğümüze toz kondurmayıp dövüşkenliğimize devam ediyoruz. Bahsettiğim, arzu edilen herkesliği her daim taşıma arzusu değildir elbet. Tekliğin, yalnızlığın yeri de kıvamı da müstesnadır. Çok olumsuz bir portre çizmek istemem ama bu konuda yardım çığlıklarımız çatlayavarmış ve evlerimizi şivan sarmış durumda.

‎Kendi başımızın çaresine bakmayı öğrendiğimizde hayata başlamışız demektir. Hele durup bir dinlemeli zamanı, hayatı ve gidişatı... Dünyanın hastalıklarını dille buluşturup karşılaştığımız ilk kuyuya anlatmak gibi hayatın içinden olmalı. Kafka'nın dediği gibi, içimizde hayata el sallayan hep bir çocuk olma arzuluğunda olmalıyız. Her ne kadar arzu, menzile ulaşmak olsa da varmanın yanında yolda olmanın da kıymeti harbiyesini görmeliyiz. Her yeni zamanın tamircisi de bir taraftan iş başında olacaktır. İnsanın kalbiyle dilinin aynı konuştuğu zamanlarla beraber, iki elin sesi de duyulmaya başlayacaktır.

‎İlkay Coşkun
‎20.08.2025

‎
Tevazu ve Kanaat Güzelliğimiz Var

‎Çağımızın en önde hastalıklardan birisi, tatminsizlik ve ruhun son hali huzursuzluk olarak gözüküyor. Toplumumuzda sessiz, icazetli ve teslimiyetin güvenirliği ile tevazu ve kanaat üzre gürbüzleşmiş olan geniş bir kitle var elbette. Ama kanaat ve şükür olgularını besleyenler karşısında, bunlara muarız duruşlarda yok değil.

Mesela, kıt imkânlara ulaşma noktasında, sadece alt gelir gurubunun sabretmesini ve yetinmesini yanlış bulanlar elbette olmakta. Hep fakirlerin halinden anlama anlayışı beslenirken, zenginin ahvaline pek dikkat çekilmediğinden şikâyet edilir. Sonuçta kanaat ve tevazu imkân sahibi olanlarda olması gereken hasletlerdendir. Her iki bakış açısı da olumlu ve olumsuz cihetleriyle uzam kazandığı alan içerisinde farklı farklı etkiler bırakmaktadır. Bu yoksunluklar ile cebelleşen bir insanın karşısında tevazuunun ve kanaatin makam sahiplerine ve zenginlere ne çok yakıştığı su götürmez bir gerçektir. Öyle ya tevazu ve kanaat, şükrün bire bir mücessem göstergesidir nihayetinde.

‎Dinimizde, kadim değerlerimizde, örf ve ananelerimizde yer alan hakkın, adaletin yerini yadsıyamayız. Zekât ve sadaka vermek, kul hakkına riayet, devlet malını korumak, komşu açken uyuyamamak gibi çoklarını sıralamamız mümkün. Bu bağlamda kanaat, adalet, hak, hukuk gibi değerlerin daha çok örselenmesinin sebebinin kendimizde olduğunu bilmemiz gerekiyor. Yani demem o ki arıza biz insanlarda. Yanlış olan, dini ve kadim değerlerimizi tam olarak işletmediğimiz, safsakladığımız noktasında olsa gerek. Günümüzde genel olarak hayat kalitesi yükseldi ve imkânlar artmakta elbette. Buna mukabil birçok değerimiz maalesef ki yozlaşıp örselenmekte. Adeta bu değerlerimizle bedeller ödemekteyiz. Bu değerlere yönelik, geçmişe ilişkin burkucu bir özlem halini taşıyor olmamız da boşuna değil elbette.

‎Kanaat, tevazu ve şükür, birçok hasletimiz gibi asalet taşıyan melekelerimizdendir. Bütün bunları uygulamak için sevgilenmeyi yaymakla işe başlayabiliriz. Öyle ya iyilik ve sevme, hayatın en önemli mütemmim cüzüdür. Dünyamızda kaynakların sonsuz olmadığı gerçeği üzerinden, bütün insanların kanaat sahibi olma gerektiği salık verilmelidir. Her türden bakış kanaat ve şükür olgularına kendi vicdani ölçülerince yaşama hakkı sunacaklardır. Değerlerimiz üzerinde hoyratça tepinmeyi bırakmalı ve zihin yetilerimizi dumura uğratmamalıyız. Bilmeliyiz ki kanaat ve şükürden uzaklaşan gönüller sefilleşecektir. İşte bütün bunları edepli ve rikkatli hal içerisinde özümsemek, hayatı daha da güzelleştirecektir. Bütün bu olguları sevgi içerisinde yaşatıp -çok mal mülk ve imkândan ziyade- bize yeterli olanı ve geleni hayırlamamızla mümkün olacaktır.

‎İlkay Coşkun
‎19.12.2025


İnsanlığa Esenlikler Olsun

Hayatı Toparlayan Rutin

Hayatımızda basit ve sıradan rutinlerin ne çok kıymeti harbîyesi varmış meğer. Bunu köye gidişlerde, yaşlı başlı amcaların sıraya girerek ‘hoş geldin’ demelerinden ve çocuk halimle koltuklarımın kabararak karşılık vermemden hatırlarım. Şimdilerde de köye gidişlerim olmakta ama birkaç kişinin dışında varlığımın farkında bile olunmaması yüreğimi burkmakta. O zamanların imece, kubaşma, değiş-tokuş gibi birçok uygulamalarını hatırlarım ve bu günlerimle kıyaslarım. Yine o yılların şehir hayatı içerisinde her bayram komşu ve dostların birbirlerinin evlerine gidiş gelişlerini düşünüyorum. Bu uygulamaları sıradan görsek de bu halleri şimdilerde arar durumdayız. Geçmişin çoğu anında yaşadığımız tatlı ve hoş rutinlerimizdi bunlar.

Nasıl ki toplama bir millet olunmuyorsa; şehirlerden, kasabalardan, yurtdışından süreli gelişlerle de köycülük ve mahallelik olmuyormuş. Toplama halk ile köy ve mahalle kurulamıyor olduğunu en çarpıcı şekliyle anlıyoruz. Ruh ve aidiyet duygusu gerektiriyormuş. “Taş yerinde ağırdır” sözüne şimdi daha çok anlam veriyorum. Bütün bunlar insana yoldaş, daha ekmel uygulamalardı. Çoğu etkileşim, uzam kazandığı yerde bir bütünlük sağlamaktaydı. Hepsi de toplumu oluşturan bir dinamik ve senkronik duygudaşlıkla yol almaktaydı.

Kadim bir bilgeliğin ve kültürün şahitliği üzerinde, dünün hatıraları zihinlerimizde birer birer sökün etmekte. Dün de yaşanılan çoğu uygulamalar, biteviye ve kimi rutinlerle beraber çokça ruhu beslemekteydi. Hayatın yanında sağlam bir duruşa takat oluyordu. Kimilerine göre durgun, sessiz ve münzevi zamanları çağrıştırmaktadır. Daha az adrenalin içerse de daha çok huzurun kaynağı niteliğindeydi. Yani rutinlik, bir sıradanlık değildi elbette. Sıradanlık, mücrim bir görüntü verse de daha çok olumlu bir rutinlik ile bazı alışkanlıklar birlikte bir devri daimîliği imlemekteydi.

Kan Çarpması

Tıpkıları ve aynıları içerisinde yaşadıklarıyla susturulmuş insanıdır. Başını hoş tutan bir suskunluk değildir bu. Olsa olsa daha çok vurgun yemişlik. Ama bir tarafında hep avuntu taşımaktadır. Hayata yenile yenile devam etmenin bir suskunluğu böyle olsa gerek. Bir şeyi hep yanlış yapma korkusuyla baştan yenilmişlik hali. Mahir bir terzi gibi güçlendirilmemiş bir hayat. Olsa olsa çıtkırıldım hüznü ve daha çok da suskunluğu yaşıyor olmalı. Ne bir pirden el almış ne de bir müritten güngörmüş olmalı. Belki de en zor olan darmadağınık kanatlarıyla mücadelesidir.

Vefayı da göz ardı edecek bir hoyratlık cenderesine girmiş olmalı. İyiliğe iyilik, kötülüğe kötülük düz mantığını dahi uygulayamayan bir geri duruş. Kendine güvenmenin yıkıntısını yaşıyor olmalı. Azlıktaki görgüsü, çağları aşacak yanılsaması olmalı. Bütün faraziyelerde reddi miras yenilgili bir hal eşliğinde. Dünün kadifiye edilmiş bugünün viranesinde oyalanmıştır. Bir inat tabarî hevesi gütse de cürmü kadar yer yakacağının hodbinliği içerisinde. Açtın gözünü boğaza düğümleyip yumdun sözünü. Üslup u beyan aynıyla insan olacaktın. Biriktirdiği sis, barut ve telaşa memuru da olsa hayal kırıklığı ve tesanüt oyunu yaşadıklarıyla kalacaktır. Deniz düşü kurup çölde oturmak böyle bir şey olsa gerek. Yarın ölüm, gül suyu olsa da her taştan korkan bir testi olmayı kendisine yakıştıracaktır. Hakeza kaybetmenin yetimliğini yaşıyor olmalı böylelikle.

İlkay Coşkun
20.11.2025


Bizin Kültür Bizim Anane

‎İnsanlığın geçmişinden, Hz Âdemden ve köken mitlerinden bu tarafa kültürel olgular şekillenerek hayat bulmaktadır. İnsanlığın ortak payda kesişimin de olan kültürel değerler de yok değil elbette. İnsanlığın tekâmülünde ön saflarda olan bu değerler, toplumdan topluma, dinden dine farklılaşmalar gösterse de özünde benzeşen çok yönleri de bulunmaktadır. Kültürel yapının üst çadırı olarak adalet, büyük bir terazi görevi görmekte ve merhamette bu terazinin dengesini oluşturmaktadır. Bu kültürel saiklerle birlikte etik, ontolojik ve epistemolojik faktörlerle yaşamın içerisinde hayatiyetini sürdüre gelmektedir.

‎Bizi ilgilendiren daha çok kendi medeniyetimizde, kendi coğrafyamızda vuku bulanlardır elbette. Öyle ki kültürümüz, geleneklerimiz ve daha çokta kadim değerlerimiz bu günü kurmamız ve yarına taşımamız açısından olmazsa olmaz bir gerekliliktir. Kültürün içeriğinde maneviyat, uhreviyat gibi birçok olguyu da buna dâhil etmemiz mümkün. Anadolu kültüründe olan ümmi biliş, aktarma yeteneği ve irticalen söyleme gibi onlarca değere ev sahipliği yaptığını bilmekteyiz. Daha özelde bir zamanların masal, hikâye anlatıcıları, musannifleri gibi birçok örneklerle bu konuyu daha da genişletmemiz mümkün. Bu örneklemeyi birçok alan için yapmamız mümkün elbette. Bunun karşısında maalesef ki en istenmeyen şey olan savaş ve kıtlık, insanın terbiyesinde farklı da olsa bir görev üstlenmektedir. Savaş ve kıtlık hiç istenilmeyecek bir durum ama bunların da hayatın bir parçası olduğunu göz ardı etmememiz gerekiyor.

‎Günümüzün revaçta olan popüler kültür refleksleri her geçen gün daha çok kutsanıyor ama cılızda olsa karşı duruşlar yok değil elbette. Bunun gibi bütün seküler anlayışlar insanlığı zorun zorunu yaşatmaktadır. Geleneği yıkmış yerine de herhangi bir şey ikame ettirememiş insan kalabalıklarıyla yüz yüzeyiz maalesef. Bu, insanın dünya ile bağlarını koparmak değil elbette tam tersine ayakları yere basan ve bir noktada mesafeli bir duruşu temsil etmektedir. Yoksa dünyadan tamamen kopup tecrit olmak başka türden sıkıntılara yol açacaktır. Bu günün insanı yalnızlık ve bireysellik tozunu öyle fazla yuttu ki sonuçta kültürler alt üst olup yozlaşmaktadır. Bu dejenerasyonda ailecek, millet olarak huzurlu olalım da evimiz tezek kalağı olsun dediğimiz zamanlardayız ne yazık ki. Daha çokta bir dirhem bal yiyebilmek için bir çuval keçiboynuzu yeme durumlarını da yaşamaktayız.

‎Mamafih kültür, insana mazi, tarih gibi çok şeyi hatırlatıp yaşamayı öğretmektedir. İyi olan kültürümüzü yaşatıp eşyaya bağlılığın daha az olduğu ve insanın insana yettiği daha iyi zamanlara dönmemiz gerekiyor. Kültür gibi olgunlaşmış değerleri geri planda tutmak insanlara farklı farklı açmazlara taşıyacaktır. Kültürün ve değerlerin korunmasında eğitim, etik değerler, vicdan, hak hukuk gibi olgular kıymetini hiç düşürmeyecektir Öyle ya akrabalık gidip gelmekle, beylik sofra kurmakla ve kültür yaşatmakla hayatta kalabilecektir.

‎İlkay Coşkun
‎20.01.2026


Selamımız Var Şehir

Medeniyetlerin üst seviyelerini işaret eden şehir olgusu yazarların, sanatçıların muhayyilesinde hep yerini almıştır. “İnsanın en büyük erdemi şehir kurmaktır” diyen Platon'a kadar bu anlayışı götürebiliriz. Ecdat, şehirleri inşa ederken çınar, köknar, çam, servi ve çiçeklere de bolca yer vermiştir. Bu kıymetin özünde insanın, canlının özüne uygun doğallık yatmaktadır. Öyle ki kadim anlayışımızda şehirleri imar eden mimarlarla beraber, şehir siluetlerinin baş mimarı olarak doğa görülür. İslâm beldelerinde kervansaraylar barış dönemlerinde pazar yeri görevi, savaş zamanlarında kale işlevi görmekteydiler. Şehirlerin şehirle özdeşleşmiş camileri, hanları, medreseleri, çarşıları, kütüphaneleri ve meydanları gibi birçok yapıları mevcuttu. Yazar Suut Kemal Yetkin, Türk ve İslâm sanatlarına ilişkin çalışmasında “Selçuklu kervansaraylarının aralarındaki uzaklıkların deve yürüyüşüyle günde dokuz saat, yani kırk kilometre esas tutularak” belirlendiğini anlatmaktadır.

Her konuda olduğu gibi bu konuda da Müslümanların, kapitalist ve komünist bakış açılarının karşısında söyleyecekleri hep olmuştur ve olacaktır da. Müslümanca bakış, görünen dünyayı görünmeyen dünyanın tarlası olarak gören, duyarlı bir anlayıştır. Allah’ın sanatının üstüne sanatın olamayacağına inanmaktır. “İnsan, Allah’tan koptukça pas yoğunlaşır.” diyen Nuri Pakdil sözündeki felsefedir bu. Yahya Kemal’in “Türkler yeraltında ölmeyen, ölüleriyle birlikte yaşarlar.” sözündeki köklerine bağlılıktır bu. “Cami, mihrabıyla bir ibadethane, minberiyle bir toplum ve bir devlet, kürsüsüyle bir okuldur.” diyen Sezai Karakoç’un ifade ettiği gibi bir inanç bağıdır bu. Ama günümüzde alışveriş merkezleri şehirlerin, şehirler ülkelerin simgeleri haline dönüşüveriyor. Biz Müslümanların, bu kötü gidişatın karşısında tezlerimiz vardır ve olmalıdır da.

Şehirlerin tek başına sahip oldukları kimliklerinin yanında şehirlerarasında ülkü, kültür birlikteliğinde etkileşim ve benzeşimler de olacaktır. Şehirlerarasındaki karşılaştırmalar, şehir olgusunu tamamlayıp bütünleyecektir. Bütün şehirlerin bir kimliğinin, bir kişiliğinin ve bir karakterinin olmasını arzulamamız boşuna değil. Öyle ki kadim şehirler, yüzyıllar içinde zenginleşen bilgi ve bilgelik birikimleriyle, birlik içinde çokluk, çokluk içinde birlik anlayışıyla benzerleri diğer şehirlere ışık olmaya devam edecektir. Bir cihetiyle şehirlerin ömürlerini devletlerin ömürlerinden hep daha fazla görmeliyiz. Devletler yıkılsa dahi şehirler bir şekilde hayatiyetini sürdüreceklerdir.

Filhakika, medeniyetin, milletin, kültürün, mensubiyetin, birlikte yaşama kültürünün, maslahatın öne çıktığı şehirlere nazenin yaklaşmalıyız. Nostaljiyle yoğrulmuş eşyanın hikmetiyle, daha çok da taşıdığı ruhla bütünlemeliyiz. Yaşanılan şehri tarihiyle, kültürüyle içselleştirip şehirli kimliğine sahip çıkmalıyız. Bu bağlamda yaşanılan şehre aidiyet ve mensubiyet önem arz etmektedir. Birbirine her bakımdan muhtaç olan insanın bu mensubiyet hissini taşıması önemli bir değer olacaktır. Şehirlere hem ruhen hem de mücessem olarak kimlik kazandırılması ancak böyle mümkün olacaktır. Öyle ya gün gelecek, insanlar yaşadığı yerlere benzeyeceklerdir. Atalarımızın dediği gibi bal küpünden bal, sirke küpünden sirke sızacaktır böylelikle. İnsanın gönlünü iyileştiren, kültürünü zenginleştiren şehirlerimize, sesimizden daha çok sözümüzün kuvvetiyle sarılacağız.

İlkay Coşkun
23.07.2025


Kadim Şehirlerimize Selam Olsun

Her ülkenin, her medeniyetin gözdesi olan, üzerine titrediği, toprağına tuğ olacak şehirleri vardır veya var olması arzulanır. Bizim ülkemiz için kadim şehir noktasında İstanbul başta olmak üzere, Bursa, Amasya, Şanlıurfa, Hatay, Mardin gibi uzunca bir şehir listesi yapmamız mümkün. Asya’nın steplerinden Anadolu’ya, Rumeli’ye uzanan geniş bir coğrafyada yaşayan bizlerin dil, din ve düşünce birikimimizle beraber büyük bir medeniyet inşa ettiğimiz gerçeğinde -her türden olumsuzluğa rağmen- bu şehirlerimiz hayatiyetini sürdürmektedir.

Kadim şehirler sadece mimarisiyle anılmaz elbette. Şehir ruhuyla, tarihiyle, ilhamıyla, incelikleriyle, sırlarıyla, gizemleriyle, şehirlisiyle ve türlü çeşit güzellikleriyle bir bütünlük arz eder. Aynı zamanda kadim şehirlerimizin Anadolu’nun kolonizatör dervişlerine mekânlık yaptığını da biliriz. Şehirleri şehir yapan daha çok hanımlığıyla, beyliğiyle maruf şehirlilerimiz de mevcuttur. Kadim şehirler, medeniyet olgusu içerisinde şehrin periferisindeki çoğu alana sirayet ederek ülke sathına yayılma kabiliyeti de gösterebilmektedir.

Şehirler bir cihetiyle kapılarıyla, tarihi mekânlarıyla, meydanlarıyla, ırmaklarıyla, tepeleriyle de anılır ve bütünlük taşır. Kimi anlatılarda cennetin sekiz kapısı, sarayların kırk kapısı olması gibi şehirlerinde yedi veya farklı sayılarda kapıları vardır. Bursa Ulu Camii’nde Somuncu Baba’nın, Fatiha Suresinin yedi çeşit tefsirini yaptıktan sonra bütün cami çıkışlarında cemaate görünme kerameti vardır. Ve akabinde sırrının faş olduğunu düşünerek Somuncu Baba’nın sırlara karışması menkıbesi anlatılır. Bu da farklı bir kapı örneğidir. Başka bir örnekte, Pir Sultan Abdal’ın darağacında birden sırra kadem basarak, Sivas’ın dört kapısında da görüldüğüne dair anlatımlardır. Velhasıl aynı bunlar gibi şehirlerle anılan kapılar, meydanlar ve tepeler gibi çok çeşitli destekleyici unsurlar vardır.

Şehirlerin temel işlevinin insana ve insan dostu hayvanlara ait olduğunu da bilmeliyiz. Bu aidiyette insanları tabiata yaklaştırma, doğa ile yan yana yaşama konumlandırma gibi anlayışlara da öncelik verilmelidir. Doğal sebze ve meyveye erişim, ağaçla, kuşla yan yana bir hayatı yaşama arzusu da bunlara dâhildir. Öyle ya şehirlerin varoş yalnızlığında kim çocukluğunu büyütmek istesin ki? Şehir olgusunun yanında kent, metropol gibi isimlendirmelerin, tanımlamaların soğukluğunu da ziyadesiyle biliriz. Şehirlerde yaşanılan sıkıntılar, güzellikler gibi türlü çeşit haller, şehirlerin belleğine işlenip şehirlerin siluetlerine sirayet etmektedir. Gri ortam şehir siluetleri, gecekondular vs. yerine rengârenk bir şehir tasavvurunu kim hayata geçirmek istemez ki?

Güzel bir şehir tasavvuru olarak “Şehriyar” isimli şiirimin bir bölümünü buraya taşımak istiyorum izninizle; “Ateşe su taşıyıp Mekke’ye yol alırken/ rüyalardan önce görülmeli bu şehir. / sızlayan mürekkebe derman bulup/ kalem tutturmayı iyi bilir bu şehir./ düşmana karşı en keskin balta olup/ nice uykudan geri koymalı bu şehir./ adına koçlar gönderilir İbrahimlere/ kaç put kırdırır burçlarında bu şehir./ şehirlerin rüyaları boz bulanıkken hâlâ/ Kudüs gibi mücevher olmalı bu şehir. / meşkle yoğrulup sonsuzluğa susamışken/ ne mutlu ki, aşk yolunda bu şehir./ şehirliyiz evet, manada altını, yakutu/ gerçekte şehriyar kalmalı bu şehir. / gerçekte kadim olmalı (kalmalı) bu şehir”

Son tahlilde şehirleri kültür, incelik, can güvenliği, ihtiyaçlar gibi birçok perspektiften ele alınıp bu doğrultuda inşa edilmesi gerektiğini de bilmeliyiz. Öyle ya her dönemin farklı yaşam tarzlarına, farklı anlayışlarına ve farklı algılayış biçimlerine göre şehirler inşa olunmaktadır. Şartlar, imkânlar noktasında belirli kıstaslar olsa da “keçiyi yardan düşüren iki tutam ottur” yanlışına da düşmemek gerekiyor. Hani şöyle düşünülebilir, şehirliler her profilden her insan kalitesinden oluşsa da -amiyane tabirle- bu şehirlerin kaba, saba insanları dahi eğitme özelliğini de göz ardı etmememiz gerekiyor.

İlkay Coşkun
20.03.2026


Selam Olsun Milletime

‎Hem şehit kanlarıyla yoğrulmuş hem de adına türküler yakılmış aziz topraklarda yaşıyoruz. İslamiyet’le mecz edilmiş ülkemizde, kadim değerlerle mücehhez varisler konumundayız. Başka bir ifadeyle, millet olma bilincinin ve Anadoluluğun dip derin şuurunun toplayıcıları konumundayız. Her ne kadar çevremiz de olan savaşlar ve oynanan oyunlar mevsimlerimizi baharsızlaştırıyor olsa da tamamen güzelliklerimizi yok etmeye güçleri yetiyor değil.

‎‎Sıkıntılar, zorluklar hep dip dibe yanı başımızda. Dışımızdan ve içimizden hep saldırılara maruz kalıyoruz. Mesela, olumsuzluk nakaratını çokça tekrarlama hastalıkları, bizleri paçalarımızdan çekiştiriyor. Öyle ki geniş kitleler bu ruh haliyle olumsuzluğa mahkûm edilip bir nevi yokluğa, çaresizliğe sürükleniyor. Bu hal, bir süre sonra öğrenilmiş çaresizliğe evirilip kronikleşiyor. Bunların karşısında, idealleri uğruna cefa çekmeyi rahatlıklarına yeğleyen değerlerimiz yok değil. İyi ki de varlar. Kendi özgürlüğünün esiri olma, çağımızın bir diğer önemli hastalığı olsa gerek. Arzumuz böyle bir esarete kapılmadan; toplumun, milletin dertleriyle hemhal olma gayretinde olmaktır. Akdeniz iklimi insanları için söylenegelen rahatlık ve rehavet halinin daha çok çalışkan, planlı ve programlı olmaya yönelten gayretlerin yanında durmayla mümkün olacaktır. Erken hareket ederek; çağa, zamana, olaylara ve zorluklara erken müdahaleler, bu doğrultuda yol alma; günün ve bütün zamanın önünde yürümekle mümkün olacaktır.

‎Savaşları, yokluğu, muhanneti yaşamış olan atalarımız bizlere derslerin en büyüklerini vermişlerdir elbette. Kanaat göstermeyi, yetinmeyi öğretmişlerdir. “Az’ın ne kadar çok olduğunu yok bilir” gibi birçok öğretileri bizlere rehberlik etmektedir. Her çağda yaşanılan varlık içinde yokluk, yokluk içinde varlık gibi bütün zıtlıklar; insanlığın tekâmülüne yönelik şifrelerini faş edecektir. İyi ki diğerkâmlık, vicdan, merhamet gibi birçok duygudaşlığı yanımızda taşıyoruz. Öyle ya merhamet, masum olduğu için her kalpte misafir olmayacaktır. Merhamet, kanaat, vicdan gibi bütün bu duygular kadim değerler üzerinde inşa edilip ulvi bir anlayış silsilesiyle yolunu alacaktır. Bütün bu değerleri barındıran her bir nesille beraber yenilenen nevrestelerin güzellikleri toplumumuzu taşıyacaktır. Kuru kuru hamasetten daha çok kazanımlarımız ve zenginliğimiz her daim filizlenip bizleri oyunda tutacaktır.

‎Şeytanın bile Müslüman mintanı giyinmiş olduğu zamanlarda bulunmak oldukça zor elbette. Çok çalışmayla beraber, ömürleri törpüleyen zamanın önünde durup kalplere ve vicdanlara dokunmak gerekiyor. Direnç, ümit ve şükür üçlü sacayağını muhkem kılmamız bu bağlamda çok önemli olmaktadır. Milletimizin, yaşayan ruhuyla aidiyet duygusu yan yana olmalıdır. Ülkümüzün periferisindeki kadim anlayışlarımızla beraber dipdiri bir halde... Her türden olumsuzluğa rağmen, nasıl ki darda kaldığımız zaman yeni kahramanlar çıkarıyorsak, her daim yiğit olan insanımızın yolunu da açıp işlerini kolaylamamız gerekiyor. Velhasıl, millet ve ümmet olarak yükümüz ağır. Genetiğimizden, kodlarımızdan, dilimizden, dinimizden ve kültürümüzden gelen bu kadar şümullenmiş olguyu küfemizde her daim taşıyacağız Allah’ın izniyle. Malazgirt’te hayali kurulan, Söğüt’te rüyası görülen, Çanakkale’de kapısı açılan, Edirne’de planı yapılan büyük bir ülkü bu, bir kızıl elma...

‎İlkay Coşkun
‎23.05.2025


Sivas’a Mektup

Doğup doyduğumuz daha çok da ünsiyet halinde olduğumuz şehirlerimize selam olsun. Bir insan, ömrü hayatı boyunca kaç şehirle ünsiyet kurabilir ki? Kaç şehir, bir insanın hayatında iz bırakabilir? Siz değin iki-üç, ben diyeyim üç-dört. Bu bağı kavramak, bir şehrin insana kattığını ve aynı insanın o şehre verdiğini tartmakla mümkün olacaktır. O şehir ki müdavimlerini gerisin geri çağırabilmektedir daha çok.

Mektup yazabileceğim, kalbime ve ruhuma dokunmuş olan az sayıdaki şehirlerden birisidir Sivas. Sivas çok çeşitli mücadelelerle yüz yüze kalıp yakım ve yıkımla Timur’un gazabına uğramıştır. Evlat acısıyla kavrulan Yıldırım Beyazıt, canpare evladını Sivas’ta toprağa vermiştir. Padişah babanın derin acısı şu şekilde yansıtılmaktadır. Bir ağaç altında dünyadan bihaber kavalını çalan çobana şöyle seslendiği rivayet olunur; “Çal çoban çal, gam senin neyine? Sivas gibi kale, Ertuğrul gibi oğul mu kaybettin”

Günümüzde insanlar sosyolojik bir gerçeklik olarak oldukça hareketlidir. Gelecekte de bu ilginin devam edeceği muhakkak. Hatta ölüm, en büyük göçü imlemektedir değil mi? İnsan, sıladan uzaklaşma ile beraber, her şehirden gidişlerde o şehre karşı bir gurbet duygusunu da yaşayacaktır. Malum, özlemek için şehirden ayrılmış olmak gerekiyor. Aynı Sivas gibi şartları çetin, daha çok göçe zorlayan şehirler özleniyor olmalı. Anadolu’nun mümbit bir bozkır evladı gibi mahzun görünmektedir. İç Anadolu’nun ve hatta bütün satıh Anadolu’nun en yanık türkülerinin duyulduğu bir coğrafya da yaşıyoruz. Topraklarımız kıraç, iklim şartları çetin ama evliyasıyla ve yer altı zenginlikleriyle feyiz halindeyiz.

Sivas özelinde ünsiyet taşıyan bütün şehirlerimiz müdavimlerinin gurbet sancısını çekmektedir. Yerine göre bu özlem hali çocukluğun kanatlı kapıları, yerine göre horozlu şekerleri ve yerine göre de damakta tat bırakan mih-i vefa ile kepenek sularıdır. Aynı zamanda yeni taşınılan her şehir, henüz müdavimini bulamazken öncesi yaşanılan şehirde yavaş yavaş unutulmaya yüz tutacaktır. Yani arafta olma ruh hali yaşanacak vesselam.

Şehri daha yaşanılır kılmak olmalı ama şehrin kendi şartlarının mimarı ile şehir soylu eşrafı da olmalı. “Gidemediğin yer senin değildir” diyen dönemin Sivas valisi Halil Rıfat Paşa gibi yol güzergâhında olmalıyız. Böylelikle her zihin, her kalp bulunduğu şehrin kalıbını alacaktır. Öyle ya özlem ve sevgi hali bütün yaraları tımarlayacaktır. Bu özlem hali ile yaşanmış güzellikler, zamanı mühürleyip mutluluk karnavalı oluşturacaktır. Tebessüm ve temennayı da yanında taşıyacak. Şehri oluşturan paydaşların kurgulandığı toplumsal bir nostaljim değildir bütün bu anlatımlar. İçinde yaşanmışlıklar, duygular ve ünsiyet hali barınmaktadır.

İlkay Coşkun
04.05.2026


İstemezük Korosu’a Bir Mektup

‎Her türlü güçlüğe ve zorluğa karşı duruşunu bozmadan mücadele eden bütün insanlara selam olsun. Ama maalesef ki sesleri olduğundan daha gür çıkan bir istemezuk korosu bulunuyor. Tembellik onun içinde, hazıra konmuşluk harcında ve tarafgirlik mayalarında yer etmiş görünüyor. İnsanı yoran, yıpratan, hüzünlendiren bu ruh hali, sisifos işkencesi gibi bünyeyi sarmış durumda. Kimi zaman da cehaletlerini besleyen bu insanların yetersizliklerini tartması da güçleşmektedir. Hep bir şikâyet silsilesinin içerisinde doğmuş oluyorlar. Kimi zaman bir parti mensubiyetinde kümelenmekteler, kimi zaman bir kahve köşesinde sıradan bir vatandaş hüviyetindeler. “Yapamayız, edemeyiz, beceremeyiz” korosunun yanında daha çok karşı cenahı yaftalayarak itibar suikastlığına soyunan tipler bunlar.

İpin ucu bir yerde yakalanmalıdır. Ama bu ip öyle etkili bir ip olmalı ki geçmiş üç asır kayıplarına, sanayi devrimine ve gelecek çağa karşılık gelmelidir. Sözü dinlenir, mazlumların güç kazandığı, yeni bir dünya düzeni olmalıdır. İtiraz etmek, muhalif olmak bir yere kadar güzeldir ama hangi balıkçının oltasına takılı olabileceklerini de görmek gerekiyor. Yani nifak tohumları, birlik ve beraberliği bozma gayretlerini de görmemiz gerekiyor. Amiyane tabirle puşttan muşta yemek durumlarına da düşmemek gerekiyor. Son bir asır öncesi, Anadolu'da fen öğrenilsin, nazari ilimler inkişaf etsin diye ne çok gencimiz Avrupalara gönderilmişti de ülke olarak genellikle elimiz boş dönmüştük. Son üç asırdır dedelerimizle beraber hem pes edişleri hem de kaybedişleri yaşamıştık maalesef. İstanbul Havalimanını yaparken de, TOGG otomobilimizi yapmak için de babayiğitler aranmıştı. Alman, İngiliz bilmem ne bela vakıf görünümlü etki ajanlarının yanında hizalanmış bizden görünümlü biçarelerle birlikte “istemezük” ekipleri doğuvermişti.

“Öğrenilmiş çaresizlik” denen bir kavram var. Bir hastalık. Kimileri de bu hastalığa yakalanmış durumda. Zaman gelir dünya değişir. Sermayeler el değiştirir. Bilgiye ulaşmak eskiye nazaran çokta güç değildir. Zaman hiçte şikâyet etme zamanı değildir. Bütün bu sorunlarla boğuşurken, her kurbanın başı okşanır. Hayata biraz da böyle bakmak gerekiyor değil mi? Herkesin kendi yağında kavrulduğu, kendi yarasında kavrulacağı bu dünyamızda hem olumlu hem de olumsuz şartlar yaşanacaktır. Olumlu şartlarla motivasyon kazanıp olumsuz durumlarla da hem mücadele etmek hem de dersler çıkarmak gibi bir mücadelemiz olmalı. Testinin taştan korkması gibi bir ürperti varken, tedbirli olmaktan başka bir çıkış yolu olmamaktadır. Böyle böyle hem hayatta hem de ayakta kalmanın kutsallığını taşıyan kavgalarımızı vermemiz gerekiyor.

‎İlkay Coşkun
‎25.04.2026


Büyük Bir Esinlenme: Hava Gibi Aziz Ol

“Hava Gibi Aziz Ol” ifadesini “Su Gibi Aziz Ol” (Aziz: kıymetli, erdemli, saygın) sözüyle mülhem pekâlâ eşleştirebiliriz. Bu kıymet, birkaç farklı anlamı ifade etse de daha çok iyi ve güzel bir temenniyi çağrıştırmaktadır. İklim değişikliği, hava kirliliği, çevre sorunları gibi onlarca sorunsalla boğuşan dünyamızın imdat çığlıklarını daha gür duyduğumuz muhakkak. Günümüzde dünyamız ve çevremiz üzerine çok şey söylemekten ziyade harekete geçilmesinin elzem olacağı konusunda hemfikiriz. Sonuçta dünyamız bize temlik edilmedi, gelecek için sadece emanet bırakıldı. Kırk yıla yakındır havayı gözlemleyerek, havayı rasat ederek geçimini idame ettiren biri olarak havaya, mevsimlere, hava parametrelerine dair söyleyecek çok şeylerim olmalıydı elbette. Hatta öyle ki her şair ve yazarın bu temalarda söylediği sözleri, şiirleri hep olagelmiştir. Anlatımlarda ufak tefek bilgi kırıntıları olsa da daha çok mesleki didaktiklikten uzakta; halk kültürümüze, anlayışlarımıza edebi ve şairane bir perspektifte bakmaktayım. Hava, iklim konuları, mevcut şartların tespiti, insan ruh hâlinin betimlemeleri gibi konuların farklı cihetlerini de bunlara dâhil edebiliriz. Her ne kadar son bir asırdır modern hayatla birlikte dünyamızla aramızda daha izole bir hayatı yaşamayı tercih ediyor gözüksek de genlerimizde, yaşam kodlarımızda olan tabiatta iç içe yaşam kültürünü de taşımaktayız. Göçebe kodlarımız bizleri tabiatla, havayla, iklimle, çevreyle sarmaş dolaş iç içe yaşamaya davet etmektedir. Böylelikle evimize, kalbimize, dünyamıza ve şarkılarımıza dönmemiz gerekiyor. Aynı zamanda çevre, tabiat, iklim, insanı bütünleyen, etkileyen en önemli etkenlerden birisidir. Sezai Karakoç’un, “içinden çağrılmayan insanı dışardan çağırmak ne mümkün” mertebesinde de olsa çevre ve hava şartları insan ruhunu ve karakter yapısını etkilemektedir. Bu bağlamda günümüz modern insan kaosuna karşı aksülamel duruşlar her zaman olmalıdır. Bu karşı duruşlar, daha çok tabiatla beraber sadeliğe ve dinginliğe taşıyacaktır. İşte böyle bir geniş perspektiften konuya bakıp irdelemek gerekiyor.

İnsan, iyiliği de kötülüğü de yayma yetisine sahiptir. Kötü olanı tamamen bitirmek belki mümkün değil ama iyi olanın hep galebe çalmasını pekâlâ sağlayabiliriz. İnsanlığın soylu yükselişine katkı sunmak için kötüye karşı muarız duruş, duyarlılık, etik bakış açıları ve sevgi gibi hasletler çokça taraftar bulmalıdır. Bu hasletler hem eşya, çevre-beden üzerinde hem de ruh-kalp üzerinde şekil almaktadır. Mesela geçmişte, insanlar yürürken otlar incinmesin, ezilmesin diye çarıkların burunları hep yukarı doğru yapılırmış. Hacivat, Karagöz çarıklarını gözümüzün önüne getirelim. Bu gün gündelik hayatta buna benzer çarıklar giyinelim desek, gülünç duruma düşeriz. Buradaki maddi şekilsel bir inceliğin insanın ruhuna kazandırdığı letafeti görüyor musunuz? Bir Danimarka sözündeki “iyilik de kötülük de bumerang gibidir, mutlaka size geri döner.” söylemi gibi biz dünyamıza iyilik edelim ve daha çok iyilik bulalım. Yoksa çok şeye geç kalacağız maalesef. Konya’da söylenegelen “bayram gelince şırlan yağını başına dök.” cümlesindeki geç kalmışlığı sakın ha sakın yaşamayalım. Dünyanın sadece biz insanlar için olmadığı gerçeğinden hareketle bu duyarlılıkları artırabildiğimiz oranda daha mutlu olacağız.

Herkesin kendi kapısının önünü süpürme anlayışı kelebek etkisi yaparak duyarlılıkları muhakkak artıracaktır. Yunus’un dediği gibi “dirildik pınar olduk, irkildik ırmak olduk. Artık denize dolduk, taştık elhamdülillah” Havamızı, çevremizi korumak için “karbon ayak izi”, “küresel düşünüp yerel hareket etme” gibi günümüzün moda tabirlerini de içine alacak şekilde elimizi kafamızın arasına koyup düşünmemiz gerekiyor. Koruma özverisi, duyarlılıklar ve sevgi çerçevesindeki dokunuşlar hayatı yumuşatıp daha yaşanılır kılacaktır. Her şeyde olduğu gibi havayı da kollamamız gerektiğinin farkında olmalıyız. Maalesef biz üstüne üstlük dalından koparılmış elmaya “sen niye çürüyorsun?” demekle meşgulüz. Dostumuz, yoldaşımız havaya, suya, toprağa kısacası dünyamıza yaptığımız tahribatlarla, türlü çeşit kılıcı sinesinde tutmaktayız. Bu çektiğimiz kılıç, başımıza daha çok işler açacak gözüküyor maalesef. Velhasıl, “Hava gibi aziz ol” temennisinin içini doldurup dünyamızı korumayı, kaynaklarımızı bilinçli ve tasarruflu kullanmayı vazgeçilmezlerden biri görüp hem selamımızı vermeli hem de “aleykümselam” cevabını gönül rahatlığı ile muhatabımızdan alabilmeliyiz.

İlkay Coşkun
‎18.04.2026

‎
Çocukluk: Eski Bir Zaman Masalı

‎İnsan olmanın kıymetini öğrendiğimiz en mühim zamanlarda, içindeki çocuğu yaşatmayı başarabilenlere ve bu zamanların en nadide cevherleri olan çocuklara selam olsun. Bizler hep büyümeği tercih etsek de bir taraftan içimizdeki çocuğu daha çok beslemeği de yeğleriz. Bütün büyümüşlüğümüzle ve aklıselimliğimizle içimizdeki hayal ve düş gücüne ihtiyaç duyarız. En zor zamanlarımızda çocukluk ülkesinden gelen küçüklüğümüz bizlere yaşama ve moral sevincini sunmaktadır. Günümüzün kargaşa, savaş ve bütün mihnet olumsuzluklarına karşın çocuklar umut vericidir. Her ne kadar çocukluk cepkenimizde ki yaramazlıklarımız gani olsa da arzumuz bu dönemlerde hem daha çok mutluyuz hem de daha iyi kalpliyizdir.

Çocuklar büyüdükçe güçlüklerde eskiyecektir. Henüz yürekleri pas tutmamışken, titrek, camdan bir kristal kalp naifliğindedir. Öyle ya çocuklukla beraber gençlik yılları ülfet, yaşlılık yılları uzleti barındırmaktadır. Umulur ki henüz savaşlar ve acılar insanlığın üzerine kara bulutlarını indirmemiştir. Mesela Filistinli çocuklar, savaş şartları içerisinde kendilerine sunulan daha az elvanlı ve daha az cömert bir dünyayı yaşamaktadırlar. Hayat, çocuğa göre daha çok mücadeleler içerse de hiçbir şey çocuksu kolaylığında olmamaktadır. Oscar Wilde’nin dediği gibi “insan daha iyi kalplidir mutlu olduğu zaman” İnsan, çocukken daha henüz büyük yaralar almamış olmalı. Bu dönemlerde zaman hem ahestedir ve hem de hayal defteri daha rengârenktir. Çocuklar, yüreklerinde zamansal ve mekânsal üşümeleri daha hissetmeye başlamamışlardır. Tilmizleri olmayan bir asıllıkta ve bütün safiyetiyle eski bir zaman masalında gibidirler.

Her şairin; mutluluğu ve umudu çağıran güzel bir çocukluk şiiri var/olmalıdır. “Taşlardan yollarını yaptığım karınca dostlarım/ ayaklarınız toz toprak yıllar yılı/ aklımda ki çal çamur dönemeyen araba tekerlerim/ düzine topaçlarım fır fır dönmekte/ ağzımın tadı, renk renk şekerlerim/ yamalıklı çerçi bohçalarım, gazoz kapaklarım/ ve yüreğimdeki ilk çırpınışlar/ uç uç çocukluğumun uğur böceği” Her türden güzelliklere rağmen maalesef ki bazılarımız yarım kalmış çocukluğu da yaşamaktayız. Her yaş almalarla beraber çocukluğun içini okuyan aynalarla kalakalmaktayız. Bir de bakmışız günü gelmiş denî dünyanın ve bütün bu güzelliklerin vadesi doluvermiş.

‎Bizlere eskiden ne fazla yüz verilirdi ne de nazlandırılırdı. Yıkıldığımız yerlere de han yapılmazdı elbette. Daha iyi pişip her ağaçtan düdük olmayacağını bu gün olduğu gibi o günlerde de kavramış olmalıyız. Yine de her türden olumsuzluğa rağmen çocukluğumuzu yaşadık diyebiliriz. Elim elim epenek, körebe, beştaş, yağ satarım bal satarım, çelik çomak, âşık, beriha beri oyunları gibi daha niceleri... O günler çocukluğumuzun muayyen en güzel zamanlarıydı. Aklımızdan önce hayallerimizdi bize yoldaşlık yapan. Öyle ya çocuklukla beraber ömrümüzün ilk yirmi yılı bizleri daha çok gönendirmişti ve daha çok yaşatmış olmalıydı.

Çocuk, ailenin kıymetlisi, sırrı ve hatta şımartılanıdır. Yerine göre çocukluk enerjileri kontrolde tutulsa da baskılanmayacak bir değerde olduğunu bilmeliyiz. Mukadderatı evveline bağlı, masumiyetiyle ve bağlılığıyla büyük bir güç kaynağıdır. Bu yüzdendir ki çocukluk, yetişkinlere göre daha şanslıdır. Maalesef ki her çocukluktan gençliğe geçişle ve büyümeyle beraber hayal kırıklıkları, hayatlarımıza ilk çentiğini atmaktadır. Çocukluğun o saf halini böylelikle kaybetmeye başlamışız demektir. Böylelikle her bir çentik, bacaklarımıza siyatikli bir yorgunluk olarak dönüverecek maalesef.

‎İlkay Coşkun
‎14.04.2026

‎
Kadim Şehirlerimize Selam Olsun

Her ülkenin, her medeniyetin gözdesi olan, üzerine titrediği, toprağına tuğ olacak şehirleri vardır veya var olması arzulanır. Bizim ülkemiz için kadim şehir noktasında İstanbul başta olmak üzere, Bursa, Amasya, Şanlıurfa, Hatay, Mardin gibi uzunca bir şehir listesi yapmamız mümkün. Asya’nın steplerinden Anadolu’ya, Rumeli’ye uzanan geniş bir coğrafyada yaşayan bizlerin dil, din ve düşünce birikimimizle beraber büyük bir medeniyet inşa ettiğimiz gerçeğinde -her türden olumsuzluğa rağmen- bu şehirlerimiz hayatiyetini sürdürmektedir.

Kadim şehirler sadece mimarisiyle anılmaz elbette. Şehir ruhuyla, tarihiyle, ilhamıyla, incelikleriyle, sırlarıyla, gizemleriyle, şehirlisiyle ve türlü çeşit güzellikleriyle bir bütünlük arz eder. Aynı zamanda kadim şehirlerimizin Anadolu’nun kolonizatör dervişlerine mekânlık yaptığını da biliriz. Şehirleri şehir yapan daha çok hanımlığıyla, beyliğiyle maruf şehirlilerimiz de mevcuttur. Kadim şehirler, medeniyet olgusu içerisinde şehrin periferisindeki çoğu alana sirayet ederek ülke sathına yayılma kabiliyeti de gösterebilmektedir.

Şehirler bir cihetiyle kapılarıyla, tarihi mekânlarıyla, meydanlarıyla, ırmaklarıyla, tepeleriyle de anılır ve bütünlük taşır. Kimi anlatılarda cennetin sekiz kapısı, sarayların kırk kapısı olması gibi şehirlerinde yedi veya farklı sayılarda kapıları vardır. Bursa Ulu Camii’nde Somuncu Baba’nın, Fatiha Suresinin yedi çeşit tefsirini yaptıktan sonra bütün cami çıkışlarında cemaate görünme kerameti vardır. Ve akabinde sırrının faş olduğunu düşünerek Somuncu Baba’nın sırlara karışması menkıbesi anlatılır. Bu da farklı bir kapı örneğidir. Başka bir örnekte, Pir Sultan Abdal’ın darağacında birden sırra kadem basarak, Sivas’ın dört kapısında da görüldüğüne dair anlatımlardır. Velhasıl aynı bunlar gibi şehirlerle anılan kapılar, meydanlar ve tepeler gibi çok çeşitli destekleyici unsurlar vardır.

Şehirlerin temel işlevinin insana ve insan dostu hayvanlara ait olduğunu da bilmeliyiz. Bu aidiyette insanları tabiata yaklaştırma, doğa ile yan yana yaşama konumlandırma gibi anlayışlara da öncelik verilmelidir. Doğal sebze ve meyveye erişim, ağaçla, kuşla yan yana bir hayatı yaşama arzusu da bunlara dâhildir. Öyle ya şehirlerin varoş yalnızlığında kim çocukluğunu büyütmek istesin ki? Şehir olgusunun yanında kent, metropol gibi isimlendirmelerin, tanımlamaların soğukluğunu da ziyadesiyle biliriz. Şehirlerde yaşanılan sıkıntılar, güzellikler gibi türlü çeşit haller, şehirlerin belleğine işlenip şehirlerin siluetlerine sirayet etmektedir. Gri ortam şehir siluetleri, gecekondular vs. yerine rengârenk bir şehir tasavvurunu kim hayata geçirmek istemez ki?

Güzel bir şehir tasavvuru olarak “Şehriyar” isimli şiirimin bir bölümünü buraya taşımak istiyorum izninizle; “Ateşe su taşıyıp Mekke’ye yol alırken/ rüyalardan önce görülmeli bu şehir. / sızlayan mürekkebe derman bulup/ kalem tutturmayı iyi bilir bu şehir./ düşmana karşı en keskin balta olup/ nice uykudan geri koymalı bu şehir./ adına koçlar gönderilir İbrahimlere/ kaç put kırdırır burçlarında bu şehir./ şehirlerin rüyaları boz bulanıkken hâlâ/ Kudüs gibi mücevher olmalı bu şehir. / meşkle yoğrulup sonsuzluğa susamışken/ ne mutlu ki, aşk yolunda bu şehir./ şehirliyiz evet, manada altını, yakutu/ gerçekte şehriyar kalmalı bu şehir. / gerçekte kadim olmalı (kalmalı) bu şehir”

Son tahlilde şehirleri kültür, incelik, can güvenliği, ihtiyaçlar gibi birçok perspektiften ele alınıp bu doğrultuda inşa edilmesi gerektiğini de bilmeliyiz. Öyle ya her dönemin farklı yaşam tarzlarına, farklı anlayışlarına ve farklı algılayış biçimlerine göre şehirler inşa olunmaktadır. Şartlar, imkânlar noktasında belirli kıstaslar olsa da “keçiyi yardan düşüren iki tutam ottur” yanlışına da düşmemek gerekiyor. Hani şöyle düşünülebilir, şehirliler her profilden her insan kalitesinden oluşsa da -amiyane tabirle- bu şehirlerin kaba, saba insanları dahi eğitme özelliğini de göz ardı etmememiz gerekiyor.

İlkay Coşkun
20.03.2026


Selam Söyleyin Bahar'a

Yine taze bir bahar sardı kapımızı. Gönüller şen şâduman, dört bir yan da rengârenk gönençler. Tüm sath-ı arzı rayihasıyla, görüntüsüyle, sanatıyla bir güzellik sardı. Tabiat şaşırtmacılığının yanında Allah’ın yaratma güzelliğindeki asaleti, nezaketi ve letafeti en görkemli haliyle görmekteyiz yine yeniden. Bir efsunlanma halini yaşamaktayız. Tohumlar çatlamaya, su dallara ve yapraklara yürümeye başladı. İçine kapanmış olan şehirler uyanıp üzerindeki ölü toprağını çoktan attılar bile. Mamafih, sinelere ve yüreklere hücum eden hezâran heyecan yanı başımızda.

Saygıdan olsa gerek ilk önce mezarlıklarda kendini gösterdi bahar. Laleler, anemonlar, kardelenler, sümbüller, Çiğdemler ve daha neler neler görmekteyiz. Türlü çeşit renk olup tek tek arzı endam etmekteler. Baharla beraber her yan hıdırlık olanına dönüştü sanki. Merhum Necmettin Erbakan hocamız gibi düşünürsek, her bahar mevsimi gibi bu baharda bir çiçekle başlamış oldu. Yeter ki bu melankolik hal, sarhoş edercesine dak dak delisine çevirmesin bizleri.

Bahar, dünyadaki bütün güzellikler gibi hayata bakışımız güzellikçe ve gönüllerimizcedir. Aynı cemreler gibi sırasıyla sineye sıcaklık, yüreğe ferahlık ve bedene sıhhat vermektedir. Bu tazelikle beraber gönüllere menevişli hazlar bırakacak. Ve böylelikle her bir ağızdan ve her bir nefesten güzel türküler havalanacak. Kırlara, şehrin sokaklarına daha çok da hayata rengini yakıştıran heyecan ve doğum mevsimi olacak. Bütün bu güzellikler yaraya sürülmüş bir merhem görevini üstlenecek. Böylelikle yaşanılan bu ân-ı seyyal-i mahsus içinde yeni mevsimlere geçiş yapılacak. Bahar yeri gelip bir türkü yeri gelip mısra mısra bir şiir olacak kalemlerde. “Yeşilin her bir tonu bahçemde sarmaş dolaş, bin bir türlü rayihasıyla/ Goncalar açar sinemde ney sesiyle, dinginlenir yüreğim./ Oynaşmakta tabiat, duyularımın bayramı, nefesimde mis kokudur/ Sızıma derman, ağrıma merhem, efil efil rüzgâr eşliğinde./ Vişne, kiraz ağaçları ve alımlı haliyle papatyalar yanı başımızda./ Güneşin zarif dostluğu, sınır dışı eder bütün yalnızlığımızı.” (Bilonsa kitabından.)

Bir mukadderat üzere tayin edilmiş bütün yaşanılanlar. Zemheri soğuklarından sonra bu seferde kapı ve pencerelere sıcak bir rüzgâr esintisi düşmeye başlayacak. Güvercinler, serçeler, bülbüller ve türlü çeşit kuşlar en güzel şarkılarını mırıldanarak kanatlanacak. Özgürce ıslıklarını çalacaklar. İlk zamanlarda soğuk saca, kızgın yağ dökülmüş gibi bir yalancılığı yaşasak da ileriki zamanlarda taşlar yerine oturacak. Sıcaklarla beraber bir vuslat arketipi yaşanmaya başlanacak. Dört bir tarafta hep bir doğum sancıları duyulacak. Daha çok yaşlı insanlardan oluşan yorgun kalabalıklar yerine çocukların, gençlerin taraveti ve deli akan kanları gündemde duracak.

Bütün güzelliklerde ve nimetlerde olduğu gibi her insan nasibi kadar, kepçesinin büyüklüğüne kadar bu güzelliklerden istifade edecek. Tabiatın doğallığını, sadeliğini görüp de hayatın anlamını bir çilingir gibi çokta kurcalamamak gerektiğini kavramış olacağız. “Anı yaşa” denen anlayışın kıymetini daha çok kavramış olacağız. Bütün bu güzellikler insana çok şey hatırlatıp daha çokta yaşamayı öğretecektir. Heykeli görüp de heykeltıraşı görmeme yanlışına düşmeden, bütün bu güzelliklerin Allah’ın sanatında olduğunu anlayacağız.

Ha geldi ha gelecek derken beklediğimiz bahar geldi bile. Kardelen, çiğdem, nevroz, gonca, çiçek membaı ve bir güzel yürek hoppalığı... Bir erik bir kayısı bir de kiraz salınışı... Elimizi ovuşturduğumuz, soğukları savuşturduğumuz, turfanda bir çocuk bulduğumuz nevhuzur. Anılardaki iştah çocukluğumuz. Bayramları toplayan günlerdeyiz işte. Ne yapsak gözlerimizde şımarık duruyor fer bereket. Yeşil saçlı al yanaklı bir güzellik bulduğumuz. Ve bile isteğe yürek dansımız... Hüzün savma, yurtsama, yer bulan alların flörtöz halleri sanki. Bizimkisi güneşli hava mutluluğu işte. Bahçede kiraz ağacı, gözlerimizde kan kırmızı gelincik güzeli. Bildiğimiz baharın hasadı. Hoş geldin bahar hoş geldin.

İlkay Coşkun
25.03.2026


Hak ve Adalet Üzeri Dövüşkenlere Selam Olsun

‎Son asrımızda pompalanan, kendi özgürlüğünün esiri olma hastalığı bütün yıkıcılığını kuşanmış durumda. Gerek aidiyet duygusu gerekse de millet periferisindeki birliktelik duygusu örselendikçe örselenmekte. Düzensiz bir göçmen gibi dört bir tarafa savrulmuşken kendi özgürlüğümüze toz kondurmayıp dövüşkenliğimize devam ediyoruz. Bahsettiğim, arzu edilen herkesliği her daim taşıma arzusu değildir elbet. Tekliğin, yalnızlığın yeri de kıvamı da müstesnadır. Çok olumsuz bir portre çizmek istemem ama bu konuda yardım çığlıklarımız çatlayavarmış ve evlerimizi şivan sarmış durumda.

‎Kendi başımızın çaresine bakmayı öğrendiğimizde hayata başlamışız demektir. Hele durup bir dinlemeli zamanı, hayatı ve gidişatı... Dünyanın hastalıklarını dille buluşturup karşılaştığımız ilk kuyuya anlatmak gibi hayatın içinden olmalı. Kafka’nın dediği gibi, içimizde hayata el sallayan hep bir çocuk olma arzuluğunda olmalıyız. Her ne kadar arzu, menzile ulaşmak olsa da varmanın yanında yolda olmanın da kıymeti harbiyesini görmeliyiz. Her yeni zamanın tamircisi de bir taraftan iş başında olacaktır. İnsanın kalbiyle dilinin aynı konuştuğu zamanlarla beraber, iki elin sesi de duyulmaya başlayacaktır.

İlkay Coşkun
‎13.03.2026


Tastamam ve Şeybişeylere Selam Olsun

İnsan daha çok malum olanı görüyor. Perde gerisinde olan ve sır daha az görünendir. Enstantaneyi, hâlükârda bu seyreklik kat ve kat değerliyor olmalı. Aşinalıkta sır çözülüyor giz yok oluyor. Bir gövde gösterisi yapılan şu hayatta, tastamamcı ve garanticidir kimi insanlar. Ki tıyneti bunu gerektirir. Başka bir cihette de şek ve şüpheye mahal veren muğlâklıkta gel gitler. Sonunda hayatın kahramanlığını taşıyan bütün karakterler, biri Türk mavisi turkuaz diğeri de dini sosyallikte bir hayat oluyor. Ağzı dualıdır ikisinin de biri sadece duaya biraz geç geçer, ihtiyarlık da diyelim. Diğeri de birazcık itiraz ehlidir. Dönem dönem kimsesizlikleri olmaktadır elbet ama şükürcüdürler. Vara yoğa muhalefet etmeyi severler. Sanki bir görev hüviyetindedirler. Her ikisinde de doğrucu davutluk yok değil. Mayalarından gelir bütün bunlar besbelli. Ama Allah'ın sanatının üstüne başka bir sanat yoktur anlayışından taviz vermezler.

Biri katıdır diğeri şüpheci. Aksa ak kara ise karadır. Diğeri hep ara renkleri de kollar. Belki ola ki neden ki gibi birçok ihtimali tevarüs eder. Belki de eksi artı gibi, köşe kenar gibi, iç dış gibi tamamlayıcı olmasındandır bunlar. Bir denge hali. Öznel bir ilişki ağında yani, hayatın tam göbeğinde. Ama her ikisi de kırbaç izlerini taşırlar. Hayat yorgunluğu da denir buna. Kiminin zihninde kiminin belinde. Zulalarında mütebessim çehreler istiflenmiştir. Tastamam kuralcıdır ama pencere ve kapıların hep içeri açılması gibi kuralları yoktur. Birbirlerinden hazzetmez değillerdir. İçleri ve dışları dağınıktır biraz.

Bir eski zaman dervişi olamadılar. Çok bir kitap yalamışlıkları da yok hani. Kızdıkları da neşeleri de olmuştur. Taşıdıkları sadece ağırlık değildir. Avamca sırlanacaklar desek de yeridir. Hayatı çok ciddiye almayı da matah görürler asıl olan ölümdür bildikleri. Kendinden dışarı yürüyen hikâyesi çok da ağır olmayan zamanlardan geçmiş kişiliklerdir. Fazla ciddiyet, boş verememe biraz da Rodin heykeline dönüşmüştük hali. Mükemmeliyetçilik sopasını yutmuş gibidirler adeta.

Belki de hayat zamanla müdavimini kendine daha da muhkemleştirip tik oluşturuyor olmalı. Her lafı getiremediğinde şey, hım, şeybişey gibi çokça takıntı buluyor kendine. Birazını yaşına yorsan da kalanına ne demeli. Herkesin pazarda sergilediği bir meziyeti var ama pazarda müşteriler hep türlü türlü. Bu hayatlar işte Tastamam Osman ile Şeybişey Hüsnü’nün içine tik kaçmış hikâyesi olmalı.

İlkay Coşkun
‎12.03.2026


Doğru ve Çalışkan Gence Selam Olsun

‎Gençliğe bakışta, farklı kültürel saiklerin ve inanışların etkisi değişkenlik gösterse de ortak olan fizyoloji, adrenalin, tıynet gibi ortak paydaların gerçeğinde de olaylara bakmamız gerekiyor. Bu benzerlikler üzerinden insanlığa dair daha aforistik genellemeler yapabiliriz muhakkak. İnsanın yaşam evrelerinde zorluklar, sıkıntılar olumlu-olumsuz cihetler her daim görülecektir elbette. Hiç kimseyi kendi anlayışımız üzerinden tekfir etme kolaycılığına düşmeden sadece mevcut durumu tespit etme gibi bir değerlendirmemiz ve her yönü ile konuyla şamil çözüm önerilerimiz olmalıdır. Herkesin kendi kapısının önünü süpürmesi mevzusu, daim hayatiyetini sürdürmelidir. Nasıl ki büyük kardeşleri zaman erken büyütüyorsa, gençlerde hayatı tecrübe ederek, hatalar yaparak olgunluk yaşlarına ulaşacaklardır.

Öyle ki gençlik en azından hayattaki dört zenginlikten en az ikisine sahiptirler. Zamansal ve fiziksel zenginliği taşırlar. Statü ve finansal zenginliğin de birer doğal üyesidirler. Bu gençlik evresini, hayatın bir bölümünden ziyade daha çok bir düşünme tarzı olarak da betimleyebiliriz. Olumlu cihette gençlik, elvanlı ve cömert zamanlara şahitlik etse de hormonların fişeklemesiyle heyecan, adrenalin, macera gibi duyular zuhurat halinde de nüksedebilmektedir. Ve kontrol edilmeyi zorunlu kılmaktadır. Gençlerde daha diri olan yaşama sevinci bir taraftan emniyet kemeri gibi hayata daha sağlam bağlayacaktır. Şefkat, merhamet, iyilik gibi olumlu hasletler de paralel kabaracaktır. Bir yerde yaşanılan kimi adrenalin ve heyecanlar daha büyük yanılgıları önleyebilecektir. Mesela yılanlarla iç içe yaşayan kimi coğrafyalarda, çocukların ağızlarına azıcık zehir akıtılır ki bu sayede çocuklar daha ciddi yılan sokmalarına karşı bağışıklık kazanabilsinler. Günümüzde hedonist-seküler hayat direktifleriyle gençlik daha çok tek tip, bireyci ve özgürlük bağımlısı olarak yol almaktadırlar. Dünyadan tamamen tecrit olmak kadar dünya ile mesafeli bir ilişki kuramamakta hüsranlık getirecektir maalesef. ‎

Sonuçta bütün bu değerlendirmelerimizin ana teması, bizcil bir yaklaşım çerçevesinde yol alacaktır. Yani başka bir ifade ile gençliği, başkalarının değer terazisine vurmadan ziyade, kendi özgül ağırlığımızla tartmamız daha elzem olacaktır. Buradaki amaç hayatın hiç bir evresini yermek, eleştirmek veya ululamak değil elbette. Bütün gençleri aynı kefeye koyarak enseyi karartmakta doğru olmayacaktır. Ne yaşlıyı eski görmek, ne de gençleri ve çocukları yeni addetmek doğru olmayacaktır. Olsa olsa gençliği daha çok heyecanı ve alışkanlığı zihinsel yetiler üzerinden dumura uğratmamak olmalıdır. Öyle ya gençliğin kıymeti, nedret boyutundadır. Daha çokta hayatın diğer evreleriyle uyum içerisinde bir bütünlük sağlayarak insanlığı yüceltmesi arzu edilir. Selam ile.

İlkay Coşkun
‎10.03.2026

‎
İki Bin Yüz Yılına Bir Mektup

‎Yeni başlamış bir ömrün devamı gelecekte kaç savaş görmüş, kaç sürgün yemiş insanlar olacaklar bilinmez. Bakış açımız, geçmişi hep ‘iyi’, bu günü ‘ehh işte’, geleceği ‘kötü’ gören bir bakış açısında hiç değil elbet. Kalbimiz k/alabildiğince yarını bu günden daha iyi olacağına yönelik bir umuttadır daha çok. Öyle veya böyle o günleri görecekler için önümüz de yetmiş küsur yıl olsa da bu zaman tükenecek bittabî.

‎Geleceğe yönelik, “kim ölmüş, kim kalmış”, “ülkemiz, Müslümanlar ve Türkler ne âlemde”, “hangi din ve ideolojiler önde, hangi şehirler rüyalarını gerçekleştirmiş”, “insanların ve hayatın durumu nasıl” gibi onlarca sorunun cevaplarına öncelikle bakılacak elbette. “Kuzguna güze kim demişler. Yavrum demiş” sözünde olduğu gibi gelecekte de insan kendine daha çok yakın olanı arayacak ve kıyaslamalarda bulunacaktır. İnsanın geleceğe yönelik bütün tasavvurların heyecanı geçecek, havf ve reca arasında bir gel git haline bürünecek ve bir vuslat arketipi yaşanacaktır. Ama yine de bu günden özne olmaya meyyal olan insanın hal durumlarını da gelecekte görmesi ve kıyaslaması muhtemel dâhilinde olacaktır.

‎Bu günle yarın arasında benzer ve farklı açılardan karşılaştırmalı yaklaşımlar en doğrusu olacaktır. Ayakları yere basan, ütopyadan ibaret olmayan bir sağlam duruştur bu. Yunus'un şu dizelerinin karşılığını yüz yıl sonrasında da kim görmek istemez ki? “Dirildik pınar olduk, irkildik ırmak olduk. Artık denize dolduk taştık elhamdülillah”

‎Bütün bu mülahazalar içre, yeni bir yüzyıla selamımızı gönderelim. Yeni çehreler ve geçmişin izlerini de içinde barındıran yeniliklerle beraber çok daha güzel bir dünyaya kulaç atalım. Başka bir ifade ile zemheri de koyun kırpma benzeri bir öngörüsüzlüğe düşmeden, yeni umutlar ile beraber daha güzel bir gelecek arzusunda olalım inşallah.

‎İlkay Coşkun
‎08.03.2026

‎
Sevgili Rutin İyi ki Varsın

Hayatımızda basit ve sıradan rutinlerin ne çok kıymeti harbîyesi varmış meğer. Bunu köye gidişlerde, yaşlı başlı amcaların sıraya girerek ‘hoş geldin’ demelerinden ve çocuk halimle koltuklarımın kabararak karşılık vermemden hatırlarım. Şimdilerde de köye gidişlerim olmakta ama birkaç kişinin dışında varlığımın farkında bile olunmaması yüreğimi burkmakta. O zamanların imece, kubaşma, değiş-tokuş gibi birçok uygulamalarını hatırlarım ve bu günlerimle kıyaslarım. Yine o yılların şehir hayatı içerisinde her bayram komşu ve dostların birbirlerinin evlerine gidiş gelişlerini düşünüyorum. Bu uygulamaları sıradan görsek de bu halleri şimdilerde arar durumdayız. Geçmişin çoğu anında yaşadığımız tatlı ve hoş rutinlerimizdi bunlar.

Nasıl ki toplama bir millet olunmuyorsa; şehirlerden, kasabalardan, yurtdışından süreli gelişlerle de köycülük ve mahallelik olmuyormuş. Toplama halk ile köy ve mahalle kurulamıyor olduğunu en çarpıcı şekliyle anlıyoruz. Ruh ve aidiyet duygusu gerektiriyormuş. “Taş yerinde ağırdır” sözüne şimdi daha çok anlam veriyorum. Bütün bunlar insana yoldaş, daha ekmel uygulamalardı. Çoğu etkileşim, uzam kazandığı yerde bir bütünlük sağlamaktaydı. Hepsi de toplumu oluşturan bir dinamik ve senkronik duygudaşlıkla yol almaktaydı.

Kadim bir bilgeliğin ve kültürün şahitliği üzerinde, dünün hatıraları zihinlerimizde birer birer sökün etmekte. Dün de yaşanılan çoğu uygulamalar, biteviye ve kimi rutinlerle beraber çokça ruhu beslemekteydi. Hayatın yanında sağlam bir duruşa takat oluyordu. Kimilerine göre durgun, sessiz ve münzevi zamanları çağrıştırmaktadır. Daha az adrenalin içerse de daha çok huzurun kaynağı niteliğindeydi. Yani rutinlik, bir sıradanlık değildi elbette. Sıradanlık, mücrim bir görüntü verse de daha çok olumlu bir rutinlik ile bazı alışkanlıklar birlikte bir devri daimîliği imlemekteydi.

İlkay Coşkun
‎10.03.2026


Memura Mektup

‎Canla başla doğrulukla işini yapan memurlara ve bütün bordrolulara selam olsun. Her alanda olduğu gibi memurlarda hayat denen çarkta kendi rolünü üstlenerek oyununu oynamaktadır. Hayatların üzerinde raks eden zamanın içinde, kimi doğruları kimileri de yalanları doğru yaşama oyunlarıyla oyalanmaktadırlar. Ve bu insanlar daha çok kanaat ve şükür üzere olsa da kimileri sıkılı yumruklarıyla da kalabilmektedirler.

‎Bu gün gençsindir. Dinamik ve memurluğun ilk günüdür. Şaksakcılar, makamistler, zaafistler ve daha neler neler göreceksin. Acar ve atık olanların yanında, teslimiyetin güvenirliği ile büyüyen, icazetli ve sessiz bir güruhla da karşılaşacaksın. Her alanda olduğu gibi memuriyette de tedbir ve korkular, insanı daha güvende tutacağı kesin. Aynı zamanda cesaretin de daha çok ödüllendirdiğini biliriz. Çetin yolları kat eden yürekliler de görürsün. Yarının makam ve koltuk sahipleri devamında emeklidir. Memuriyet hayatında bakmışsın ki otuzlu, kırklı yaşları geri de bırakmışsın. Bu zamanlarda her canlı gibi yaşını yaşayıp zamana, yıllara vahlayan olacaksın belki de kim bilir. Hayat denen olguda her yaşla beraber, mazinin güzelliklerini sayadurup, dünyanın kirliliklerini söyleneceksin belki de.

‎Mobing’e uğramak, haksızlığa muhatap olmak, hakkının yenilmesi vs. nice sorunlar yaşanmaktadır. Piyasa, iktidar güç odakları ile bunların eyyamcıları yürürlükteyken kimileri de mobing ile dumura uğramaktadır. İşin ehline verilmesi noktasında Selçuklu Sultanı Ahmet Sencer'e sorulan soruyu ve verilen cevabı unutmamak gerekir. “Devletin neden çöktü? -Büyük işleri küçük adamlara, küçük işleri büyük adamlara verdiğimi geç anladım..! -Küçük adamlar büyük işleri yapamadılar. -Büyük adamlar küçük işleri yapmaya tenezzül etmediler. Böylece devlet düzeni bozuldu...!” Değil mi? Geçmişte yaşanmış ne büyük bir ders. Öyle ya hak etmeyene hak etmediği makamı vermek zulümdür.

Bu süreçlerde cesurlar naralarıyla, hainler fısıltılarıyla anılacaktır. Bazı görevlendirmelerde gönüllünün olmadığı yerde elbette kurbanlarda olacaktır. Zamanın iyileştirdiği yaralar gibi emeklilikle beraber hırslar ve kızgınlıklar da dinginliğe gark olacaktır. Bu çalışma yıllarını amaçtan ziyade daha çok araç addetmek daha doğru olacaktır belki de. Öyle ki ateşe banmak, ziyadesiyle teri çoğaltacaktır. Biz yine de işini iyi yapan, doğal yollarla yükselen, hesap verebilir olan memurlara ve amirlere selam edelim.

İlkay Coşkun
14.02.2026


Kürşad ile Kırk Yiğide Mektup

‎Güneş ülkesi Anadolu'dan, köklerimizin doğduğu ata topraklarımıza, Kürşad'ın cenk meydanına selam olsun. Türk'ün dirilişinin, uyanışının ve şahlanışının timsali Kürşad ve çerilerin fedakârlığına saygılar olsun. Öyle bir gündü ki Yada taşının tılsımı, Alp ve börü mukavemeti sırtlarındaydı. ‎ Zaman geldi ele geniş olan dünya Türk’ün başına esaret olup dar gelmekteydi. Kırk yiğitle aynı amacı teganni edip harekete geçtiniz o gün en güzel bir zamandı. Büyük çaba, Türk tebaasının özgürlüğüne kavuşma arzusu idi. Siz ki vatanına, ülküsüne ve budununa sadık bireylerdiniz. Hani derler ya “Türklerde bir kişiye beylik verilmesi için üç şart vardır. Bilge olmak, alp olmak ve kutlu olmak” İnanırız ki Kürşad kumandan üçünün de layığıydı.

‎Ey milletim! Gerilmiş bir Hun oku gibi o gün bu gün hep savaşmaktasın. Hep cesaretle tuğları sıralamaktasın birer birer. Balaban bakışlı yurtlar arayıp tarayıp bulmaktasın. Doğruya Hunlardan Göktürklere ve günümüze tüm sath-ı arzı vatan bildiğimiz Kızılelmalarımız var. Bu cesaret ve gözükaralıkla birlikte eskilerin, “at nalına mıh çakmak için bile, iki yıl mengenenin başında, iki yıl çingenenin yanında eğleşeceksin” dendiği gibi hep bir sabrı taşımaktasın. Esareti kabul etmeyen milletimin, Kürşad ve Kırk yiğit çerileri gibi sağuları oldu her savaş sonrası maalesef. Harun ve Marut'un âşık olduğu Zehra’nın gökyüzündeki Zühre yıldızına dönüşmesi benzeri bir efsaneye dönüştü yaşanılanlar. Şairin dediği gibi “Bir ölür, bin doğar bizde Kürşadlar/ Hatun olup dik durur Asenalar” Şükür ki hep doğdu ve hep yeni doğumlara gebe kaldı neslimiz.

‎O kutlu günde Göktürk’ün gençlik ateşini, taravetini ve büyük mücadelesini ortaya koyan yiğitlerimizin ruhları şad olsun. Lübbül lüb yani özün özüne diyecek olursak; Kırk Çeri ve Kürşad, o gün Vey ırmağının önünde kan ter içinde büyük bir amaca kulaç attılar. fayrap yemiş nefeslerce en büyük baskını yaptılar. Lâyemut değilsiniz ama o gün pîr dolusu badenin yanında er dolusu badeleri de içtiniz. Bu gün sizler, Vey ırmağının kenarında sesini alıp da gitmiş, yüreklerde yaşayan kahramanlarsınız. Eğer sarfınazar eder isek yuhlar olsun bize.

‎İlkay Coşkun
‎06.02.2026


Şaire Mektup

Zamana ruh biçen, mahir bir terzi hüviyetindeki mütevazı şairlere selam olsun, 

Şair yazar edebiyatçı veya herhangi bir sanat erbabı, serpildiği edebiyat muhitinin imkânlarını, ününü şanını, mütevazılığı kaybederek pervasızca kullanmaya başlamışsa, “futbolda sadece birinci lig olsun, diğerlerine gerek yok” denmesi gibi bir mantıksızlığı taşıyordur. Bu erbap; tavrını da estetikasını da yetirmiş demektir. Kant’a göre estetik olmanın ayırt edici özelliği “çıkarsız” olmasıdır. Bu durumu ‘sanatçı kaprisliyi’ gibi tanımlamayla yumuşatmamak gerekir. Nazım Hikmet, Cemal Süreya, Necip Fazıl, Sezai Karakoç gibi kimi isimlerin arkasına kendi arkadaşının ismini veya kendi ismini siyah puntolarla ulama alicengizliğine ise ne demeli. Bunun karşısında, George Sand’ın dediği gibi “bir ekole sahip olmayayım diye, mizacımı bile körleştiriyorum” şeklinde ki muharref anlayışları da görmemiz gerekiyor. Velhasıl, bu çerçevede oluşturulan veya oluşturulmaya çalışılan bütün tekeller; tabiatta avlanan aslanın, kendi sidiğiyle kendine bir avlak alanı oluşturma benzeri bir çabadır sadece.

Bu bağlamda kategorik tasnifler ve otoriter tasfiyeler hakkında Şair Volkan Hacıoğlu şunları söyler;

* Şiir bütün diğer kategorik tasniflere ve otoriter tasfiyelere rağmen kendi alternatif gayri resmi tarihini yazar. Resmi tarih şairleri ise isimlerinin test sorularında geçmesinden mest olurlar. Onlar kanonik kalıcılıklarından o kadar emindirler ki resmi tarihi sorgulamak akıllarının ucundan bile geçmez. Yedi Meşalecilerle ikinci yeni arasında bir yerde resmi hizmete mahsusturlar! (Volkan Hacıoğlu)

* Edebiyat ve özellikle şiir söz konusu olduğunda alternatif "kanon" fikrinin oluşmasında otoriter tarafından dayatılan resmi tarihten ziyade anı, anekdot, değini vs. Farklı mecralarda ifadesini bulan eserlerle inşa edilen gayri resmi tarihin etkisi daha fazladır. (Volkan Hacıoğlu)

Hem şuura hem şuuraltına hitap eden, üreten ve ilham şeraresini taşıyan şaire selam olsun,

Şiir antolojileri, seçkileri, biyografi kitapları gibi şairlere yönelik bütün çalışmalar, şairlerin birbirlerinden yol yordam ve maharet kesbetmelerini sağlamaktadır. Şiir sanatının daha da ilerilere taşınmasının yollarından birisi de böylelikle açılmaktadır. Bununla birlikte kabiliyet, gayret ve ilham şeraresi gibi değerlerin de kıymetini öncelikli olarak yadsıyamayız elbette.

Her ne kadar şiire yeni tuğlalar koyularak şiir yükseltilse de özellikle şiir ustalarının ve üstatlarının tavırları, yanlışlıklara karşı aksülamel duruşları gibi özellikleri de şiir biçemlerine dâhil edebiliriz. Antolojiler, şiir seçki ve yıllıkları gibi bütün ortaklaşa faaliyetlerin bir cihetinde hep zamana, şairlerin duyuş ve düşüncelerine yönelik bir tanıklık halini de barındırmaktadır. Burada kimi Yanlış muharref duruşları da zikretmeden geçemeyeceğim. Şairliği sosyal bir statü aracı olarak görmek, şöhret edinmek, birilerinin lütuf ve keremine ulaşmak, kimi kapıları açabilecek bir anahtar hüviyetinde addetmek gibi kimi yanlışlara da düşmemek gerekiyor. Her ne kadar acılar, zorluklar şairine şiirler yazdırsa da “bari şiir yazalım da çektiğimiz bunca acı boşa gitmesin” türünden kimi hesaplı anlayışlarla da şiir yazılmaz, yazılsa dahi devamı gelmeyecektir.

Okur, şaire yaklaştıkça, eserlerinden uzaklaşma korkusu olsa da biyografi, otobiyografi ve portre türündeki yazılarıyla şiire ve diğer eserlere dâhil olunduğunu biliriz. Öyle ki böyle kitaplar, şairlere yönelik kısa ve öz de olsa bilgi edinmeyle birlikte daha şümullü bir tanıma imkânını da beraberinde taşıyacaktır. Bütün bu gayretler, şairin aracılığıyla güzel şiirlere ulaşma arzularını da besleyecektir. İlyada Destanında Homeros’un “Şiir, kanatlı bir sözdür” demesi gibi şiirin uçar vaziyette olması arzulanır. Bu durum kalıcı ve has şiirin temellerini de barındırmaktadır.

‎İlkay Coşkun
‎04.02.2026


Hikâye Yazarına Mektup

‎Ey hikâyeci! Sen de Borges gibi yazamadığın zaman bir tür vicdan azabı mı taşıyorsun? Veya şehveti kelâm hastalığına mı tutuldun? Gün geldi aylarca nasıl yazdığının kritiği yapıldı. Zaman zaman da nasıl yazman gerektiğinin ukalalığına düşüldü. Modern öykü ile kıyaslamalara tutuldun. Modernist ve postmodernist anlatılara konu edildin. Kurmaca gerçeklikten tut, nesnel gerçekliğe varıncaya kadar farklı laboratuvarlara girip çıkmışlığın oldu.

‎Sevgili hikâyeci modern tabirle kıymetli öykücü,

‎Seni hep bir sınıflamaya tabi tuttular. Yazarlığının her bir köşesinden çekiştirme hali yaşanıyor. Herkes seni bir yerlere yamama derdinde. Anlatımlarında kullandığın kimi kelimeleri sorgulamaya kadar götürdüler durumu. Hikâyelerindeki inancına, tercihlerine ve lirizmine varıncaya kadar el uzattılar üstüne üstlük. Nasıl ki modern dünya, insana eksik olduğunu sık sık hatırlatarak sana bir şeyler satmayı amaçlıyorsa, aynı modern dünya da hikâyeciliğine hep bir laf edip senin yazdıklarını sorgulayacak gözüküyor. Sevgili öykücü, yazarlık “yalnızlık” isteyen bir olgu değil mi? Her ne kadar dil, çürük dişe gidiyor olsa da sen yine de kurtlar sofrasında çok fazla bulunmamaya çalış. Yazdıklarını kuşa çevirip işte hikâye bu diye, seni yok etmeye çalışacaklar. Kadrolu, muhitli bürokratik sanat kanonları seni bir kalıba oturtturmaya çalışacaklar. Franz Kafka’nın dediği gibi “Herkes beraberinde taşıdığı bir parmaklığın ardında yaşıyor" sonuçta. Cevher-i füruşan olanlar Kadir kıymet bilecektir sadece.

Sevgili yazarımız,

‎Hikâyelerinde şiirde, müzikalite de ritimde olsun. Başlangıçlarda ki mutluluğu da finallerdeki hazzı da biz okurlara yaşatasın. Amacın iyi hikâyeci, iyi yazar olmak olsun. Öyle ya “Ardından kırk it havlamayan kurt, kurttan sayılmaz” İnsan insanlık amacını bilmezse ya da unutursa her şey unu kendine eşit kılar, bir robot gibi muhatabının malı oluverir. Bir taraftan Horatius'un dediği gibi "Hepimiz iplerimizle oynatılan kuklalarız” Hikâyecinin sadece iyi hikâyeler yazması yeterli değildir. Hikâyecinin vicdanı, tavrı, seçimleri hatta karşı duruşları da çok kıymetlidir.

‎İlkay Coşkun
‎02.02.2026


İki Elin Sesi

‎Birlik

‎Birlikten - beraberlikten rahmet ve bereket doğar. Eksile eksile küçülmeye yüz tutan insanın büyümesine, gelişmesine lokomotif etkisi yapan en önemli değerlerden birisidir birlik. Birliktelik, bütün saikleriyle beraber parça parça yerine konulup tamama ulaşılacaktır. Karmaşaya curcunaya mahal vermeme boyutunda ve irileşme arzusunca, birlikten dirlik doğacaktır. İrilik, yaraları sağaltıp felaha kapı açacaktır. Hani hep doğulu kardeşlerimizin, birlik beraberlik içerisinde, birbirlerine tutunarak, evlerini ayırmayarak büyüdüklerini, zenginleştiklerini örneklendiririz ya. Biz de en ufak özgürlüklerimize taviz göstermeden gıpta ile bakarız bütün bunlara. Atalarımızın dediği gibi birliğin bulunduğu yere dirlikte gelecektir. Hayata bütünlük ve pastel renkler bırakmak böyle birlikteliklerle mümkün olacaktır. Elbette beklenen gün gelecek ve çekilen çile de kutsal olacaktır.

‎ Haklılık

‎Günümüzde en fazla büyüttüğümüz anlayışlardan birisi de “Kötünün İyisi” anlayışı olsa gerek. “İyinin Daha İyisi”ni oluşturmak, idame ettirmek, yaşatmak varken… Bilmezler ki gerçek manada güçlü olmak için haklı olmakta gerekiyor. Haklılığı göz ardı ederek, güçlünün yanında konumlanmak ne güçlülüktür ne de adamlık. Olsa olsa yağmur nereden yağıyorsa tarlayı oraya taşımak gibi bir şeydir. Hep bir sarmal hep bir dilemmadır. Kötü bir menfaatperestliktir de. Matah ve motto yaklaşımların ayyuka çıktığı günümüz keşmekeşliğinde sadece maslahatgüzarlık yapmakla olunamayacağını da bilmemiz gerekiyor. Bunlarla ilgili can alıcı örneklerim var ama yazı yön değiştirmesin diye geçiyorum. Velhasıl belki de topluma yön verecek; hikmet ve murabıt ehli insanların yokluğundan veya azlığından yaşanıyor bütün bunlar olmalı kim bilir.

‎İlkay Coşkun
‎20.08.2025

‎
Koşa Koşa İnsan

Kan Çarpması

Tıpkıları ve aynıları içerisinde yaşadıklarıyla susturulmuş insanıdır. Başını hoş tutan bir suskunluk değildir bu. Olsa olsa daha çok vurgun yemişlik. Ama bir tarafında hep avuntu taşımaktadır. Hayata yenile yenile devam etmenin bir suskunluğu böyle olsa gerek. Bir şeyi hep yanlış yapma korkusuyla baştan yenilmişlik hali. Mahir bir terzi gibi güçlendirilmemiş bir hayat. Olsa olsa çıtkırıldım hüznü ve daha çok da suskunluğu yaşıyor olmalı. Ne bir pirden el almış ne de bir müritten güngörmüş olmalı. Belki de en zor olan darmadağınık kanatlarıyla mücadelesidir.

Vefayı da göz ardı edecek bir hoyratlık cenderesine girmiş olmalı. İyiliğe iyilik, kötülüğe kötülük düz mantığını dahi uygulayamayan bir geri duruş. Kendine güvenmenin yıkıntısını yaşıyor olmalı. Azlıktaki görgüsü, çağları aşacak yanılsaması olmalı. Bütün faraziyelerde reddi miras yenilgili bir hal eşliğinde. Dünün kadifiye edilmiş bugünün viranesinde oyalanmıştır. Bir inat tabarî hevesi gütse de cürmü kadar yer yakacağının hodbinliği içerisinde. Açtın gözünü boğaza düğümleyip yumdun sözünü. Üslup u beyan aynıyla insan olacaktın. Biriktirdiği sis, barut ve telaşa memuru da olsa hayal kırıklığı ve tesanüt oyunu yaşadıklarıyla kalacaktır. Deniz düşü kurup çölde oturmak böyle bir şey olsa gerek. Yarın ölüm, gül suyu olsa da her taştan korkan bir testi olmayı kendisine yakıştıracaktır. Hakeza kaybetmenin yetimliğini yaşıyor olmalı böylelikle.

İlkay Coşkun
20.11.2025


Meşe Bakkaliyesi

Soğuk bir kış günü, karın yağmakta hiç de ihtiyat etmediği soğuk mevsimlerden geçmektedir. Memuriyete yeni atanan Ahmet, şark görevinin garipliğinin yanında, kültür farklılığının zirvelerini de görmektedir. Bıyıklarında terlememişlik, üzerinde ayrı bir toyluk seremonisi taşımakta. Ergenliği sırtlanan aşk-meşk iştiyakı yanında, yirmili yaşların maaş imkânı dahi bir ferahlık hasretmemiştir. Deveye demişler ki; yokuşu mu seversin yoksa inişi mi? diye. Düzlüğe kıran mı girdi dediği gibi beklentiler hep olumlu cihetler de yaşanmıyor maalesef. Hayatında ki tercihlerde hep bir ters taraflar hep bir ters gidişler yok değil maalesef bir taraftan.

Doğu Ekspresi ile uzun ve yorucu bir tren yolculuğuydu yaşadığı. Kars'a ulaşmasını şimdilerde yaşasaydı bol bol öz çekimli, kültürlü, coğrafi ve bölgesel bir gezi addedecekti yaşadıklarını ama bu da olmadı maalesef. O yıllardaki tren yolculukları meşakkatli bir o kadar da tadı bölüşmenin güzelliğinde değillerdi. Bu yer değişikliğinde yeni memur Ahmet'in iş arkadaşları vardı var olmasına ama hepsi de kendince buyruk, tarafeyn ve hatta devleteyn gibiydiler. Kendi mecrasında olan Ahmet'in dar alanda top koşturan bu tavrıyla hiç kimseyi rahatsız etmeme munisliğini taşımaktaydı. Ahmet'in daha çok olanla yetinmişliği ve insanlarla kavga etmeyecek kadar az teması halinde bir tavrı da vardı elbet. Ayrıca üstüne üstlük daire de keko damgası yiyerek de ötekileştirilmişti. Bütün bu zihinsel yetilerinin kısacık zaman diliminde dumura uğraması ayrı bir netameli konu olmuştur. Böyle zor anlarında bu hissiyatla, rahmetli dedesinin "pancar tarlasında orkide bitmez oğul" sözü sık sık aklını yoklamaktaydı neyse ki.

Yalnızlık, gariplik ve hatta aşksızlık kaylüleye yatırmıştır Ahmet’i. Ne zaman kendi içine doğru yürüse hafakanlar basmaktadır. Susuzluk, kaşgalar, kış boyu sımışkalar, camilerde dualı taşlar, etrafta Terekemeler, Azeri ve Kürt mozaiği derken bu liste uzadıkça uzamaktadır. İşte böyle bir ortamda çıktı bakkal serüveni Ahmet'in. Maaşının önemli bir kısmına ortak ettiği Meşe mahalle bakkalıdır bu mekân. Hazır müşteriye kavuşan bakkalcı Hasan ve yaşlı babası Şükrü Amca da Ahmet’in yoldaşlığına ortak olmuşlardır. Meşe bakkalı hem lokantası hem de abur cubur merkezi olmuştur. Hatta özürlü ve yaşça kendisinden daha büyük olan Hasan'a yardım eder olmuştur. Müşterilerin istediği kadar beyaz peynirler, helvalar, zeytinler tartıp satış dahi yapmaktadır. Bakkal Hasan ve Şükrü amcanın güvenini de kazanmış olmanın verdiği özgüvenle sanki Meşe bakkalının bir çalışanı oluvermiştir. Meşe bakkalı, hatırı sayılır memura da hizmet vermektedir. Bir nevi bu sosyalleşme alanında giden gelen müşterileri gözlemlemektedir Ahmet. Bakkal camekânından soğukla ve yoğun kar yağışıyla birlikte beyazın galebe hâline dikkat kesilip en çok da Ruslardan kalma taş binalar ilgisini celp etmektedir. Beyazın uyumu ve raks hali gözlerinde oynaşmaktadır adeta.

Ahmet ile Hasan’ın dostluğu karşılıklı oynadıkları oyunlarını da doğurmuştur. Meşe bakkalında satılan bir elma içerisinde kaç çekirdeğin olduğuna dair bir tahmin oyunudur. Uzak tahmini yapan, yakın tahmini yapana, öğüne göre yine Meşe bakkaliyesinden karşılanan nevalelerle ikramı içeriyordu. Bir manada yarı kumar denebilecek bir oyun. Ahmet'in yüreği ile hayat şartları arasındaki sosyalliği bu aktiviteler belirlemekteydi. Bekâr olan Hasan'ın, Ahmet'i de yanına alarak kale evlerinden birine eğlenceye gitmeleriyle devam eden bir yoldaşlık halidir bu durum. Bu eğlenceler, Hasan ile Ahmet'in yalnızlığına bir yama ile bir gövde gösterisi olmaktadır. Eğlence sonralarının birinde bir hüzün geçidi yaşanır. Sözün kifayetsiz kaldığı Ahmet'in can arkadaşı, Meşe bakkalının varisi Hasan'ın dünya yolculuğunun sonuna gelmesidir. Belki de bedensel özürlü hali ömrünü kısa tutmuştur kim bilir. Tövbe tövbe! Hayatın süresini takdir eden Allah'a imanımız tamdır. Ölüme yürek germe hali gibi bir durum da değildir bu. Eşikte, kapının önünde soğuk bir ölümdür. Bu boyut değiştirmeyle hali hem zamanın üşümelerini yüreğine sinmiştir hem de içindeki yalnızlık ulumalarını arttırdıkça artırmıştır. Ahmet ne öğrendi bu dünyadan ve ne öğrenecek bu ölümden bilinmez ama zamanın verdikleri ve aldıklarıyla yüzleşip koşabilmesi gerektiğinin farkındadır.

Kars yerlilerinden olan arkadaş Hasan'ın ifadesiyle “Kars Kalesine bir kez olsun çıkan, hayatının başka bir evresinde Kars'a illa ki bir defa da olsa yolu düşer” sözü, Ahmet’in heyecanını ve korkusunu derinleştirmiştir. Böğrü yanık hayatında, gönül seyyahlığı gibi bir durum değildir bu hâl. Olsa olsa yeniden Doğu’ya gidebilirim ’in heyecanı ve hatta korkusu bu olsa gerek. İşte yıllardır batıda tayin bulunan Ahmet'i, Meşe bakkalı rüyasından uyandıran bu korku, hayatı “zalim felek” telakki etmesinden geliyor olmalı belki de. Meşe bakkaliyesinde oluşturduğu sığınak ve yakaladığı huzur aşkına uyumaya devam etmektedir tekraren. Ahmet’in, zamanın yek ahenk akışı içerisinde daha çok mazi ve anılarına karşı bu uzun oturuşu, Hasan'ı hatırlayışı ilk kez olmasa gerek.

İlkay Coşkun
06.07.2023


Kan Çarpması

Tıpkıları ve aynıları içerisinde yaşadıklarıyla susturulmuş insanıdır. Başını hoş tutan bir suskunluk değildir bu. Olsa olsa daha çok vurgun yemişlik. Ama bir tarafında hep avuntu taşımaktadır. Hayata yenile yenile devam etmenin bir suskunluğu böyle olsa gerek. Bir şeyi hep yanlış yapma korkusuyla baştan yenilmişlik hali. Mahir bir terzi gibi güçlendirilmemiş bir hayat. Olsa olsa çıtkırıldım hüznü ve daha çok da suskunluğu yaşıyor olmalı. Ne bir pirden el almış ne de bir müritten güngörmüş olmalı. Belki de en zor olan darmadağınık kanatlarıyla mücadelesidir.

Vefayı da göz ardı edecek bir hoyratlık cenderesine girmiş olmalı. İyiliğe iyilik, kötülüğe kötülük düz mantığını dahi uygulayamayan bir geri duruş. Kendine güvenmenin yıkıntısını yaşıyor olmalı. Azlıktaki görgüsü, çağları aşacak yanılsaması olmalı. Bütün faraziyelerde reddi miras yenilgili bir hal eşliğinde. Dünün kadifiye edilmiş bugünün viranesinde oyalanmıştır. Bir inat tabarî hevesi gütse de cürmü kadar yer yakacağının hodbinliği içerisinde. Açtın gözünü boğaza düğümleyip yumdun sözünü. Üslup u beyan aynıyla insan olacaktın. Biriktirdiği sis, barut ve telaşa memuru da olsa hayal kırıklığı ve tesanüt oyunu yaşadıklarıyla kalacaktır. Deniz düşü kurup çölde oturmak böyle bir şey olsa gerek. Yarın ölüm, gül suyu olsa da her taştan korkan bir testi olmayı kendisine yakıştıracaktır. Hakeza kaybetmenin yetimliğini yaşıyor olmalı böylelikle.

İlkay Coşkun
26.07.2023


Kan Dolaşımı

Gençliğinde hep huysuz bir ihtiyar olmaktan korkmuştur. İnsanlara yük olmaktan ve daha neler neler şeylerden… Belki de ölümüne daha çok vardı ama şimdiden korktukları başına gelmeye başlamıştı. Düşünmenin kerametine gücüne hep inanırdı. Kaybetmediği nadir hasletlerinden birisiydi düşünmek. Dinmeyen sancılarını biraz geri öteleyip daha çok gürültü çıkaracak acılarını susturmaktı amacı. Cami avlularına sığmayan çocuk gülüşlerini düşünürdü. Eski zaman tatlarının bölüşüldüğü güzellikleri düşünürdü. Bu hal üzere rahmetli dedesinin, önde zikzak çizerek koşturan çocuk için; "bak evlat! Bu çocuğu böyle hareketli, heyecanlı koşturan şey kandır, deli akan kanıdır" dediğini hatırlayıverdi. Bol oksijenin insan kanını temizleyeceğine hep inanırdı. Dağlara uzaklara gitmenin, yeniden başlamanın güzel bir bergüzar olabileceğine hep inanırdı.

Çevresine her zaman ki gibi yeni bir bakış attı. Bu bakışta gördükleri, itibarına, konforuna düşkün insanlardan başkaları değildi. Uyuyup uyandığında "sığır ne yana gitti heyy!" şaşırmışlığında bir araf halini yaşıyordu. Kafasının içerisinde bir yığın soruyla, şenliği dağıtmış gibidir. Pötikareli bir perdenin önünde günlerdir yas tutmuştur ya neyse. Hafızasındaki her cennetin hurisini kaybetmiş gibidir. Testinin taştan korkması misali, sükûtla başını hoş tutma arzusundadır. Sonuçta hayat ülfet ve uzlet arasında değil midir? Ülfete bu kadar meyil varken, uzleti kabullenmemek neden bu kadar zor olmalı ki.

Gözlerini yere indirip söylene söylene yürüyüp toprağın teninde filizlenenleri ezmemek için ağırlığını dahi dengeliyor olmalı. Harabat ehli görünmeye gün sayar tavrından, kişiliğinden ayrı hallere bürünmüştür sanki. Bol gülücüklü aile, arkadaş toplantılarından sonra, tanrı misafirine kapalı, lilliğe kalkmış ev yalnızlığında gibidir. Dünün hatıraları bugünün harabeleri oluvermiştir. Kendini yalnızlığın adalarına kapatmış gibidir. Yalnızlığıyla üşüyeduran insanları şimdi daha iyi anlamaktadır. “Ağzımın tadı yok” geçiştirmesi sık sık baş vurduğu bahanelerinden sadece biri oluvermiştir. Oysa ne çok kitap yalamış psikolog sosyolog mertebesinde hayatı 'zalim felek' telakki edenlere moral ve motivasyon olduğu yıllardan gelmiştir. Ayrıca inançlı birisidir de...

Yıllarla, yaşla gelen ve birçoğuna da anlam veremediği hüzün ve yalnızlığın yükünü omuzlamış gibidir. Bu zor günleri için defterinde tuttuğu güzel sözleri de vardır elbet. "Et kemik kıyafetine girmiş bir dramdır insan" sözünü tekrar tekrar söylüyor olmuştur. Açıp defterini sürekli okumaktadır. Sanki bir hafız edasında hatmeder olmuştur. "Hastalığımın ilacı bende, hastalığımın ilacı bende" diyerek dört dolanır halindedir çarşı pazar. Kökleri acı ama dayanırsa meyvesi lezzetli olacak sabır ağacını büyütecek gibidir böylelikle. Ölüm olsa olsa sadece hayatın bir yeridir. İnsanın kendisinden feragat edeceği önemli bir zamanın döngüsüdür. Kaybetmenin, yaşlanmanın, yalnızlığın, ölecek olmanın verdiği üzülmeli ve feveranlı halleri olmalı bunlar belki de.

Kaç zamandır uzakların hayaline tutulmuştur. Birini bekler gibi hasret yüklüdür. Belki de kendisi, birilerinin hasretliğine müptela olmuştur. Yine belki de içten içe yaşadığı özlem hali sinesindeki son canı elinde tutmaktadır. Yine de siz buna şimdiden özlem deyin, mum elli bir titreyiş deyin, arayış değin.

İlkay Coşkun
29.08.2023


Yapılacak İşlerin Listesi

Mavi giyimli bir bahar altındayız olmalı. Rengârenk bir fistan gibi bizleri yanına çağıran... Yeşil bacaklı bir karınca, kırmızı pelerinli bir kelebek ve sesini temizleyen bir cırcır böceği. Sözü olan cilalı bir umut sarkıtılacak yine. En alımlı bindallısını giyinen navruzlar, kardelenler, çiğdemler, ıtır, çiçek tarhları başını çıkarmaya başlamışken... Sanat kanonu ekosistemi el pençe divan duracak olmalı.

Güneş ben buradayım dercesine kendini hissettiriyor. Naftalinli sandıkları, yatak yorganı da havalandırmak gerekiyor. Kapı aralığından bakacak işte yine mahmur bir çift göz. Ses verecek yine serlevhası. Tabiatın içine sinmiş buhurumeryem kokuları ve fesleğen berhavası.

Baharı, erik ağacının gelin olduğu günde arayan Cahit Sıtkı Tarancı sözündeki gibi yaşanacak bütün gerçekler. Çünkü bahar hep buralarda hazırolda duracak. Olsa olsa bir yerlere saklanıp sobelenmeye durmuş bir hülya da olacak. Kokulu bir rüyadan gelmiş gibi... Üzeri kirlenen ama yerini yadırgamayan bir çocuk gibi olmalı. Ressam ve bütün bütün fotoğrafçıların başöğretmeni tabiat eşliğinde... İnsan içinde akacak büyük bir nehir böyle olmalı. Gönlün ziyafetince sevgili…

Çan çiçekleri, gelincikler hep buralarda olacak. Kalk davulu her daim tabiatta gizlenecek. Sen yeter ki uyanmayı iste. Eski rüzgârların büyüttüğü fidanlar yine gün gün serpilecek. Canı burnunda bir av ve azgın bir köpek gibi her yanı tırmalayan bir ağırlık çekilmeyecek. İnsan bu hışımla, av malzemeleriyle ortada kalakalacak yine. Beti benzi atan ürkek bir tavşan edasında olmaya devam edecek. Ve nişan alan avcı, barutun neftiyle istikameti yine şaşıracak.

“Göze oturan koyuluk yinelenen ağırlık / yeni heveslerin yüreğinde kımıldadığı / zaman çoktan geçmiştir artık sinmeden/ kendini salıp sesin-nefesin canda biriktiği / benzini sarartmıştır, kış gelecek üstelik / hayat daha zor geçecek böyle demektir. // Boşa ver bunları, sefer tasını yemeğini ısıt / saçını tıraşla, gülücüğünü hazırla yüzünde/ bıyık sakal foralandı neyse gücenme artık / gücün yetmeyeceği yerde dünya gıcılamaz / kağnı binek, aşk lirizm, sırlarına mülâki/ modunu yakala, müzikaliteli düttürü dünya. // Sırtında bir dünya işte, bir o bir bu yanda / savrulan sopranodan bir çığlık hayallerde/ yalınkat kalıp zonklayan bir baş ağrısıyla/ tek başına bırakılan türküler gibi kendince/ kanayan yanlarını bırakmadan gönder geri/ kayıyor yüreğin başucunda tut ellerinle. // Yine sabah sabah bir türkü tuttur derinden/ güç yetmesinde, dertleri sahibine havale et/ kalbine gömülecek kaygı kasvetlerini alsın/ arzu arayışında gün kovalayan şımarıklık/ halince üzül, sevinci kim öpecek yeniden/ gönül yorgunluğuna itidal ve terki ilet”

Henüz gün erken ve bir bir sıraya koymalı her bir şeyi okunacak. Sekiz cennetin gövel hurili düş dünyasının hikâyeleri tekraren yazılacak. Gölden düzinelerce böcek kurtarılacak. Karıncalara yeni bir güzergâh çizilecek. Susuz kalmış arılar sulanacak. Rotayı kalp paralelinde tutmaya revan olunacak. Dünyaya çocuk gözüyle bakılacak. Daha çok gül, daha çok düş tadı bölüşülecek. Güzelliği olacak ve büyütülecek gelecek. Ve daha neler neler olacak.

İlkay Coşkun
16.09.2023


Sığır Kuyruğu

Bir rüya gördüğünü düşündü sanki. Mahmur gözlerle sağa sola bakarken karabasan yorgunu gibiydi. Biraz da terlemiş olmalıydı. Aklını dünkü iplik düğümlerini sayma işinde bırakmıştı. Ninesi, "sen artık büyüdün. Sayı saymayı da öğrendin. Çobanlara verdiğimiz azık kaç gün olmuş, kendir ipine atmış olduğum düğümleri bir sayda bilelim" demişti. Düğümleri hem üstten hem de alttan saymıştı da aynı sayıyı tutturamamıştı. Bundan kelli sayıyı doğru sayamamanın korkusu ve dahi karabasanı olmalıydı belki de bu yaşadıkları. Öğretmenlerin, çobanların ve büyük annesinin olduğu karman çorman bir rüyaydı yaşadığı. Dedesinin de kızarak uyandırması, dışarısı öğlen oldu türünden birçok kızgınlık cümleleri anlık da olsa bir kâbus göstergesi olmalıydı belki de.

Dede bu, her bişeyi bilir ve zaman zaman kızar demişlerdi de yüreğini bir ferahlık gelmişti. Ama bu küçük hayatında kavrayamadığı çok büyük başka dünyalar vardı. Dedesinin anlattığı mesellerin sonunda "su göründü teyemmüm bozuldu" sözünden de hiç bir şey anlamamıştı mesela. Annesine ne olduğunu sorunca, "deyim oğlum deyim" cevabını almıştı da deyim ne demek anne? Demeye cesaret edememişti bir türlü. Ninenin, "el kadar sabiyi, şafağın erkeninde niye uyandırıyorsun?" Sorusuna dedenin, "fare sidiğinin deniz suyuna faydası olur hanım" Cevabı ne anlama geliyordu? Sabah sabah kafası karışmıştı Sadık'ın. Sidik kelimesini duyunca yüzünde bir gülümseme hali belirivermişti yine de. Bu gün büyük gündü Sadık için nede olsa. Çobanlar için pazardan gelecek olan sucuk lokumun ucundan, kenarından nasiplenecekti. Böyle yiyeceklerde, çocuğun göz izi düşmesin diye veriyorlarmış sonradan öğrendiğine göre. Hatta bir ara şeker sucuklarının hatırına "büyüyünce çoban olacağım" diye tutturmuştu da annesinin azarıyla bu sözleri bırakıvermişti sonraları.

Nine ve Ayşe Gelin'in hazırladığı bir kazan bulamaç çorbasının yanında hep bir tava sütte bulunurdu. Erken kalkılan yaz günlerinin hazır yemekleriydi bunlar. Geç kalkılan günlerin omaçlı, yumurtalı ve çaylı günleri de yok değildi hani. Kış ve geçiş mevsimlerine mahsus ayrıcalıklardı bunlar. Her sabah her sabah "Hayattan kam alamadım hiç bir zaman" diyen annesinin neden bu kadar mutsuz olduğunun cevabını bilmiyordu. “Kam” neydi? Acaba "Çalışmaktan imanımız gevredi" diyen babasının gevremesinde miydi sorun. Bunlarla beraber her sabah iş bölümü yapan dedenin konuşmasının sonunda, "biz işimizi yapalım, taşlar yuvarlanıp çeğile düşecektir elbet" demesinde ki tevekkül hali hiç yoktu Ayşe gelinde. Dede'nin güçten kuvvetten düştüğünden dem vurarak; "Hüsmen ağa tohumdan düştü, hiç bir devlet adamı, Hüsmen Ağaya güvenip te yeni bir cephe açmasın" diyordu gülerek çevresindekilere. Üzgün olduğunda da tütününü yakar ve ilk çekişte efkârlanıp "içimiz insan mezarlığına döndü" derdi. Hüsmen Ağa kimdi? Tohum bildiği buğdayın, arpanın, fiğin ekilecek taneleriydi. Ama ne denmek istediğini çözememişti. Nine, bir bostana gidecek, gelin yunakta tokaçta ve ev arasında mekik dokuyacak, dede ve oğul zamanına göre samanda, harmanda veya başka bir işte olacaktı. Sadık'ta çobanlıkta.

Büyük Anne Zeliha lafı biraz fazla uzattı mı, "laf rençperligi yapma hanım" der ve nine, azar yemiş gibi susardı. Ve kelimeleri dişlerinin arasında ezerek mırıldanırdı. Bu halde dede, ayrı bir alaflanır, kızgınlığı katmerlenirdi. Bu kadar aksi adamla nasıl yaşadığını soranlara karşılık, "kaç mevta kaldırdı benim yüreğim, hodbin herif ne ki" derdi. Genç kızlığından beri omuzlarında hep ağırlık biriktirmiş biriydi zaten. Nine ne yapsındı. Dedenin öfke değirmeninin suyu her zaman gür akmaktaydı. Zaman zaman Sadık’ın dedesine neden bu kadar sinirli olduğu sorulduğunda şu cevap alınırdı. Söze ilk olarak, eski çalışmalarından, güçlü olduğu yıllarından bahsederdi. Şimdilerde "kıratta hüner çokta bende derman kalmadı oğul" derdi. Orta da kırat da yoktu da… Alet ve edevat olarak, evin en ihtiyarı Şerif Dede’nin bir çift öküzü, kağnısı ve öküzlerin sabanı ve koşum takımları vardı sadece. Dedesine, kırat alalım mı diye ısrarlı sormalarında "evlat kocadım, atın peşinden koşamam" derdi. Dede'nin askerde öğrendiği kadarıyla okuması yazması vardı. Okuması kıt olsa da eskilerden devşirdiği çok sütlü nakilleri vardı. Güngörmüşlüğü ve zoraki de olsa saygı duyanları vardı yine de. Sadık’ın annesinin, “çoban olmayacaksın” kızmalarına rağmen, kendini bildi bileli bir kaç tane kuzu da olsa otlatmaktaydı. Sadık, çobanlığa iyiden iyiye ısınmıştı böylelikle. Bunu gören dedesi, kendi çocukluğunu yüzüne getiren bir gülüşle, bu sene öküzlerime çoban buldum diye sağda solda övünmeye başlamıştı bile.

Cuma gününün şafağında çorba ve süt içilmiş, öncesinde sabah namazı büyükler tarafından kılınmıştı ve erkenden dedenin mutad her hafta yaptığı banyo kazanı kurulmuştu avluya. Sabahın ilk ve yeni görev bilinciyle kalkan Sadık'ın önüne biri yaşça daha büyük sarı öküz, diğeri de genç ve sürekli hareketli, yaramazlık da yapan siyaha çalan rengiyle kara öküzdü. Bir binek kayası yardımıyla eşeğine binip eline nodullu değneğini alan ve sırtına azığını dolayan Sadık'ın nevalesinde yufka içine dürülü taze çökelek ve bir parça da yeşil soğan vardı. Aşına katık edeceği sop soğuk suyu gideceği ormanlık alanda onu bekliyordu. Azığı belde sarılı gören nine "karnından ekmekli" deyiverdi. Git karnından ekmekli gel karnından ekmekli lakap olup sırtına yapışmıştı sonraları. Her ne kadar gelin anne bu durumdan pek memnun olmasa da bir yârenliğe de yol açtığından olsa gerek o da alışmıştı bu duruma.

Köyün çevresinde, hayvanların otlatıldığı meralar vardı elbet. Hapan Gediği, Aşağı Köy, Boz Hüyük, Nallıhan, Sığır Kuyruğu daha bilmem nereleri... Bu gün gidiş istikameti Sığır Kuyruğu’naydı. Tarla sınır boylarında otlayan hayvanları büğelek tutmamıştı şükür. Hava alacalı ve zaman zaman çiseleyince yaz sıcaklığını kırmış olmalıydı. Hava kararmaya durunca yani ikindi sonrası için gelmesine salık verilen Sadık, kapalı havadan mülhem zamanı kestirememişti. İki saat geçip geçmeden ıslanmış vaziyette köye revan olmuştu bile. Dedesinin banyo suyunun hala ocakta tütmekte olduğunu görünce çok erken gelmiş olduğunu fark etmişti. Annesinin şaşkınlığı ve pekte belli olmadığı bu hayatta tokaç başında göz göze gelmişti. Dedenin yumuş uşağı ninenin titrek hali gözünün önüne düşmüştü. Ve Sadık'ın ağzından dökülen ilk cümle "nene, sucuklu lokumlarım nerede?”

İlkay Coşkun
25.09.2023


Kapının Belkemiğini Kıracak Bir Ahmet Zinciri

"Kırlı gelir şehirliyi kovar" deyin veyahut bedevinin, yerleşik olana galebe çalması değin ne derseniz… Bıçağın kemiğe dayanması değin. "Bütün uyuyanları uyandırmaya bir uyanık yeter" diyen Malcom x gibi değerlerden gelmişti bunun gibi bütün fısıltılar. Ahmet'in kafasında deli deli sorular. Büyük atası Selahaddin'in temellük ettiği şanlı bir tarih yaşandığı... Başka bir yerde çok değil elli sene yüz sene öncesi yakın atalarının ya çaresizlikleri ya da zaafları değin. Ama her türden olumsuz düşüncelerinin yanında makûs talih benzetmesini uygun bulmaz Ahmet. Allah inancı, Müslümanlık, her anına hemzemindir nede olsa.

Sorunları ortaya dökmek ve cevapları yığınak yapmak değil. Ahmet’in yükü ağır bir cehd taşımaktadır. Bildiği en mühim sorumluluk ve bilinç budur aslında. Bu bilince dava yaslı ve hazırda bekleyen ödenmiş bedeller yaslı. Ahmet'in hayalleri ayaklara yere basmaktadır yine de. Dünyayı tanımak ve eğitimini tamamlamak gibi bir gayreti vardır. Düşmanın sekiz saatlik çalışmasına mukabil, on iki saat hatta on altı saat çalışmak gibi uzunca bir zaman gayreti vardır. Uykularını ve molalarını hep kırpmak, azaltmak gibi ulvi bir bilince de sahiptir. Görünenin, yaşananın yanında her tür olumlu ve olumsuz sürprizler de zuhurata tabidir.

"Ağlayan Çocukların Ülkesi/ Bir ses ver! Abdülkadir Yusuf, Fadi Mansur/ bez bebeklere sıkılan kurşunlar/ dönmeyen topaçlar/ dipçiklerin gölgesinde ezilen gururlar/ kulaklarda patlayan bombalar/ yürüyen tanklar ve göz aldığınca mezarlar// karartma gecelerinde/ mum ışığına takılan gözler/ kapıların tokmağına kazınmış acı çığlıklar/ fışkırırcasına kanlı kâbuslar/ bitmeyen korku/ dinmeyen ıstırap/ zulmün tam ortası// sığınaklardaki oyun bahçeleri/ sağanak sağanak yağan gülleler/ ve elleri kenetli yavrular ve biz/ ve sözde Müslümanlar/ ey! tok karınlı bedenler/ ey nefsim!/ öpücüklerle uyanan bebekler/ siz çağdaş dünya/ zehir saçan canavarlar/ nerde insanlığınız?// ikilemlerle örülmüş duvarlar/ at gözlüklerini kuşanmış biçareler/ Birleşmiş Milletler, Nato, Avrupa/ beyaz sarayda verilen gülücük pozları/ özgürlük havarileri/ sizler/ nerede demokrasi?// yarınlara doğacak bahar/ yeşeren yetimlerin gözyaşları/ doğum sancılarında ki analar/ evlerin neşesi balalar/ yoksul düşlerim/ hayallerim/ yarınlarım/ nerde?" Bu da Müslümanların, çaresizlerin, yetimlerin ve nicelerinin çektiği zulümlere karşı bir ağıt olsun dedi Ahmet.

Eline taş alıp küffara fırlattığı günler çoktan geçmiştir Ahmet’in. Düşmanın korkuları gün geçtikçe artmıştır. Ebabillerin taş fırlatmalarından aldığı ruhu ve yüreği taşımaktadır. Hayatı cenk bilir ölümü kavuşacaktır belki. Ölümden korkanlar için ölüm, büyük bir ıstırap olsa da Ahmet ve gibileri için asla... Dünyaya bakışı ve aydınlık ufku, gülen gözleri daha çok nesli vuzuha taşıyacaktır. Karşısında ise korkularla yoğrulmuş, güç sarhoşu izve bir portre olmaya devam edecektir. Nedamet ve af dileği bir ürkü ile beraber... İnsan mertebesine uruç edemeyen bir yığın insan denemeyen bu küme de.

Belki bir kaç nesil daha zorluklarla pişecek Ahmetler. Belki birkaç nesil daha imkânsızlıklarla üşütülecek. Yaralarının derinliği kadar karalar bağlayacaklar. Ama reçeteleri özünde ve gayretinde bulacaklardır. Böğründe büyüttüğü bütün değerler, halkının ve bütün insanlığın kurtuluşu olacak. Yaşanan bunca acıya rağmen Ahmet ve bütün gençler, hüzünlerden şenlik çıkaracak yine de gerisin geri. Ahmet, on yedi yaşında bir Filistinli delikanlı. Daradar halkının başını kurtaracak yeni bir nesil. Bir gayesi olan, soylu bir yükselişi temsil eden bir dağ gibi görkemli başıyla. Şehit olacaksa en yükseğinden bir mertebe yoksa gölgesinde oturacak birilerinin olacağı bir gelecek. Özgürlüğü elinden alınamayacak. Mülteci kampları ve yüreklerine kilitli kapıları olmayacak bir daha. Zincirlerini kıracak elbet bir gün. Biz yine de duamızı edelim. Senden geldik Ya Rab ne verdinse, dünyalık acı ve sızı yaşadığımız, gerisine hamd olsun. Senden gelecek, başımızın gözümüzün üstüne.

İlkay Coşkun
20.11.2023


Bir Kütüphaneci Kaç Kitap Okur?

Eski zamanlardan bir hikâye anlatıcısı gibi kalmıştı ortalarda. Raftan, kitabı tezinden bulup getirme becerisi ve kitap ismini söyleyen okuyucuya, yazarını şakkadanak söyleyebildiği günlerden geliyordu ne de olsa. Kullandığı gözlük camının kalınlaşması sonrası ağır aksak bir kişilik oluvermişti. Uzun yılların kütüphanecisi, çoğuna göre de bir amca idi sadece. Kitapları birçok boyutuyla tanıdığından ve bildiğinden şaşmamanın remzini taşıyan bir yaşanmışlıktı Semih Bey’in hikâyesi.

Kitapları hiç incitmeden özenle alıp okurdu. Kitapları delik deşik edenlere kızar. Okuma ve kullanma adabını, askerde künye sayar gibi birer birer sıralardı. Giyimi sıradan, hareketleri birbirine benzeyen ve çoğuna göre de sıkıcı biriydi. Nasıl ki eski dergiler, kara kara ciltlenmiş kitaplar, bu günün gösterişli kütüphanelerinde kendilerini geri hissettirmesine benzer bir ruh hali yaşadığı doğruydu. Kısık sesle, gençlere öğütler vermesinin yanında, velilere kim bilir neler söylemek istiyordu da çoğunda yutkunmasıyla kalıyordu. Her konuşmasında mahzunluğu yaşasa da asla ekşitmezdi yüzünü. Bin de bir de olsa gülümsediğini iddia edenler dahi olmuştu. Her ne kadar kendisine yapılmasını pek istemese de insan gönüllemesini bildiği de söylenirdi. Hatta kitapları "bahçemin gülleri" diyerek sevdiğini görenler olmuştu.Tatlı sert bir üslubu vardı. En önemlisi de tozlu raflara hiç maruz kalmamanın lüksünü yaşatırdı her bir kütüphane müdavimine. Koha programlı, toplu kataloglu, etkileşimli anlayışlara da alışmaya çalıştığı da olurdu. Ama nedendir bilinmez kitaplardan eskisi gibi koku alamadığından şikâyet ederdi. Kitaplardan koku gelmediğinden dem vururdu.

Hele hele bilgisayarların kütüphanelere girdiğinden beridir ayrı bir şikâyetçi tavırları vardı. Her ne kadar görüntüsü ve anlayışı değişen kütüphane, Semih Bey'in izlerini taşımaktaydı bir taraftan. Sonrasında bu izler silinecek olsa da ortalarda dolaşan bilge kedi, kütüphane çay ocağından çevreye yayılan ıhlamur zamanlarını hatırlatan koku yadigâr kalacaktı. Belki de en önemlisi, Semih Bey'e özgü, kitapları açma kapama ve tutuş adabı en belirgin özelliklerindendi. Bu tavırlar, göğsünde murassa bir nişan gibi kütüphane müdavimlerinin hafızalarında çoktandır yerini almıştı. Hele bir de panoya astığı, her gün özenle yenilediği aforizmaları yok mu? Kimi gençlerin bu aforizmaları ezberledikleri kimilerinin ise dalga geçtikleri de görülmüştü. Aşk kırıntılarının olduğu daha cazip addedilse de her biri bir bilgi kaynağıydı. Çıt çıkmayan kütüphane de sadece Semih Bey'in yapabileceği toplu selam vermeler ve sesli kuralların hatırlatılmasına kadar uzunca bir liste vardı elinde. Her bir kütüphane müdaviminin daha çok da öğrencilerin kanıksadığı günlük ritüellerdi bunlar.

Yapısında her hareketiyle şamil bir karakter saklıydı. Her ne kadar bu süreğen hareketliliğiyle şekillenen bir kişilik olsa da daha çok yüreğiyle yaşayandı bir taraftan. Belki de birçok yüzüne bir maske yapmıştı bunu. Akşama kadar yalnızlığını raflar arasında gezdirdiğini hiç gören olmuş muydu? Evlenememiş olmasının verdiği eksikliği daha da öte, üşüyen yalnızlığıyla birleştirme çabası hissediliyordu. Böyle kaç göçüğü yüreğine gömdü kim bilir. Sevgili yaşlı anacığının, sefer tası ile getirdiği öğlen çorbası sıcaklığında ne çok kitap okumuş olmalı. Gün akşama vurdu mu, kütüphane şenliği dağıldı mı hastalıkları gece ağırlaşması benzeri, bir hüzün kaplayıverirdi yüreğini. Gündüzün öğretileriyle bina olmuş hayatı bir anda sessizliğe ve kırık camlı bir ruhaniyete bürünüverirdi. Bir tarafında yalnızlığına dalgakıran iş aşkı, başka bir tarafında ibadet sessizliğinde yaşadığı sıradan bir ömür. Sanki kütüphane, atlarını bağlayıp geceyi geçirdiği bir han gibidir. Ya savaşları, ya dörtnala kosuşları, yaraları ya da kurşun yemişlikleri... Hatırlanmayacak bir aile bireyi veya ikincil bir öykü kahramanı gibi tek başına kala kalmışlık böyle olmalı. Görüntünün, iç gerçekliği bastırdığı bir hal bu olsa gerek.

Semih Bey'in zaman zaman kütüphanede sabahladığı olurdu. Yanında arkadaşı bilge kedisi ve radyodaki türküler gecesine eşlik ederdi. Kitapları bu güzel ortamda kayda geçirirdi. Yine böyle bir zamanın sabahında kütüphane güvenlik görevlisi, Semih Bey'i koltuğunda yatar buldu. Bilge kedisini başucunda ve radyoda hüzünlü bir türkü eşliğinde. Savcı ve doktordan önce gelenlerin dimağında tarih şeridi gibi mazi mıhlanarak geçti gözlerinin önünden. Düşündüler ki kediler ortalarda olmayacak belki daha, pano belki de son aforizmasında kalacak, ıhlamur kaynamayacak bir daha ocaklarında. Kitaplara dokunulsa da esas ruhu kim nasıl okşayacak bir daha? Zaman denen hoyrat aceleyle yaptı yine yapacağını. Bir kütüphaneci ansızın göçtü bütün dünyayı kucaklayarak. Hikâyelerle, romanlarla dolu bu hayatta yalnızlık ağrısı çekerek gitti her bir rafa parmak izini bırakarak. Bu hayatta sahi kaç evlat annesinden önce uçmağa vardı. Kaç kitap okudu Semih Bey hayatında bilinmeyen.

İlkay Coşkun
12.12.2023


Bir Rüya Sanki

Bir rüya gördüğünü düşündü öncesinde. Mahmur gözlerle sağa sola bakarken karabasan yorgunu oluvermişti. Biraz da terlemiş olmalıydı. Aklı, dünkü iplik düğümleme seremonisinde kalmıştı. Ninesi; "sen artık büyüdün. Sayı saymasını da biliyorsun. Çobanlara verdiğimiz azık kaç gün olmuş, şu iplik düğümlerini bir say bakalım?" demişti. Hem üstten hem de alttan saymıştı da aynı sayıyı tutturamamıştı bir türlü. Bundan kelli sayıyı doğru sayamamanın korkusu ve dahi karabasanı çökmüştü üzerine. Öğretmenlerin, çobanların ve büyüklerin olduğu karman karışık bir rüyaydı bu. Dedesinin de kızarak uyandırması, “dışarısı öğlen oldu” türünden kızgınlık cümleleri anlık da olsa bir kâbus olmuştu gecesine.

Sadık; kendisi için büyük, çobanlarla alakalı en çok aradığı günleri düşündü. Ninesinin, çobanlar için pazardan gelecek olan sucuk lokumun ucundan nasiplendirmesiydi. Hatta bir ara Sadık, kangal sucuklarının hürmetine büyüyünce çoban olmak istediğini tutturmuştu da annesinin azarıyla bu sözleri unutuvermişti.

Dede bu her birşeyi bilir ve zaman zaman kızar derlerdi de yüreğine bir ferahlık gelirdi. Dedesinin temsilleri, güzel sözleri hafızasında unutulmayacak şekilde yer edinirdi. Dedesinin, "su göründü teyemmüm bozuldu" sözünden de hiç bir şey anlamıyordu. Annesine ne olduğunu sorunca, "deyim oğlum deyim" cevabını almıştı da. Deyim ne anne? Demeye cesaret edememişti bir türlü. Ninenin, "el kadar sabiyi, şafağın erkeninde niye uyandıyorsun? Sormasına karşılık dedenin, "fare sidiğinin deniz suyuna faydası olur" hanım. Cevabı ne anlama geliyordu. Sabah sabah kafası karışmıştı Sadık"ın. Sidik kelimesini duyunca yüzünde bir gülümseme hali belirivermişti.

Nine ve annenin hazırladığı bir kazan bulamaç çorbanın yanında hep süt de olurdu. Erken kalkılan günlerin hazır yemekleriydi bunlar. Geç kalkılan günlerin omaçlı, yumurtalı ve çaylı zamanları daha çok kış günlerine mahsustu. Her sabah her sabah "Hayattan kam alamadım" diyen annesi ne kadarda mutsuz görünüyordu. Annesi acaba "hayattan kan alamadım" mı demek istiyordu ama bu da saçmaydı pekâlâ. Acaba "Çalışmaktan imanımız gevredi" diyen babasının gevremesiyle alakalı bir durum muydu bu?

Her sabah iş bölümü yapan dedenin konuşmasının sonunda, "Biz işimizi yapalım, taşlar yuvarlanıp çeğile düşecektir" demesi ne anlama geliyordu. Bir de kendisinin güçten kuvvetten düştüğünü sık sık vurguluyor olması cabası. "Hüsmen ağa tohumdan düştü, hiç bir padişah Hüsmen ağaya güvenip de yeni bir cephe açmasın" diyerek sık sık çevresine gülmesi ne anlama geliyordu? Hüsmen Ağa da kimdi? Tohum bildiği buğdayın, arpanın, fiğin ekilecek taneleriydi de buradaki tohum neydi? Bir türlü çözememişti.

Ninesi lafı biraz fazla uzattı mı, dedesi; "laf rençberliği yapma hanım" der ve ninesi azar yemiş gibi susardı. Zaman zaman dedesine neden bu kadar sinirli olduğunu sorar, eski çalışmalarından, güçlü olmasından bahsederek söze başlardı. "Şimdilerde kıratta hüner çokta bende derman kalmadı oğul" derdi. Kıratımız da yoktu. Sadık'ın dedesinin bir çift öküzü, kağnısı ve öküzlerinin sabanı vardı sadece. Sadık: "Dede, kırat alalım mı" ısrarlarına "evlat kocadım atın peşinden koşamam artık" derdi dedesi. Sadık; Kıratın peşinden niye koşsun ki dedem derdi.

Sadık, çocukluğuna dair her bişeyi otuzlu yaşlarında anlamaya başlamıştı anladığı kadarıyla. Massey Ferguson traktörüne baktıkça hafsalasında hep dünün görüntüleri belirginleşmekteydi. Dünün imkânsızlıklarıyla boğuşan ama çelebilikten ödün vermeyen yiğit insanları düşündü. Bu günün çakıl çukul yaşanmışlıklarının yanında ne kadar hayattan ne kadar samimi devirler yaşanmıştı böyle. Olsa olsa bu günün haspaları, değerlerini kasmalarıyla ustaydılar sadece. Cengiz Aytmatov gibi düşündü bir ara "Büyük duyguları anlatmaya yetecek kelimelere gerek yoktur" Doğruydu, yaşanılanların hissedilmesi yeterliydi. Geçmişlerini düşündü ve bir kaç damla yaş döküldü gözlerinden.

İlkay Coşkun
07.01.2024


Yaşlılık Aylığı

Çocuklar, ‘Nayıl’ın torunu’ demezlerdi, belki de diyemezlerdi. Birazda eğlencelik olsun diye ‘Naylon torunu’ derlerdi. İsmi Fatma idi ama bu ismi pek bilen yoktu. Köy yerinde resmi bir işlem olmayınca gerçek isme pek ihtiyaç duyulmazdı zaten.

Yıllar önce, 65 yaş üstü, (yaşlılık) maaşını alabilmek için tek oğlu Ali’ye zorla da olsa başvuru yaptırmıştı. Bundandır ki uzun yıllardır ilk kez resmi bir işi düşmüştü. Oğlu Ali de ‘annesine bakamıyor da yaşlılık maaşı aldırıyor’ denmesin istiyordu doğal olarak. Oğul Ali’nin, yedi çocuğunun olması ve köy yerinde yaşlılık maaşına teveccühün fazla olması belki de Fatma Nine’nin işini kolaylaştırmıştı.

İlk maaşının üzerinden yıllar geçmiştir. Uzun yıllar maaş almaya alışmış, maaşın kıymetini, önemini fazlasıyla kavramıştı Fatma Nine. Yaş doksana dayanmış. Nedendir bilinmez birkaç maaşı yatırılmamıştır. Kimisi, ‘sistemde bir hata olmuştur’ kimisi de ‘herhalde ölmüştür’ zannına düşüldüğünü beyan ediyorlardı. Kocası da beş sene önce ölmüş olan Nayıl’ın Torunu, maaşa da alışmanın verdiği beklentiyle her gördüğünden maaşının akıbetini soruyordu. Maaşının yatmamasından hayıflanıyordu. Doğal olarak kimse kesin bir şey söyleyemiyordu. Maaş alınan PTT den soralım diyerek geçiştiriyorlardı. Üç ayda bir yatan üç kuruşluk maaş eline tam olarak da geçmiyordu. Genellikle oğlu Ali’nin ilçe bankasından aldığı maaş eve gelmeden, en azından bir kısmı harcanıyordu. Gelin, kocası Ali’yi sık sık uyarıyor, yaşlı kadının maaşını harcamanın ne kadar günah olduğunu söylese de durum çokta değişmiyordu. Her ne kadar ilaç, pazar, hastane gibi önemli harcamalar alınan ufacık maaşla karşılanıyor olsa da böyle bir şikâyet hâli yaşanıyordu her seferinde.

Fatma Nine, kocasının ölümünden sonra tek başına evinde de kalamaz olmuştu. Otuz yılı aşkındır göz bunluğuyla dünyayı, aydınlığı görememesi çok zordu ama evinde kocasıyla iyi kötü idare ediyorlardı. Artık oğlunun, gelininin tahsis ettiği bir kanepede hayatını sürdürmeye başladı. Anılarını, hayallerini, rüyalarını hep bu kanepe üzerinde yaşıyordu artık.

Hep eskilerde yaşardı Fatma Nine. Çocukluğunda yaşadıkları hadiseleri bu gün yaşıyormuşçasına heyecanla anlatırdı. Daha çok acıların, yoklukların, savaş yıllarının hizaladığı insanların içerisinde yaşayan sıradan biriydi ama eskilerin tabiriyle hudayinabit bir tarafı da vardı. Nayıl dedesi köyde muhtarlıkta yapmış zengin ve köyün ileri gelenlerinden biriymiş. Bundandır ki baba evinde fakirlik çekmediğini söylerdi. Gelin geldiği kapının fakirliğinden bahsederdi hep. Gelin geldikten sonra dahi uzunca bir süre dedesinin zenginliğinden faydalandığını çekinmeden dillendirirdi. Koca evinde yokluğun yanında iki kaynana da pek kimseye nasip olmazdı hani. Zengin dedenin sağladığı özgüvenden olsa gerek ‘kocasının, ömrü boyunca ağzının içine bakıldığı’ söylenirdi. Bu da olumlu anlamda bir nasiplenme olsa gerek. Adıgüzel Dede, ‘ben ölürsem ağma gözüyle koca karı ne yapar’ diye çok söylendiği de olurdu.

Fatma Nine her ne kadar yemek yerken üzerine dökme ve ihtiyaçlarını giderme sıkıntıları yaşasa da ağma gözlerine uzun yıllardır ne kadar alışılabiliyorsa alışmıştır artık. İlk baştaki sıkıntıların çoğunu atlatıp kabullenmişti. Uzak il Konya başta olmak üzere her duyduğu doktora gitmişti ama olmamıştı bir türlü maalesef. Azda olsa görme umuduyla yaşadı hep. Görebilmekten daha çok bir ışıktı aradığı. Nişanı bozulan kızı için döktüğü gözyaşlarından dolayı gözlerinin kaldığı söylenir kimilerince.

Doksan yaşına gelen insanın hayat tecrübeleri, acıları, gözyaşları süreğen şekilde çokça yaşanıp devam ediyor. Oğul Ali’de yaşlanmıştır artık. Kendi köyündeki imamlık işinden emekliye ayrılmış, hastalıkları da nüksetmeye başlamıştı. Fatma Nine için üzülecek, ağlayacak, tasalanacak bir olumsuzluk daha eklenmişti hayatına artık. ‘Ali’mle başlayan yürek burkan cümleler kuruyordu hep. Artık oğlu Ali ile beraber iki hasta ve yaşlı olmuşlardı evde. “Allahtan gelene kim ne diyebilir ki hâşâ” deyip tespihini çekerdi bolca. Bir taraftan, istemeye istemeye de olsa kızlarının evine gitmesi yüreğini burkardı. İhtiyaç hâsılı gidişlerde olsa, yaşlı ve hasta insanın, alıştığı evin dışına çıkması çok zor olsa gerek.

Yaşlılık maaşı da ortada kalmıştı bir taraftan. Torunlarını zorla güçle ikna ederek posta işletmesine gönderilip durum iletilmiş ve parmak basılarak bir dilekçe alınmıştı. Çevresindekiler, çokça toplu para alacağını söyleyeduruyorlardı. Umut dünyası işte, her söylenenden sonra Fatma Nine sevinç içinde kalıyordu. Zor güç de olsa bir senelik toplu bir maaş alındı alınmasına da harcayamadı Fatma Nine. Torunlarına nasipmiş. Belki de bu parayla Fatma Nine adına hayır yapılmıştır kim bilir? Rahmet ola.

İlkay Coşkun
25.06.2020


Karga İstilası

-Kargalar bahçenizde devlet veya üs kurmaya çalışırsa-

Nasıl böyle bir şey olur demeyin. Ben de inanmazdım ama inanır oldum artık. Bahçenizi kargalar sararsa, bahçe içinde sana saldırmaya başlarlarsa birde üstüne üslük yakınındaki yoldan geçenlere de saldırırlarsa kaygı duyup önlem alma ihtiyacı hissetmez misiniz?

Televizyonda gülümseyerek böyle olaylar seyretmiştim. İlk başlarda ben de olayları gülümseyerek izliyordum. Zaman geçtikçe işin ciddiyeti artmaya başladı. Artık kargalar ciddi ciddi zarar vermeye başladı bahçeye akabinde çevreye. Akşam yatağıma başımı koyunca çoluk çocuk dâhil uyuyamamaya başladık. Allah’ım bu ne ses bu ne hareketlilik? Kargalar sanki bir sonraki gün ne yapacaklarını planlıyorlar.

Ne yaparım diye düşünmeye başladım. Böyle bir durumda ciddi bir sıkıntı veya yaralama dahi olabilir. Sorumluluk duygusuyla insan o anda birçok şeyi düşünüyor. Başkalarından yardım almak her zaman iyi sonuç vermez. Bahçemin, meyve ağaçlarımın zarar görmesine neden olabilir bu yardım. Olmaz olmaz. Yardım etme bahanesiyle evimi, bahçemi elimden alırlarsa Allah korusun. En iyisi bu sorunu kendimin çözmeliyim dedim.

Önceden de bahçemde kargalar olurdu diğer birçok kuş olduğu gibi. Zarar vermeden bahçemde arzı endam ederler, ağaçlardaki yemişlerden yerlerdi. Bahçemde salınırlardı. Nereden çıktı bu kargaşa, bu curcuna.

“Kargalar bahçenizde devlet kurmuş, üs kurmuş” sözünü komşum söylemişti. Kahkaha atarak gülmüştük. Ama şimdi durum değişti, olay ciddileşti. Bin yıldır atalarımdan bize kalan bir bahçede ayrıca çocuklarımın da hakkı var. Ne emekler verildi, ne zorluklar çekildi bu bahçe için. Bahçe sadece benim değil ki. Bizlerin, bahçede ki bütün kuşların, bütün mahallenin de bahçesi değil mi? Yok hayır diğer cins kuşlarda kargaların takındıkları durumu alırlarsa, onlar da bahçemizi istila etme yoluna girerlerse halimiz nice olur. Yemiş ağaçlarımın hali ne olur. Düşündükçe kötü bir hâl alıyorum.

Ne olacaksa olsun artık. Çevreden de çokça şikâyet gelmeye başladı. Gün geçtikçe kalabalıklaşmaya başladılar. Zannedersin ki bütün dünyanın vahşi kargaları bahçeme toplanmaya başladı. Olay uluslararası bir hal almaya başladı. Dağdan gelip bağdakini kovmak gibi bir durum bu sanki. Kargaların kalabalığından dolayı başka da kuş görememeye başladım bahçemde.

Komşularımdan farklı sesler duyulur oldu. Dost bildiklerim düşmanca tavırlar içine girdiler. Kimi uzak komşularımdan destek sözleri duymaya başladım. Hatta kimileri buraları terk etmemi dahi söyleme cüretine giriştiler.

Büyük annemden duymuştum; “ev üstüne ev olmaz” sözünü. İlk baştan anlamamıştım ne demek istediğini. Şimdi daha iyi anlıyorum. Bazı komşularımın ilgisizliğini de gördükçe, rahmetli dedemin çok kullandığı “el elin danasını ıslık çalarak arar” atasözünü hatırlıyorum.

Sebat lazım, sabır lazım, güçlü olmak lazım, planlı hareket etmek lazım. Ev içerisinde de çatlak sesler çıkmaya başladı üstelik. Sürtüşmeler, ikilikler vs. Yapacaklarım noktasında sağlam kararlar almalıyım. Bıçak kemiğe dayandı artık.

Ümidi kırmamak gerekir. Devir, sağlam ve kararlı durmayı gerekli kılıyor. Aile içinde konuşarak güç birliğini muhafaza etmek gibi. Kargalar ne kadar zarar verseler de bahçenin tapusu benim üzerimde. Şunu biliyorum ki biz aile olarak güçlü durur isek bir yerde kargalar ve yaramaz komşular pes edeceklerdir. Mevsimler gelecek, mevsimler geçecek. Zaman birçok şeye ilaç olacak. Sebatlı olarak ve çok çalışarak gücümüzü muhafaza etmeliyiz. Bir olalım sloganı büyük devlet olmanın ilk felsefesi değil midir sonuçta?

Ocağımız kör kalmasın. Türk’üyle, Kürt’üyle, Laz’ıyla, Çerkez’iyle doğulusuyla, batılısıyla bizi biz yapan kültürümüzle her türden basınca dayanıklı barometrelerimiz olmalı bizim. Uyanık ve birlik içerisinde bahçemizdeki yabanilerle mücadeleye devam...

İlkay Coşkun
20.07.2016


Bir Kişilik uyku

Evinin önü, yarısı kırık ahşap bir eşik girişi. Çatısız damın bir tarafı kaymış, üzeri loğ ağırlıklı ve camları kırık pencerenin önüne yastık dizili. Dünyanın fazlasıyla kırıp döküp ve döver gibi dokunduğu. Yani virane bir ev göze değen. Cankurtaran Mustafa dedenin evi dedikleri burası olmalı. Ama her şeye rağmen özlem karışımı hazine sandığı beyninin bir köşesinde sığınağı olmalı. Kimi yaşlı insanlar gibi yaşadığı çağın kalıplarına kafa tutuyor olması dahi uyumasına mani değildir.

Bu kadar harabenin içerisinde hiç bir şeyine dokunmaz, arardı sadece. Ne çok insan gelip geçmişti ömründen hiç bulamadığı, durup durup gülümsediği. Özüne taşınan yalnızlığı da buna dâhil edersek... Kimine göre fakirdir kimine göre de düşkün. Belki daha çokta morfin yemiş bir hasta gibi yılların ağırlığını üzerine giyinmiştir. Ölüp ölüp dirilip günlük ihtiyaçlarına münhasır bir çaba göstermesiyle zorlanıyordu daha çok.

Aradığı bir nefes mazrufu bir ses, bir eş olmalıydı. Kapı pencere yalnızı değilse sadece. Yine de penceresinde güneş, kapısını yalayan rüzgârı olmalıydı. Uyuyup uyandığı mezar yeri gibi olmamalıydı. Yeğenleri filan yok değildi bu dünyada ama herkesin kendine yaşadığı tek başına dünyası vardı. Dünün şen şakrak günlerinin yanında bu günün kasvetli anlarıyla kala kalmıştı. Birbirinden olabildiğince uzak düşmüştü bütün gerçeklere. Kaç zamandır maziye ait keşkelerine bir çilingir edasında kurcalamasına da mani olamıyordu.

Bir karabasan ürpertisiyle uyandı Mustafa. Uyandırıldı belki de. Yeni bir dünya idi belki de bura da yaşadığı. Geleceğini görmüş gibiydi. Yalnızlık ve derme çatma bir ev gerçeği aklında çakılırcasına. Yarının amcası veya dedesi gerçeği, ürpertisinde kalmıştı. En önemlisi de ölüm gerçeğiyle uyutulmuştu. Bu günün kokteyli, partili günlerinden yeni dönmüştü kim takarsa. Sözüm ona bayram gelmişti kimilerine. Bolca amnezi yaşasa da geleceğe dair sadece bir uyku ile kalakalmıştı. Uyanacaktı Mustafa, Sur ile uykusundan elbet bir gün, uyandırılacaktı. Işıklar içi yorar seni Mustafa, karanlıkta uyu.

İlkay Coşkun
07.03.2024


Saçı Süpürge...

Köşeden başını çıkartıp avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Kallavi bir küfür savurmasına ne demeli. Hem de biplenecek cinsten. Demokles'in kılıcı gibi kolunu sallaması ve korkutacak raddede peşinsıra koşması da cabası. Yaşadığı ve yaşattığı dilemma ve sarmal eşliğinde.

Her acı kabuk bağlarmış. Kor olur alevi ve sonrasında küllenirmiş. Üçüncü yıla vurmuştu eşi öleli. Orta halli bir Anadolu şehrinde üç kızıyla kalakalmıştı. Bu kadar zorluğun yanında kızlarının hub simasıyla takat buluyordu en azından. Çok şeye kızardı, söylenirdi ama kızlarına bakınca avazesi davut gibi olurdu. Söylenmede ki sevimsizliğini, kızlarına adanmışlığı dengeleyebiliyordu böylelikle. Çevre, komşular ve dahi çocukları alışmış ve kabullenmişti bu durumu. Kocadan kalma ufak bir maaş, medarı maişetine yettiği kadar yetiyordu işte.

Sık sık hangi ara yıllarının geçtiğine anlam veremez. Kızlarının birini seslerken, üç kızının ismini arka arkaya sıralaması ve en son söylediği isimle doğrusunu bulmasına gülümserdi. Rahmetli babaannesini hatırlar ve manalı manalı gülümserdi. Tarih neden bu kadar acımasız tekerrür ediyor diye düşünürdü. Kızlarına belki de yaşlanmaya başladığının çok fırsatını vermemek için “sizi çok sevdiğimden” der susardı. Evde naftalin kokuların, tütsülerin, eski berki eşyaların çoğalması da daha çok geçen yıllarına şahitlik yapıyor olmalıydı. Zamanın su olup akması fehvasınca hüzne dalıyordu. Feri azalan gözler, uzaklaşan meneviş ve sönmeye yüz tutmuş ömür yalnızlığına ne oluyordu.

Bir daha eskisi gibi olmayacağı hatta zamanla dikiş tutturamayacağı zamanlara şimdiden hazırlanıyordu belki de. Dünya bu devran dönecek, eskiyen yüzler gidecek yeni yüzler gelecekti. Belki de en güzeli, zamanın ruhunu dinginleştirip pişirmesi olacaktı. Şen şakraklığı, gaba boydan konuşmayı gitmiş yerine bir çilingir misali maziyi ve hayatı kurcalamasıyla kalakalmıştı. Hem ecelinden kaçıp hem de ecelini kovalama hali bu olsa gerekti.

Haklı haksız söylenen bir anne oluvermişti. Ama her şeye rağmen kızları hayat dolu, günlerinin çiçekleriydi. Annelerini sıkıcı ve sıkboğaz bulmaları olmasa. Gülseren hanım, morfin yemiş zamanlarından gelen bütün ağırlığıyla ne yapacaktı. Yüreğine dokunan yalnızlığına yeni yeni ağırlıklar oturmaktaydı. Varlığını çekecek bir dirhem şefkat arayışı olmalıydı. Durup dinlenip ve düşünse, silkelenecek bütün yüklerinden belki de. Kızları, ölmüş babaları ve kıymetli neleri varsa iplikle tutturulmuş dünyasında kalmış olmalıydı. Hem sever hem de döver cinsten, hazine sandığında sadece bunları bırakmıştı.

Salonda, mutfağa giriş yapan Şevket Bey’in “çay koyar mısın hanım? Diye seslenmesiyle irkilerek uyanan Gülseren Hanım, tövbe tövbe dualarındaydı. Gülseren hanımın edebiyatçı olmasıyla mütevellit süsleyerek bir solukla anlatıvermişti rüyasını. Manalı manalı gülümseyen Şevket Bey, “rüyanda beni ölmüş görmeni anlıyorum ama oğullarımızı kız görmene mana veremiyorum hanım” der demez başını eğdi ve hanımının yıllarca kız evlat özlemini hatırlayıverdi. Şevket Bey, pot kırdığını anımsayıp “Hanım, belki çocuklar işlerinden fırsat bulup gelirler bu bayram” diye teselliyle lafı değiştiriverdi.

İlkay Coşkun
16.03.2024


Efendime Söyleyeyim

Vedat hem rahmetli dedesini hem de amcasını toplum insanı, bulunduğu muhitin kıymetli bir bireyi olarak görürdü. Muhitinin adamı olmak her insana nasip olmaz anlayışındaydı. Böyle kişilerin muhitte ki konumları sağlamdı. İlla ki aykırı kimi yönlerin kendisine yer bulacağına da inanırdı. Bu aykırı yönler kimi zaman düzene ters iken kimi zamanda ters yönde yol alan düzene panzehir hüviyetinde olduğuna da inancı tamdı.

Satılmış Amca eski zamanlardan kalmış bir derviş edasında, mümbit bir örnek kişilikti. Yeğeni Vedat için günümüzün tabiriyle bir idol şahsiyetti. Yağmur Adam lakaplı Efruz dedesi rahmetli olalı yıllar olmuştu. O yıllarda Vedat ortaokul öğrencisiydi. Nereden bilecekti ki okul yaz tatilinde dedesini son görüşü olacağı. Dedesinin nasihatleriyle büyümüştü Vedat. Dedesinin çok sık tekrarladığı; "İçimizdeki mücevherleri yaşattığımız kadar çırpınıp duran dışımızdaki dünyayı da satmalıyız oğul " sözünü hiç unutamamıştı.

Babası Cevahir Bey'i de hiç tanıyamamıştı Vedat. Annesi, Vedat'a hamileyken iş kazasında kaybetmişlerdi babasını. O iş kazası da aile içerisinde hatırlanmak istenmeyen bir gün olarak kalmıştı. Vedat, anasıyla beraber, dede evinin yanında iki odalı bir evde, dede ve amca gözetiminde bu günlere gelebilmişti. Geçmiş günlerden aklında kalan şey, ilkokul çağlarında baba gibi gördüğü amcasının isminden utanmasıydı. Satılmış diye isim mi olur diye sık sık sorgulardı. Yeşim halasının ve Cevahir babasının isimleriyle gurur duyardı hep. Satılmış isminin niye verildiğini ne dedesine ne de amcasına cesaret edipte soramamıştı bir türlü. Köyde, başka Satılmış isimli insanların da olduğunu öğreneli bu isme de yavaş yavaş alışmaya başlamıştı.

Ninesi, Amcası, Yeşim halası ve annesinin sohbetlerinin arasında hep bir duaya giderdi dili amcanın. Dua dediysek Allah'tan bir şeyler istemekten daha çok zikir, tesbih ve tazim ağırlıklıydı. Kimilerine göre tik olarak addedilse de anksiyete ve klostrofobi gibi durumları da yok değildi. Zikirlerinde çok nadir de olsa "Allah" diyerek bağırması çok insanın irkilmesine sebep olduğu da olurdu.

Ölen dedesinden sonra Hayriye ninesi ve bir türlü evlenememiş olan Amcası ile Yeşim Halası kalmıştı evlerinde sadece. Yaşça büyük olan Yeşim Halaya genç kızken dünür gelenler olmuş ama dedesinin birkaç dünürcüye yok demesiyle arkası kesilmiş isteyenlerin. Amca'da "ablam evlenmeden olmaz", bahanesiyle yıllar katlanarak üst üste geçmiş ve her ikisi de evlenememişlerdi.

Yeğeni Vedat'ın gözünde gün gün ihtiyarlamaya devam ederken Amca hem bir murabıt edasında hem de yarenliği elden bırakmıyordu. Olumlu tavrı, neşesi; çarşı çeşmesi gibiydi. Herkesler nasipleniyordu. Sohbetlerin konusu üzerine hep bir temsil getirir, konuşmalarda muhatabı kişinin sözlerini tekerlemeler ile bağlardı. Vedat, kapı komşusu amcasını hiç boş bırakmaz ve hep yarenliğine şahitlik ederdi. Satılmış Amca'nın çevresinde ve aileyi taallukatta cereyan eden her olumsuzluğu iyiye tebdil eder ve bu sıkıntıları hep öteleyerek kendisine sirayet etmesine müsaade etmezdi. Karşılarında şen şakrak bir karakterde gördükleri Satılmış Amcayla olumsuz anlamda iletişim kuranlarda pek olmazdı zaten. Bu dünyada her insanın bir yol tutturması misali, amcanın adının geçtiği meclislerde önden bir gülüp geçilirdi daha çok. Belirgin en güzel söz tekrarlarından birisi, her söze "efendime söyleyelim" ile başlamasıydı. Yemek konusunda çok özenli ve nevale, alışveriş anlamında bol keseden hareket ederdi. Haftalık çıktığı pazardan sanki aylık alışveriş yapar gibi dönerdi. Gelirinin tamamına yakınını bu amaç için sarf ettiğini söylesek yanlış olmaz. Kaygıdan kaygıya yol alan bu dünya zamanından münezzeh olan kaç kişi vardır acaba? Vedat, amcası gibi insanların ne çok şanslı olduğunu düşünürdü. Bu insanların hayatın geçiciliğini, dünyada ki çok şeyin boş beleş olduğunu kavramış olduklarını düşünürdü daha çok.

Ailenin tek varisi Vedat olmuştur artık. Büyükannesi yaşının doksanını geçmişti. Amca ve halası dahi yetmişine merdiven dayamışlardı. Vedat'ta ailenin tek okuyan bireyi olarak maden mühendisi çıkmıştı. Derece ile bitirdiği üniversitede halası Yeşim'e mülhem yeşim taşları üzerine lisans tezini dahi yapmıştı. Bir taraftan hazırcevap olan amcası iyi bir hikâye anlatıcısı da olmuştur. Amcasına çevre taallukatın yeterli derecede değer verilmediğini de düşünürdü. "İlkokuldan terk amca, ancak bu kadar olur" diyen amcasının mütevazılığına da hayrandı. "Amca, eğer lise mezunu olsaydın, bakan, başbakan en azından Cem Yılmaz" olurdun sözünü tekrarlardı Vedat. Ağzı dualı, derviş görünümlü amcası, duanın gerekliliğinden, rahmet, bereket kapılarını açtığından bahsederdi hep. Bir yerde dua taşı, Yada Taşının tılsımından bahsetmişti. Yada taşının tılsımı ve Yada taşını Cebrail Aleyhisselam’ın Hz. Nuh'a verdiğini oradan da dolaşa dolaşa Eski Türk kamlarına geçtiğini uzunca bir mesel olarak anlatmıştı. Yağmur ve kar yağdırdığına inanılan yeşim taşı olarak da bilindiğinden bahsetmişti. Ama Allah’ın ikramlarından behresine ne düşerse alabileceklerini, tılsım türü şeylere çokta itibar etmediği notunu her anlatışında düşerdi.

Bu kadar bilgiyi nasıl nereden bildiğini söyleyen Vedat'a karşılık odaya giren amcası bir çıkın bohçayla çıkageldi ve özenle bohçayı açıp içerisinden yeşil renkli, birazda parlak bir taş çıkarıp Vedat'ın eline bıraktı. Amcası: "Vedat, fen ilimleri yanında mitoloji de okumanı istiyorum" diyerek bir dilekte bulundu. Bu da "babamdan sana saklaman için güzel yadigâr evlat" diye uzattı. Yeşim taşının üzerinde Arapça olarak "Efendime Söyleyeyim" yazısının ilginç bir şekilde yazdığını okudu. Amcası yine, yeni bir sürprizle yaptı yapacağını. Hayranlıkla amcasına bakan Vedat; "efendime söyleyeyim" söze girme cümlesinden sonrakileri duymamıştı bile. Halasının güzel ismi Yeşim'i ve babasının ismi Cevahir'i düşündü. Dedesinin lakabı olan "Yağmur Adam"ı ve ismi Efruz'u daha da çok anlamlandırdı bu sefer. Rahmetli dedesinin diline pelesenk olmuş olan; "İçimizdeki mücevherleri yaşattığımız kadar çırpınıp duran dışımızdaki dünyayı satmalıyız oğul" sözünde ki "satma" ifadesiyle amcasının ismi olan Satılmış arasında bir bağ kurarak derinlere daldı...

İlkay Coşkun
29.04.2024


Kâmuran da Kim?

Kütükteki ismi Sabit’ti. “Sabit’ten isim mi olur” diye kimse bu isimle çağırmaya tenezzül etmezdi. Gerçi bu ismi ailesinden hiç kimse de sevememişti. Sabit doğunca babası, ilçedeki nüfus müdürlüğü memurun karşısında “Çocuğun ismi ne olacak?” sualine karşılık kısa bir süre duraksamadan mütevellit olsa gerek memurun; “Sabit olsun” işgüzarlığı. Çocuğun uzun sürecek serüvenini başlatmıştı böylelikle. Beş sene gibi uzunca bir süre çocuğun olmasını bekle. Hiç tanımadığın elin adamı senin çocuğuna isim koysun. Olacak iş değil ama oldu maalesef. Siz, isim veren bu memurun cesareti, özgüveni deyin, biz densizliği sayalım. Bir ömür Sabit ile Kâmuran arasında kalan bu kadar insana ne diyelim. Sabit’in çocukluğunun, müzmin ezikler sınıfına böylelikle dâhil edilmesine ne diyelim…

Sabit’te kim? Kâmuran Kâmuran. Hem de -a- harfi inceltilmiş Kâmuran. Kimilerine göre biraz safça görülen Sabit’in babası İsmail, nüfustaki yaşadığı durumu babası Nail Efendiye bir bir anlatmıştı. Kimliği de gören dede, “şart olsun ben bu çocuğa Sabit dersem, bunun adı Kâmuran olacak” demişti. Dede de bütün bir dilemmanın bir tarafı oluvermişti. Beş sene torun bekleyen Nail Efendi’nin, “özlenen, arzulanan” anlamlarına gelen Kâmuran isminde diretmesi de boşuna değildi elbette.

Kâmuran aşağı Kâmuran yukarı bütün köylü ve aile efradı bu isimle çağırırdı. Okulda ve resmi işlerde Sabit ismi kullanılmaktaydı. Bu hikâyeyi yazanın; Sabit’mi, Kâmuran’mı seçimini yapamamasına ne demeli... Aşağı Tekke Köyü’nün ilçeye ve şehre yakınlığından mütevellit olsa gerek eski zamanların lakaplarını söyleyenler de kalmamıştı artık. Sonuçta şehirli ağızlar, lakapları daha çok itici bulmaktaydılar. Gerçi ismini getiremeyen kimi yaşlılar “Saf İsmail’in Oğlu” derlerdi ama bu da çok tutmamıştı. Araplarda ki gibi İsmail Bin Kâmuran veya Kâmuran İbn-i İsmail şeklinde isminin geçmemesi de gayet olağan bir durumdu. Her ne kadar Arap asıllı çevre köylerden tanıdıkları olsa da onlar da kendi kültürlerinden bigâneydiler.

Türkçe öğretmenliği bölümünde okuyan Sabit’in okulda (a) harfi üzerinde “inceltme olmalı mı olmamalı mı? Yazılışta inceltme işareti olmamalı ama söylenirken varmış gibi söylenmeli” türünden deli dedi sorularla boğuşmaktaydı hep. Vatanı, devleti, milleti Sabit kurtaracak değildi ama Kâmuran’daki inceltme işareti kafasını kurcalamaya yetmişti bir kere. İlerde, maaşa geçişle beraber, avukat tutup ismini Kâmuran olarak düzeltmeyi dahi düşünmekteydi. Bu vesile ile hem dedesinin ruhunun şad olacağını düşünür hem de çok önemli bir ikilemi ortadan kaldıracağının hayalini kurardı.

Okuyup sınıf öğretmeni olan Kâmuran ilk maaşını alalı yıllar olmuştu. Köyünden de ayrıldığı için daha çok Sabit ismi üzerinde kalmıştı. Bu isimle de ünsiyeti gelişmişti artık. Sadece ismiyle soy ismi yan yana geldiğinde tuhaf bir durum olmaktaydı. Bunun üzerinden şakalar yaparlardı çoğu zaman. Soy ismi Demir idi. Sabit Demir denince ya kimileri gülme krizine girerler veya kimileri bu duruma kendilerince yorumlar getirirlerdi. Demir soy ismi güzeldi. Sertliği, sağlamlığı, gücü kuvveti çağrıştırıyordu ama Sabit ismiyle bir araya gelince bambaşka anlamlara taşınıyordu. Bu isim hep yüreğini burkar, çoğu zaman bu isimden utanırdı. Yüreği dilhûn olurdu. Sezgisel muhakemesi hüzne gark olurdu. Hatta bir yakını, Sabit’e yarım yamalak bir ağızla ve ironi bir tavırla Demonte diye hitap etmeye başlamıştı. Demonte kelimesinin ne anlamına geldiğini bilmediklerinden ve söylenişi zor olduğundan olsa gerek isminin yerine kullanılan bu lakapta mazinin tozlu raflarında yerini almıştı.

Hatta bir keresinde arkadaşlarının Sabit Demir ismiyle dalga geçtiği bir zamanda Kâmuran gözü yaşlı eve gelmişti. Dedesinin onu teskin etmesiyle birazda olsa mutmain olmuştu. Dede Nail Efendi sözü dinlenir, derviş gönüllü bir insandı. Her fırsatta torununa bildiği efsanelerden, söylencelerden örnekler vererek ders almasını sağlardı. Her ne kadar Sabit isminden hoşnut olmasa da isim benzerliği üzerinden sabiteden, sıratı müstakimden, sağlamlıktan bahsederdi. Sonra Yozgat’ta geçtiğine inanılan, Gelin Kayası Efsanesine getirirdi sözü. “Efsaneye göre Yozgat’ın bir köyünde gelin alayı yol almaktadır. Yollarını kesen şakilerin niyeti kötüdür. Gelini alıp esir pazarında yüksek meblağlara satmayı düşünürler. Gelin alayı ile eşkıyalar kapışırlar. Gelin ve damat Allah’a dua ederler. Oracıkta gelin, develer ve atlar taş olurlar. Damat ise kuş olup gökyüzüne uçar gider. Gelinin gözünden döktüğü yaşlar sel olur ve orada kırmızı laleler bitmeye başlar. Zamanla bu laleler tüm tepeyi kaplar. Laleler kırmızı kırmızı renklidir. Ve beyaz güvercinler gökyüzünde süzülürler. Yöre halkı avcılar buradaki güvercinlere kesinlikle ateş etmezler” Yol üzerinde, deveye binmiş geline benzeyen kayaların bu efsane üzerine doğduğuna inanılmaktadır. O gün Kâmuran bu hikâyeyi sadece bir aşk hikâyesi olarak algılamış ama daha sonraları taşların ve demirin muhkemliğine, sağlamlığına, sıratı müstakime, her demirin, her taşın, her cevherin kıymetli olduğuna, kaderlere şahitliklerine kafa yormaya başlamıştı.

Mevsimler mevsimleri kovalar, aradan yıllar geçmiştir. Okulda ve resmiyette Sabit’in evde ve dost ortamlarında Kâmuran’ın başına talih kuşu konduğuna da şahit olunmuştur. E-Devlet diye bir program çıka gelir hayatlara. Günlerden bir gün Sabit isminin e-devlet üzerinden bir dilekçe ile başvurarak kolaylıkla değiştirilebileceğini öğrenir. Bile isteye başvurusunu yapar ve ismi düzeltilmiş nüfus cüzdanını büyük bir heyecanla eline alır. Tabi bu yapacağı değişikliği öncelikle eşiyle ve çocuklarıyla müzakere ederek belirlemiştir.

Bir gün haberi duyup da yanına gelen Madem Mühendisi yakın arkadaşı “hayırlı olsun Kâmuran, ismini düzelttirmişsin” sözü karşısında Kâmuran’da kim?” sorusuyla karşılık verir. Yeni ismini ailesi dışında ilk olarak arkadaşına söylemesi önemli olmuştur. Sabit ve Kâmuran’ın hikâyesini bambaşka bir boyuta çekmeye yetmektedir bu cevap. Arkadaşının neden bu isim? Sorusuna karşılık. “Deniz, ırmağı yutabilir ama her Cevher ’in tenorunu yatak belirler” arkadaşım deyivermiştir.

İlkay Coşkun
16.05.2024


Üç Kafa Dar

Kimilerine göre kuş akıllı bilinse de ledûn âleminden üflenmiş gizemli bir hali yaşıyor olmalıydı. 'İnsan ki alası içinde, hayvan ki alası dışında'dır sonuçta. Zaman zaman gelen geçene taş, kezzek fırlatması olmasa zararsız biri diyebiliriz. Bu taş atma hariç akıl dizginini elinden bırakmadığını söyleyebiliriz. Bu olay sonrası, bir gölge dibinde pel pel bakarak kendi kendine konuşurken ve bazen de kavga ederken bulabilirsiniz Deli Kemal'i. Bazıları da Veli Kemal olarak da tanımlayanlar olmaktadır. Kemal'deki bu taş fırlatma hali gençliğinin ilk yıllarında nüksetmeye başladığı söylenmekte. Karşılık bulamadığı sevdasından sonra bu hale büründüğü söylenir. Sevdasına açılan kapı Yasemin’dir. Yaş on yedi demeden can kuşunu erkenden uçuran Yasemin’in hüznüdür bir taraftan yaşadığı. Mecnun’u Mecnun yapan daha da çok Leyla’ya kavuşamama hali, divane olma hali…

Özellikle çocukların yaramazlık yaptığını düşünür. Yerden aldığı taş ve kezzek parçalarını çocuklara fırlatır. Yel yepelek, yelken kürek söylenerek bir köşeye çekilir. Bu durumda, yüzünde hiç gülümseme tutmayan ebeveyn desbotluğunu taşımaktadır. Ama zaman zamanda olsa cennetteki yerini görmüş gibi güldüğünü görenler de olmuştur. Gerçi bu taş fırlatmalarından doğru dürüst sakatlanan bir çocukta olmamıştır. Yolda belde Kemal'i gören çocuklar birbirini “Deli Kemal geliyor" diyerek kendilerini sağlama aldıkları olurdu. Bu kızgınlık hali belki de ayda bir nüksederdi. Bundan mütevellit, ailesi de hiç evlendirme çabasına düşmemiştir. Köyde arkadaşı da yok değildir hani Kemal'in. Lakaplarıyla münhasır iki samimi arkadaşı vardır. Birisi Kurtağzı Osman diğeri de Hallice Kazım'dır. Kemal'in müdanasız ölçü bilmezliğinin yanında Kurtağzı Osman'ın ısrarı ve durmazlığı gırladır. Bu iki arkadaşı ancak Kemal'in sinirli halini teskin edebilmektedirler. Bir nevi Kemal'in kızgınlığını, sinirini bir nihale gibi alabilmektedirler. Konuşup anlaşabilmektedirler. Kurtağzı Osman, kışın köye inen kurtları kovalaması ve üzerlerine yürüme cesaretinde bulunması dolayısı ile bu ön ismi aldığı söylenir. Yirmili yaşlarında göbeği yıldız görmemiş bir yiğit olduğunu da söyleyenler olmaktadır. Çocuklarla çatışması ve kavgaları nedeniyle köyün ileri gelenlerinin kızmalarıda olurdu Kemal’e. ‘Yapma’ diyenlere karşı, Erzurumlu İsmail Hakkı Hazretlerinin "Harabet ehlini hor görme Zakir, defineye mâlik viraneler var" sözünü nereden öğrendiyse ikide bir tekrarlayarak bir nevi karşısındaki insanın sinirini teskin eder ve kendince gardını alırdı.

Kurtağzı Osman ise bir dönem, akşamları eve dönmeyen büyükbaş hayvanları kurt yemesin diye, cep bıçağını açıp dualar ederdi. Ve bıçağın ağzını kapatırdı. Ayrıca hastalara yel ipliği düğümlerdi. Yaptığı dualar pek tutmadığı için dua yaptıranlarda kalmamıştı ama isminin önüne lakap olarak Kurtağzı kalmıştı. Kurtağzı Osman, bir taraftan da köy imamının yanında müezzinlik yapmaktaydı. Arada bir de imamın müsade ettiği kadarıyla ezan okurdu. Kurtağzı Osman hep bunları imam Efendi'nin gözetiminde yapardı. Geçmiş zamanlarda imam Efendi'nin köyde olmadığı bir zamanda sabah namazı öncesi cami hoperlöründen yarım saate varıncaya kadar vaaz etmeyi kendisine iş edinmişti. İlk baştan köylüler bu şaşkınlıkla pek bir şey dememişler lakin daha sonra sohrananlar çıkmaya başlamıştı. Sabahın erken saatinde uyanan köylüler de -ne oluyoruz- mahmurluğu peydahlanmaya başlamıştı. Bundandır ki imam efendi cami anahtarını köşe bucak saklardı Osman'dan. Kurtağzı Osman'ın bundan başka cabalarıda vardır. Ayda bir defa köyden yakaladığı bir kaç çocuğu yanına alır. Yüz elli haneli köyde kapı kapı birlikte dolaşırdı. Osman, kapının biraz uzağında durur. Çocuğa bellettiği "Televizyon izlemek günahtır, izlemeyin" sözünü söylettirirdi. Her zaman bu uyarıyı alan köylü bu duruma alışmıştı. Kimisi kızar çocuğa kimisi de 'tamam' diyerek çocuğu gerisin geri gönderirdi. Kimi köylüler de Osman'la konuşmak istediklerin de Osman Uzaktan; “İçine televizyon kaçmış insanı dünya berbad eder” klişeleşmiş sözünü tekrarlardı. Çocuklar da aldıkları şeker ödülleriyle mutlu olurlardı sadece.

Hallice Kazım ise tembelliği ve vurdumduymazlığı ile nam salmış birisidir. Hallice Kazım, iki tutam ot için yara düşmüş tembelliktedir. Üç arkadaşında kırklı yaşlarda olması ve evlenememeleri bunları bir araya getirmiş olmalı. Tembelliğiyle maruf Hallice Kazım’ın beceri yönlerinin olmasına rağmen bir baltaya sap olmamak için büyük gayret göstermekteydi adeta. Gelin olup da el öpmeği öğrenemeyenlerdendir belki de. Müzmin tembeller sınıfının başkanlığını yapacak takati dahi olmayanlardan... Belki de hayattaki tek bitinin kanlandığı hadise, diğer arkadaşlarından habersiz Yasemin’e platonik olarak âşık olmasıydı. Hayatın daha çok geçici ve boş olduğuna inanırdı. Yaşamayı sadece dokunaklı bir hikâye olarak görenlerdendi.

Kim bilir belki de bu üç kafadar hayatın ne bir düğün ne bir yas, sadece bir iş günü olduğunu evvelinden öğrenmiş olmalılar. Belki de hayatın yük olmadığını gördüler de bu ağır yükü hiç taşımaya yeltenmediler. Üçünün dostluğu saçlarına göre tarak olmuştur belki de. Bundan kelli bin bir mihnet ve yaşam kavgasından beriydiler. Üç arkadaşın hikâyesi takıntıları, aldığı yaralar ve birbirini anlamanın teşmil gücünde saklıydı. Ya da bu üç arkadaşın aynı kıza âşık olmalarından doğan yara ve anıların memelerinden beslendikleriyle kalmalarıydı. Kalbe odaklı ve içe dönük bir arkadaşlık yaşadıkları.

İlkay Coşkun
06.06.2024