3 Temmuz 2026 Cuma

Yine de Umut

Yine de Umut

“Yine de Umut” Yazar Ezgi Fatma Açıkgöz’ün ilk öykü kitabıdır. Dokuz öykü ile yüz on altı sayfa hacmindeki eserin ilk baskısı, 2025 yılında, Mythos Kitap etiketiyle matbuat âlemine dâhil edilmiş.

‎Anlatım sarih, anlaşılır ve konu müphemliği içermez. Gereksiz fazladan tezyinata yer verilmez. Cengiz Aytmatov’un, “büyük duyguları anlatmaya yetecek kelimelere gerek yoktur” sözünde olduğu gibi daha kestirme, diri ve anlaşılır bir yol belirlenmiştir. Yani tezyinat, teşbih ve müteşabih hal kıvamında diyebiliriz. Hafızanın sisinde boğulmuş hatıralara da yer verilmez. Duygu ile birlikte aklın hükümferma ettiği bir anlayıştadır.

Öyküler konu olarak, “pazar yeri, çiftçilik, inşaat işçiliği, okul-yurt-hastane ortamları, çocuk yaşta evlilik, huzurevi, tren istasyonu, aşk” gibi çeşitli ortamlarda hikâye edilmiş konular olduğunu görmekteyiz. Bunlarla birlikte mücadele, sabır, yalnızlık, dostluk, hoşgörü, umudun iyileştirici gücü, dayanışma, iyimserlik, sevgi, aşk gibi birçok değer, yüreğe dokundurulmaktadır. Bu öykülerde yazarın hayat tecrübelerine, hayata bakış açısına ve duyarlılıklarına da şahitlik ediyoruz. Sonuçta her yazar kendi çağında, kendi şartlarında ve kendi coğrafyasında vakitlenmektedir.

Öykülerde yer yer dış anlatıcı bazen de başrol karakteri üzerinden bir anlatım serimlenmektedir. Öykülerin önemli bir bölümü nihayete ermez. Gündelik yaşantılardan alıntılanmış hayatların bir kesiti olarak düşünülebilir. Bazı öykü anlatımlarında da zamansal atlamaların yapılması dikkat celp etmektedir. Yazarın öykü dilini kavrayabilmemiz adına altını çizdiğim bazı öykü bölümlerini buraya taşımak istiyorum izninizle. “Edepsizden edebi satın almanın başka bir yolu yoktu” (s. 19), “Kötülüğe iyilik yapmak ancak böyle asil ruhlu insanlara özgü olabilir” (s. 68), “İnsanı dinlemek bizim için derin bir kitabı okumak gibiydi” (s. 113)

‎Hikâye edilen isimler yurduna ve budununa ilgili karakterlerdir. Böylelikle belli bir dönemin de olsa sosyokültürel yapısına şahitlik yapıyoruz. “Adberilgen (adına layık) Hatun, Hüsamettin Bey, Muhtar Burhanettin İşbilir, Tüpçü Rıfkı, Muhsin, Erhan, Aysun, Tuğçe, Nergis, Gülsüm, Rüstem, Ayşe Hanım, Nilay, Fabrika Müdürü Kenan Bey, Bay Profesör Hansman, Bayan Aleksandra, Osman Bey, Cemile Hanım, Hüsamettin Dede, Kiraz Teyze, Rıza Dede” gibi isimleri ilk aklıma gelenler olarak sıralayabilirim. Bütün bu karakterler nazenin ve vakarlığın önde olduğu samimiyettedir.

Öykü kahramanları olarak Anadolu'dan, bizden diyeceğimiz anonim bireylerden oluşmaktadır. Öykülerde kurmaca gerçeklikten ziyade nesnel gerçekliğin ağır bastığı görülmektedir. Başka bir ifade ile sahici karakterlerle çevrelenmiş insan öyküleri de diyebiliriz. Öyküler arasında senkronik bir duygudaşlık hali kendisini fazlasıyla hissettirmektedir. Öykülerin anlatım gerçekliği duyarlı, kolu kırılıp yen’in içinde kaldığı bir hakkaniyettedir. Daha genel anlamda gerek toplumsal gerekse de bireysel duyarlılıkları içermektedir. Ama umut ışığı ve önderliğiyle bütün bu çaba ve çile ile beraber geleceğe bir nefha taşınmaktadır. Letafeti yaşatan bir evsaftadır. Hatta öyle ki utanmanın, kabahatin yüzleri gölgelediği zamanlardan bahsediyoruz. “Kuş ölür, sen uçuşu hatırla” türünden yüreğe dokunuşlar taşınmaktadır. Yüreğin mahbesinde tuttuğu özlemlerin, gurbete gidişlerin, zorlukların mücessem halleri gibidir. Adına hayat dedikleri, zorluklar, acılar, sevgi ve aşk onun içindedir.

Öz olarak, öyküler sıcak insan ilişkileriyle daha çok köy, kasaba sosyolojisinden beslendiğini söylemiştik. Bu bağlamda yazar, doğa ile rabıtasını daima diri tutmaktadır. Anadolu insanının düşünce, yaşayış ve murakabe haline şahitlik ediyoruz. Milletimizin mutluluk ve umut taşımasının yanında hüzünlere bulanıp acılarını da dilsiz yaşamaktadır. Kasvetli sessizlikler ile soğuk yalnızlıklar da bunlara dâhildir. Bu daha çok Anadolu insanının mütemadi bir mücadele haline karşılık gelmektedir. Öyle ya öyküleri, insanın bir evi gibi de düşünmek gerekiyor. Aynı zamanda bütün bu yazılanlar yazarının da kendisini anlattığı bir zemindedir.

İlkay Coşkun
Kültür Ajanda Dergisi
Sayı 152, Temmuz 2026





1 Temmuz 2026 Çarşamba

Hava Gibi Aziz Ol

Hava Gibi Aziz Ol

“Hava Gibi Aziz Ol” ifadesini “Su Gibi Aziz Ol” (Aziz: kıymetli, erdemli, saygın) sözüyle mülhem pekâlâ eşleştirebiliriz. Bu kıymet, birkaç farklı anlamı ifade etse de daha çok iyi ve güzel bir temenniyi çağrıştırmaktadır. İklim değişikliği, hava kirliliği, çevre sorunları gibi onlarca sorunsalla boğuşan dünyamızın imdat çığlıklarını daha gür duyduğumuz muhakkak. Günümüzde dünyamız ve çevremiz üzerine çok şey söylemekten ziyade harekete geçilmesinin elzem olacağı konusunda hemfikiriz. Sonuçta dünyamız bize temlik edilmedi, gelecek için sadece emanet bırakıldı. Kırk yıla yakındır havayı gözlemleyerek, havayı rasat ederek geçimini idame ettiren biri olarak havaya, mevsimlere, hava parametrelerine dair söyleyecek çok şeylerim olmalıydı elbette. Hatta öyle ki her şair ve yazarın bu temalarda söylediği sözleri, şiirleri hep olagelmiştir. Anlatımlarda ufak tefek bilgi kırıntıları olsa da daha çok mesleki didaktiklikten uzakta; halk kültürümüze, anlayışlarımıza edebi ve şairane bir perspektifte bakmaktayım. Hava, iklim konuları, mevcut şartların tespiti, insan ruh hâlinin betimlemeleri gibi konuların farklı cihetlerini de bunlara dâhil edebiliriz. Her ne kadar son bir asırdır modern hayatla birlikte dünyamızla aramızda daha izole bir hayatı yaşamayı tercih ediyor gözüksek de genlerimizde, yaşam kodlarımızda olan tabiatta iç içe yaşam kültürünü de taşımaktayız. Göçebe kodlarımız bizleri tabiatla, havayla, iklimle, çevreyle sarmaş dolaş iç içe yaşamaya davet etmektedir. Böylelikle evimize, kalbimize, dünyamıza ve şarkılarımıza dönmemiz gerekiyor. Aynı zamanda çevre, tabiat, iklim, insanı bütünleyen, etkileyen en önemli etkenlerden birisidir. Sezai Karakoç’un, “içinden çağrılmayan insanı dışardan çağırmak ne mümkün” mertebesinde de olsa çevre ve hava şartları insan ruhunu ve karakter yapısını etkilemektedir. Bu bağlamda günümüz modern insan kaosuna karşı aksülamel duruşlar her zaman olmalıdır. Bu karşı duruşlar, daha çok tabiatla beraber sadeliğe ve dinginliğe taşıyacaktır. İşte böyle bir geniş perspektiften konuya bakıp irdelemek gerekiyor.

İnsan aklıyla, deneyimlemeleriyle, şuuruyla doğru bildiği yol güzergâhında ilerlemektedir. Hümanist, paylaşmacı ve etik birçok değeri de bunlara dâhil edebiliriz. Öyle ki bütün bu anlayışlar insanın içrek (batınî) ve dışrak (zahirî) hallerinin uyum ve dengesini sağlamaktadır. Kadim dini ve milli kültürümüzden gelen irfan, arifane bakış açıları, günümüzün etik yaklaşımlarıyla beraber insanlığın tekâmülüne katkılar sunacaktır. Her insan bu güzelliklerden kepçesinin büyüklüğü kadar istifade edecektir. Tabiatın doğallığını, sadeliğini görüp de hayatın değerini bir çilingir gibi çokta kurcalamamak gerektiğini de göz ardı etmemek gerekiyor belki de. Bu meyanda “anı yaşa” denen anlayışın kıymetini daha da çok kavramış olacağız. Yaşamsal güzellikler insana çok şey hatırlatıp hayatı anlamayı öğretecektir. Bir nokta da heykeli görüp de heykeltıraşı görmeme yanlışına düşmeden, bütün bu güzelliklerin Allah’ın sanatından olduğunu göreceğiz. İnanç merkezli cennet, cehennem tasavvuru ve başkaca reenkarnasyon gibi birçok yan anlayışının temelinde insan yok mudur? İnsanlığın hasletleri, aşk, sevgi duyguları gibi bütün sosyal temler insanı böylelikle hayata bağlamaktadır. Kader-i İlahiye’nin yanında bizlerin tercihleri ve cüzi irademiz de bunlara dâhildir. İnsanı okuyan başka hâlleri de bunlara ekleyebiliriz. Bu hasletlerin özü, insanın kendisini tanıma noktasında bir göz aydınlığı olacaktır. Bu güzellikler, insanın öznesindeki devalüasyonların karşısında bir panzehir hüviyeti taşıyacaktır. Öyle ya insanın kendi hayatının rotasındaki inhirafları düzeltmek için vazgeçilmez görevler üstlenecektir. Sıkıntılarla, zorluklarla ve en önemlisi de ölümlerle karşı karşıya kaldığımız dünyamızda hayattan kam almak, farklı baharlara ulaşmakla mümkün olacaktır.

İnsan, iyiliği de kötülüğü de yayma yetisine sahiptir. Kötü olanı tamamen bitirmek belki mümkün değil ama iyi olanın hep galebe çalmasını pekâlâ sağlayabiliriz. İnsanlığın soylu yükselişine katkı sunmak için kötüye karşı muarız duruş, duyarlılık, etik bakış açıları ve sevgi gibi hasletler çokça taraftar bulmalıdır. Bu hasletler hem eşya, çevre-beden üzerinde hem de ruh-kalp üzerinde şekil almaktadır. Mesela geçmişte, insanlar yürürken otlar incinmesin, ezilmesin diye çarıkların burunları hep yukarı doğru yapılırmış. Hacivat, Karagöz çarıklarını gözümüzün önüne getirelim. Bu gün gündelik hayatta buna benzer çarıklar giyinelim desek, gülünç duruma düşeriz. Buradaki maddi şekilsel bir inceliğin insanın ruhuna kazandırdığı letafeti görüyor musunuz? Bir Danimarka sözündeki “iyilik de kötülük de bumerang gibidir, mutlaka size geri döner.” söylemi gibi biz dünyamıza iyilik edelim ve daha çok iyilik bulalım. Yoksa çok şeye geç kalacağız maalesef. Konya’da söylenegelen “bayram gelince şırlan yağını başına dök.” cümlesindeki geç kalmışlığı sakın ha sakın yaşamayalım. Dünyanın sadece biz insanlar için olmadığı gerçeğinden hareketle bu duyarlılıkları artırabildiğimiz oranda daha mutlu olacağız.

Bu günün modern tabir edilen insanı hem bilgi bombardımanına uğramakta hem de kendisinin çok şey bildiğini zannetmektedir. Hatayı döne döne yaşamamak ve bu günü kurup yarına taşımak için geçmişin insan tecrübelerinden ve hatalarından ders almamız gerekiyor. Çok da olumsuz bir portre çizmek istemiyorum ama doğru hareket etmeyi beceremeyip hızlı yaşama adına kendimizi şehirlerin kasvetli ortamlarına feda ediyoruz. Bıçağı keskin olan bu haydut çağın ışıltısına kapılmadan doğru hareket etmek elzem olacaktır. Bütün bu sorunlarımızı akıllılıkla çözebildiğimiz oranda dinginliğe kavuşacağız demektir. Kâinatın, özelde dünyamızın ve atmosferin öyküsünü anlayabilmek için insanın kendi oynadığı rolü bilmesi gerekiyor. Biz de dünya bizim çevremizde dönüyor diye oyalanıp benliğimizi teskin ededuralım. Zaman ve mekân geçiyor deriz ama zaman ve mekân daha çok yerinde dururken gelip geçen olan daha çok biz oluyoruz. Velhasıl insan, rüzgâra kapılmış giden bir toz gibi savrulup duruyor.

Hiç bir şeyi salt doğrudur demeden farklı bakış açılarına da yaşam hakkı tanımak gerekiyor. Düşünsenize antibiyotik ilaçların yan etkilerini görmeden tek başına salt tedavi edici görmek ne kadar kör bir bakıştır. “Koca Karı” ilaçları diyerek olumsuz bir yaftalama ile insanlığın milyonlarca yıl deneyimlemelerini elinin tersiyle itmek günümüz insanına ne kazandıracak? Sağlık alanından verdiğim bu örneği birçok alana uyarlayabiliriz. Göçebelikle, tarım ve hayvancılıkla hemhal olmuş atalarımız tabiatı, suyu, toprağı ve havayı bizlerden çok daha iyi tanıyorlardı elbette. Diğer bir taraftan, insanda olan her hâlin tabiatta bir karşılığı vardır denilebilir. Gelgitleri de yaşar insan, doğumu da ölümü de benzer yaşar. Aynı tabiat gibi, havanın durumu da böyledir. Kümülüs, nimbus, stratus gibi bulutları da sulu sepken, çiy, çisenti gibi yağış ve diğer hava olaylarını da birlikte yaşar. Bir hava tahmincisi bir atmosfer bilimcisi gibi bilgi donanımındadır. İklimin içerisinde, güneşte görevini ifa edecektir muhakkak. Hava ve tabiat olayları gibi insanlar da baharı, kışı, celallenmeyi, durgunluğu ve birçok hâli birlikte yaşamaktadır. İklimin sunduğu her bir eylem, sokakların son yaz yaprakları gibi içe dokunup görevini yapacaktır. Tabiat ile iç içe yaşamış olan, tarımla ilgilenen, yerine göre göçebelik hayatı yaşayan atalarımızın havaya, çevreye, mevsimlere -genel anlamda dünyamıza- ait bütün bu tespitleri çok kıymetlidir. Havamız, tabiatımız, dünyamız başlı başına büyük bir esrar taşıyan aşkınlıklara sahip olması büyük bir kıymettir. Söz varlığımızda yer etmiş olan anlatımlar, halk kültürümüzün önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Yeni hayatlarla beraber mevsimlerin, iklimin ve dünyamızın bütün döngü metaforları, zamanın sonuna değin işlevlerini sürdürecektir. İnsanın, havayı bilinçsizce kirletmesinin sonrasında Allah’ın en büyük nimeti devreye girecek, kar yağdırıp atmosferi dezenfekte edecektir. İndirir tüm zehirleri yeryüzüne, toprak ile paklar ve insanın hatalarını yine affeder. Sadece bu gidişatın hasarlı veya hasarsız olmasını bizim tercihlerimiz belirleyecektir. Havamızla birlikte çevremize ve dünyamıza dair temaşa ettiğimiz, rayihasını aldığımız her güzellik, içimizdeki dünyayı da tezyin edecektir. İklim, her daim kendi coğrafya parçasının kimliğini oluşturmaya böylelikle devam edecektir. Böylelikle dünyamıza sabitkadem bir üslupla hassas yaklaşım göstermemiz, doğru işler yapmamız vazgeçilmezlerimizden olmalıdır.

Hücre ile organizma, dünya ile insan gibi kıyaslamalar hep yapılır. Mesela dünyanın dörtte üçü su, hücre sitoplazmasının yüzde doksanı su ve beynin yüzde doksan yedisinin su olduğunu biliriz. Dünyamızdaki organizmaların yüzde doksanından fazlası denizlerde yaşamaktadır. Bunların çoğu da planktonlardan oluşmaktadır. Bunun gibi suyun baskın yüzde değerlerini daha da çok sıralayabiliriz. Tomur tomur gülmelerimiz ilkbaharları andırırken, ağlamalarımız sonbaharı ve kışı çağırmakta. Bir tarafımızda çiy damlaları biriktirmişken başka taraflarımız zemherileri taşımakta. Hayatlarımızın dönüm noktaları hep nevruz etkisi yapmaktadır. Gençliğimiz fırtınalarla boğuşurken yaşlılığımız durgun su kıvamında olup soğuklar da dahi otuz yedi derece sıcaklığındaki kanımız ağustos sıcağını yaşamakta. Her esinti yüzümüze değmekte ve havanın ezgileri bizi oyuna kaldırmaktadır. Her mevsim, her hava değişimi önceden şifrelerini bize vermekte veya en çetininden sürprizlerini yapmaktadır. Sanki basınç denen bütün ağırlık, berzah âleminden sırtımıza yüklenmiş durumda. Yükümüzün darasını dahi hissedemiyoruz. Sırtına yük yüklenmiş hamal gibi olmasak da hastalıkta ve zorlukta naçar kesiliyoruz. Bir hat boyunca yağacak yağmuru bekleyip nasibimizi arıyor olmalıyız. Kurak yerlerimiz güneşe doyarken nemli taraflarımızla işlerimizi yapıyor olmalıyız. Her sıcaklık değişimi bizi silkelese de soğukta yaz, sıcakta kış arama zıtlıklarını hep yaşatıyoruz. Normal atmosfer şartları sıradanlığından usanıp ekstrem adrenallerin peşi sıra koştuklarımız da olmuyor değil. Çöllerde veya buzullardaki safarilerle uyanmaya çalışıyoruz. Belki de en masumumuz, eksi bilmem kaç derecelerde buzlu suya giren bir kuzeyli gibi bedenimizi silkelemekten de geri durmuyoruz. Ağlamalarımız ve gülmelerimiz birbirine karışmışken kahkahalarımızdan medet umuyoruz. Doğumdaki vücut sıcaklığını, ölümdeki beden soğukluğuyla dengeliyor olmalıyız. Toru topu yaşayabileceğimiz yetmiş-seksen farklı mevsimin ortalamasını taşıyoruz. Bir yanımız sıcaklık depolarken diğer taraflarımız hararetimizi alıyor olmalı. Püf deyince sönebilecek bir canla yaşadık mı yaşamadık mı, hayal mi gerçek mi bilemiyoruz. Biz de aynı havamız gibi cephe cephe, hat hat ve kat kat savruluyor olmalıyız. İnsan ile mevsimler arasında buna benzer yanları daha da çoğaltabiliriz. Sonuçta bütün paydaşlarımızla beraber “Dünya bir penceredir. Her gelen baktı geçti.” gerçekliğinde yaşıyoruz.

Atalarımız, Anadolu’nun dört bir yanında kepçelerini tabiat kazanına daldırıp havanın refikliğiyle işlerini yürütmüşler. Havanın süreğen ve pinhan yanları, atalarımızın gözlemci taraflarıyla faş olmuş ve bu konuda tecrübe biriktirmelerine vesile olmuş. Geçmişten günümüze ve geleceğe, ortak bir insanlık bilinci inşa edilmiş. Bizim de bu büyük binaya bir tuğla da olsa katkı sunma amacımız olmalı. Kendi tuğlamızı büyük binaya eklerken, daha önce konmuş tuğlalarında niteliğine bakmak gibi bir sorumluluğumuz da olmalı. Yoksa inşa olunan bina, mimari bir değer taşımayabilir. Amacım körü körüne eskiyi ululamak ve eskiye kaside çizmek değil elbette. Ayrıca bize gösterilen, öğretilen her şeyi de salt doğru olarak görmememiz gerekiyor. Anlatımlar eksik ve/veya yalan taraflarda içerebilir. Mesela dün, zeytinyağına, tereyağına, köy sütüne zararlı diyen anlayıştan bu gün tam tersi farklı bir anlayışa evirilmedik mi?

Hava daha geniş çerçeve de varoluş alanını temsil ediyor ama havanın oluşturduğu fiziksel alanı da göz ardı edemeyiz. Hz. Mevlânâ’nın, “saman elde etmek için buğday ekilmez.” sözü ne kadar doğru olsa da samanın, buğdaya yakın bir derecede kıymete haiz olduğunu da biliriz. Asırlar öncesinde, “Gök, çadırımız; güneş, bayrağımız.” diyen Oğuz Kağan atamız havaya verilen değeri en güzel şekliyle dillendirmiş. İnsan bu… Öyle veya böyle zamanın yek ahenk akışını aynı gök kubbede tamamlayacak. Yer değiştirmelerden daha çok iç varlığına yürüyecek. Her şeyde, her işte erinci arama çabasını körükleyip farklı pencerelerden farklı görüntülere ulaşılacaktır.

Herkesin kendi kapısının önünü süpürme anlayışı kelebek etkisi yaparak duyarlılıkları muhakkak artıracaktır. Yunus’un dediği gibi “dirildik pınar olduk, irkildik ırmak olduk. Artık denize dolduk, taştık elhamdülillah” Havamızı, çevremizi korumak için “karbon ayak izi”, “küresel düşünüp yerel hareket etme” gibi günümüzün moda tabirlerini de içine alacak şekilde elimizi kafamızın arasına koyup düşünmemiz gerekiyor. Koruma özverisi, duyarlılıklar ve sevgi çerçevesindeki dokunuşlar hayatı yumuşatıp daha yaşanılır kılacaktır. Her şeyde olduğu gibi havayı da kollamamız gerektiğinin farkında olmalıyız. Maalesef biz üstüne üstlük dalından koparılmış elmaya “sen niye çürüyorsun?” demekle meşgulüz. Dostumuz, yoldaşımız havaya, suya, toprağa kısacası dünyamıza yaptığımız tahribatlarla, türlü çeşit kılıcı sinesinde tutmaktayız. Bu çektiğimiz kılıç, başımıza daha çok işler açacak gözüküyor maalesef.

Hayallerimiz sonsuz olsun ama tüketim alışkanlıklarımıza hep bir kısıtlama getirelim. Hayatın künhüne vakıf olup dengeli ve paylaşımcı bir hayata kim itiraz edebilir? Bu cihette her daim üzerimizde asaleti taşıyan bir olgunluk olmalı. Vicdanlı, paylaşımcı, duyarlı, haktan ve halktan yana müeddep bir insanlık tasavvuru aranmalı. İnsanın çok tüketme hırsı, eşyaya fazla ilgi duyulması, insanlığın paylaşımcı ve yetinme yetilerini fazlasıyla törpülemektedir. Yeme içme ve barınmadan daha çok günümüzde tüketim kalemleri arttı ve her geçen gün de artmaya devam etmektedir. Bu yüzden harcamalarımızı karşılamak için daha çok çalışmamız gerekiyor. “Kölelik kaldırılmadı, sadece bütün renkleri kapsayacak biçimde boyandı.” diyen Charles Bukowski sözüne göre belki de tüketim çılgınlığının kölesi olmaya başladık. Ayağımızı yorganımıza göre uzatıp ürettiğimiz kadar tüketmeye hakkımız olduğunu unutmamalıyız. Dünyanın canlı cansız temel işlevinin insana, hayvanlara ve bütün canlılara ait olduğunu bilmeliyiz. Bu aidiyette insanları tabiata yaklaştırma, doğa ile yan yana yaşama konumlandırma gibi anlayışlara da öncelik verilmelidir. Doğal sebze ve meyveye erişim, ağaçla, kuşla yan yana bir hayatı yaşama arzusu da bunlara dâhildir. Öyle ya savaş içindeki bir dünya da ve varoş yalnızlığında kim çocuklarını büyütmek istesin ki? Dünyamızda yaşanılan sıkıntılar, güzellikler gibi türlü çeşit haller, dünyanın belleğine işlenip yerleşim yerlerinin siluetlerine sirayet etmektedir. Gri ortam dünya siluetleri, kirlilikler vs. yerine rengârenk bir dünya tasavvurunu kim hayata geçirmek istemez ki? Bu dünyada ne kadar tükettiğimizden çok vicdanımız ve hoş sedamız kadar olacağız. Öyle veya böyle, dünya tarlasında rızkımızı ekip biçiyoruz ve bu dünya nöbetini tutup gideceğiz vesselam. Velhasıl, “Hava gibi aziz ol” temennisinin içini doldurup dünyamızı korumayı, kaynaklarımızı bilinçli ve tasarruflu kullanmayı vazgeçilmezlerden biri tutmanın zamanı geldi de geçiyor bile.

İlkay Coşkun
Kültür Ajanda Dergisi
Temmuz 2026. sayı 152



28 Haziran 2026 Pazar

Kapı Karşı

 Kapı Karşı





Kitap Kutuları

Selamlar arkadaşlar.

Şair ve yazar arkadaşların kitaplarına özel kitap kutular tasarlanır. vilart_ sanat instegram adresinden dm den İrtibata geçebilir ve özel kitap kapaklarınızın ahşap kitap kutularının siparişini verebilirsiniz.






25 Haziran 2026 Perşembe

İlkay Coşkun Kitap Kapakları

 İlkay Coşkun Kitap Kapakları












-------------------------------------------------------------------


21 Haziran 2026 Pazar

Soylu Çehreler

Soylu Çehreler 2
(Sanat Kültür Edebiyat Yazıları)
Gece Kitaplığı / Şubat 2026

Mahmut Topbaşlı






12 Haziran 2026 Cuma

Köseği

-İlkay Coşkun Yazdı- Kitap Haber - 01.07.2026

"Köseği" Hakkında Derkenar

"Köseği" Şair Ulaş Konuk'un Nisan 2025'te Çıra Edebiyat etiketiyle okurlarıyla buluşturduğu ikinci şiir kitabıdır. Otuz sekiz şiirin yer aldığı kitap doksan altı sayfa hacmindedir. Ocak, mangal karıştırıcı metal veya odun aparatı anlamlarına gelen 'köseği' aynı zamanda kitabın sekizinci şiirine başlık olmuş.

Kitabın ilk şiiri olan "Ah! Âdem ile Havva'nın Kısaltmasıdır" Hz. Âdem, Havva, Habil, Kabil üzerinden konunun ele alındığı ilginç bir şiir. Diğer şiirlerde buna benzer, Hz. İbrahim, İsmail, Yakup, Yusuf, Zekeriya, İsa, Eyüp, Meryem, Ömer, Hüseyin gibi birçok isimle karşılaşmaktayız. Bunlarla birlikte İda, Cleopatra, Prometheus, Endülüs, Anadolu gibi isimlendirmelerle devam edilmektedir. Dikkat çekici farklı anlatım da olan diğer bazı ilginç şiir başlıkları da şu şekildedir. "Karpuz, Pembe Harita, Acı Ölçer, Sus Bulutu, Matmavi, Modifiye, İrredantizm, Alzheimer, Sincap" gibi bazılarını sıralayabilirim.

Şiirlerde anlatım olarak şairin tematize ettiği bakış geleneğin, yapı olarak da modern tarzın izlerini taşımaktadır. Her ne kadar modern bir üslup kendisini hissettirse de ziyadesiyle kadim değerlerimizle mücehhez bir anlatım üzere yol alındığını da görmekteyiz. İlk şiirlerde ki yoğun ve kapalı imge kullanımı, devamında sadeliğe doğru bir evirilmeye uğramaktadır. Öyle ki kimi şiirlerde karmaşık gelen yapı, şairin ruh halinin bir yansıması veya oluşturduğu kendi düzenini yansıtmaktadır. Kim bilir belki karmaşık görülen bu yapı, farklı şiir damarlarını besleyen farklı gözeler barındırmaktadır.

Şiirlerde yer yer hikâye tarzında bir anlatım kendisini hissettiriyor. Gerek ilgi çekicilik gerekse de isimler üzerinden betimlemeler ile beraber şiir sesinin yüksek olduğunu kolaylıkla söyleyebiliriz. "Ey Çocuk, Ey İnsanlar" gibi seslenmelerle de anlatım sesi daha da yükseltilmektedir. Ayrıca kimi şiirlerde, "masa(l)lar, ha(l)klarımız" gibi eğik çizgi ile (/) ikili okumalara imkân verilmektedir.

Şiirlerde dikkat celp eden bir diğer konu da az kullanımda olan farklı kelimelere yer verilmesidir. "İslim damları (buhar damları), kırçıl şaman (kırlaşmaya başlamış), yörep (bayır, yokuş), sekoya ağacı (uzun yaşayan hacimli bir ağaç cinsi), köseği, pur kayalar (levha), ağveren (azmettiren), cırık kuşları (ardıç kuşları), çalışan emlikler (küçük yavrular), kertiş sürüleri (kertenkele sürüleri), kutsal bir apifani (aydınlanma), irredantizm (benzerini kendine katma isteği), sesobur (obur ses, türetilmiş bir kelime), nebbaş (mezar soyucu), tilkiler duncukarak (çok istekli), sıffın (Hz. Ali ile Muâviye arasında yaşanan savaş, 657), Prometheus (Yunan Mitolojisinde öngörü sahibi olan bir Tanrı), dadamık (av yemi)" gibi bir kısmını sıralayabilirim.

İzninizle, en sevdiğim şiirlerden birisi olan 'Sıffın' şiirini burada paylaşmak istiyorum. "Kuran'ı yakar şaki/ külü toprağı, dumanı göğe.../ insanı yakar cani/ teni toprağa, ruhu göğe savrulur// nar ve nur;/ fahiş bir yazım yanlışı/ sonunda ünlem durur" (s. 78)

Gerek geleneksel gerekse de modern anlayış dilin gerçekliğini taşıyan altyapı, apriori olarak şair de var görünüyor. Her şiire kafa yorulacak ve aynı zamanda izi sürülecek bir boyutta olduğunu düşünebiliriz. "Aydınlanma, kişinin kendi aklını kullanmaya cesaret etmesidir" diyen Kant'ın sözüne kadar götüren bir inşa halidir bu. Sonuçta şiir çok geniş bir alana karşılık gelmektedir. Hayattan, düşten ve kurgudan beslenen çok geniş bir alanı kapsamaktadır. Bu geniş çerçeve de denilebilir şair, anlatımlarıyla daha mücerret bir cihette yol almaktadır. Edebiyatta, sanatta şiirin öznelliğiyle farkını göstermektedir. İyi okumalar dilerim. Buyurunuz.

Ulaş Konuk
Çıra Yayınları