31 Ağustos 2026 Pazartesi

Ahmet Doğru ile Söyleşi

ŞAİR YAZAR AHMET DOĞRU İLE 
(KİTAPLARI BAĞLAMINDA) POETİKASI ÜZERİNE SÖYLEŞİ
(‎İlkay COŞKUN - Kültür Ajanda Dergisi, sayı 154, Eylül 2026)

‎Merhabalar. Bir okur tasavvur edin. Yazılarını, şiirlerini beğendiği kaç şairin ve yazarın yazdıklarının ve kitaplarının tamamını okumuştur. Ve hatta ilgili kitapların tamamına ayrı ayrı değerlendirme yazıları yazmıştır. İşte tam da böyle bir okur olarak bendeniz, Ahmet Doğru Hocamın bütün kitaplarını okudum ve hatta bazı kitaplarını Kültür Ajanda dergimizin -Kitaplık- bölümünde misafir ettim. Söyleşinin ileriki bölümlerinde Yazar Şair ve Edebiyatçı Ahmet Doğru Hocamızı daha yakından tanıyacağız elbette. Ezcümle şunu söyleyebilirim ki aşkla, türlü çeşit duyarlılıkla ve güzelliklere teşne naiflikte yazar. Bir başka hal ise soy ismi gibi Doğru yazmanın gayreti içerisindedir. Bu girizgâh cümlelerinin ardından ilk sorumuz ile söyleşimize geçelim.

1) Ahmet hocam, hoş geldiniz. Kültür Ajanda Dergimize yaptığımız bu güzel söyleşi cevaplarınız için çok teşekkür ediyorum. Dergimizin Ağustos 2026, 153. sayısının dosya konusu; “Dinlenme-tatil kültürü ve ruhumuzu besleyen sanatsal deneyimler” şeklindedir. Söyleşinin ileriki bölümlerinde bir öğretmen olarak tatil anlayışınızı ve yaz dönemini nasıl geçirdiğinizi sormak istiyorum. İzninizle ilk sorumdan sonra sözü size bırakayım. Son dört sene içerisinde iki şiir, iki deneme, iki öykü ve bir günlük kitabı ile okurlarımızla buluştunuz. Daha önceki dört şiir kitabı ile sayı on bire çıktı. Bu kitaplarınızı hangi zaman diliminde yazdınız? Yazım serüveniniz nasıl yol aldı ve nasıl şekillendi?

Yazma serüvenim lise sıralarında başladı. Yatılı okul, bu yeteneğimi ortaya çıkaran en önemli etmen olmuştur diyebilirim. Sonra Güneysu dergisi vesilesiyle Bestami Yazgan’la tanışmam var. Bestami Hoca ustam oldu, ölçülü şiir çalışmalarına başladık. Öyle ki lise sıralarındayken 4. Güneysu Şiir Şöleni’ne en genç şair olarak katılıp kürsüde şiir okudum. Bundan sonra iflah olmaz bir yazma isteği ile Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenliğini tercih ettim. İki üniversitede tamamlanan lisans, üç üniversitede bırakılan yüksek lisans şairce hareketlerimi besledi sanırım.

Yazma eylemine karşı çeşitli zaman dilimlerinde farklı yaklaşımlar geliştirdim. Bir ara, üniversite yıllarında, yazma eylemini hayatın merkezine almıştım. 2000 yılında ilk kitap çıkınca, yazmayı bırakmayı denedim. İlk kitap sonrası bir hayal kırıklığı yaşadım fakat kendimi yazmadan uzaklaştıramadım. Baktım olmuyor; mizahı seçip kara gülmece türündeki Baykuş Dikey Duruş dergisini çıkardım. Dernek, evlilik, afla döndüğüm yüksek lisans yılları (2002–2007) gibi farklı uğraşlar sayesinde yazmayı biraz geri plana itebildim. Sait Faik’in belirttiği gibi yeniden kurşun kalem, silgi ve defter alıp yazma serüveninde yeni bir sayfa açtım. Su dergisi ile yeniden yazmaya başladım 2007 yılında. Şiir sesimi de bu yıllarda tam olarak bulduğumu söyleyebilirim. Sonra 2012 yılında ikinci şiir kitabı Dünya Döngüsü, ardından benim editörlüğümde yeniden yayınlanmaya başlayan Güneysu dergisi…

Salgın yılları kitapları çoğaltmama, kendi yazdıklarıma yeniden göz atmama olanak sağladı. KDY’yi de keşfedince Aşkın Kaleleri, Yedi Ocak Yangını ile beraber Ay Adası ve Dünya Döngüsü’nün de ikinci baskılarıyla 2021 yılında 4 kitabı bir araya getirebildim. 2026 yılı, yayınlanan ilk şiiri (Diyanet Çocuk dergisi, Mayıs 1993, arka kapak) baz alınca sanatta otuz üçüncü yılım oluyordu. 33. yılı 11 kitapla taçlandırdım kendimce.

Şiir, öykü, deneme, günlük, makale gibi yazma türlerini günün farklı zaman dilimlerinde kaleme alıyorum. Sabahlar şiirin, akşamlar deneme ile makalenin, geriye kalan vakitler de öykülerin desem yalan olmaz sanırım. İstisnaları var tabii bu vakit ayırmalarının. Bunun yanında inceleme yazıları, anılar, günlükler de var; onların da zamanı değişiyor. Günlüklere günü gününe değinemiyorum mesela, haftalık veya aylık olarak yazdığım da oluyor.

2) Yazdıklarınız ve özellikle şiirlerinizin ilk örneklerinden bugüne kadar olan süreci tahlil etmenizi istersek, değerlendirebilir misiniz? Poetikanız ve şiire bakış açınızla neler söylemek istersiniz? Başka bir ifadeyle, sizin açınızdan şiirinizin pratiğini, yapısını, ‘ne’liğini ortaya koyduğunuz poetikanız hakkında neler söylersiniz?

Yazılarım; duygu, düşünce ve hayallerimle birlikte paylaşma isteğimi estetik bir biçimde dile getirme, dile getirdiklerini anlayabilecek duyarlılıktaki kişilere ulaştırma, onlara bu duyguları beğendirme gibi hedefleri sürekli güncelleyerek, yenileyip geliştirerek bir varoluş savaşı veriyor. İlk günden bugüne Mehmet Akif’in dediği gibi: “Elemim bir yüreğin kârı değil, paylaşalım” demekteyim. Bana göre yazmak, “acılar denizi” olan dünyada hüznü, elemi, gamı ve acıları paylaşmaktır. Belki çok karamsar olacak fakat asıl olan acının paylaşımıdır. Elbette sevinçler de paylaşılır ya; bu şiirle ne kadar olur, ne kadar etkileyici olur ya da ne kadar derinlikli bir şiir olur, kararsızım.

Estetik bulduğum her temayı şiirde ele alabilirim. Bununla beraber her yaşın kendine göre temaları var. Gençken ele aldığım temaları şimdi ele almıyorum mesela. Şimdi ele aldığım temaları da gençken ele alamamıştım elbette. Dolayısıyla bakış açısı yaşa göre değişiyor, poetika da bu durumda yıllara göre kendini yeniliyor.

Su gibi akıp giden yıllar, zamanın kısalığını apaçık gösteriyor. Benim şiire yaklaşımımda bu anın kısalığına duyulan telaş var. Alttan alta sürekli bu telaşı sürüklüyorum mısralara. Bu yüzden şiirimde ara ara tutuk durma, akıcılığı kırma, kara bir gülmeceyi şiirin ortasına taşıma gibi tavırlar ortaya serebiliyorum. İstiyorum ki bu bir anlık hayat, şiire büyük bir telaş olarak taşınsın; telaş dile gelirken imge hüznü sırtlasın. Bu açıdan ‘telaşın şairliği’ni yapıyor, ‘telaşın şiiri’ni yazıyorum diyebilirim.

Hayat tecrübeler yumağı, yaşayarak birçok şeyi tecrübe ediyoruz. Şiire yeni başladığım lise yıllarında, dergilerdeki güzel şiirleri okurken "Acaba ben de böyle şiirler yazabilir miyim?" diye soruyordum kendime. Bugünse dergilerde yayınlanan pek çok şiiri beğenemiyorum. İnsan bir gelişim içerisinde olgunlaşarak hayatını devam ettiriyorsa, dün geride kalan basamaklar yığını oluyor. Bununla beraber yazdığım yüzlerce şiir, binlerce mısra gelip diziliyor gözümün önüne ki onların içinde de değiştirmeye kalkışacağım yüzlercesi var. Fakat bulunduğum beğeni düzeyi ile geriye müdahil olmak istemem. Şairin ve yazarın kişisel gelişimini izlemek, gelişimini görmek beni etkiliyor. Bu yüzden "İlk şiirdeki ses ustalığını son şiirine kadar devam ettirdi." tarzındaki yaklaşımları, ben yerinde saymak olarak algılarım nedense.

Okuduklarım, yaşadıklarım oluyor ilham kaynaklarım. Yani okuma, gözlem ve hayalle besliyorum yazılarımı. Sabahları şiire ayırsam da öyle belli bir vakit olmaz şiir yazmamın. Mesela "Bu manzara insana şiir yazdırır." düşüncesine de katılmam, çünkü belli bir manzara karşısında duygulanmam. Ne zaman yazacağımı, ne zaman duygulanacağımı doğrusunu söylemek gerekirse ben de bilmiyorum. Bazen kendimi şiir yazmaya zorluyorum, ortaya bir şeyler çıkmıyor. O sebeple hayatı yaşamaya, hissetmeye çalışıyorum; şiir kendiliğinden doğsun istiyorum genelde. ‘Bazen de bencillik yapıyorum, zihnimde çok güzel yazılan bir şiiri sadece kendime okuyup kayda almıyorum’ diye bir espri de yapayım yeri gelmişken. Sonuç olarak şunu belirtmek isterim: Bir şiirin ruh hali, diğer şiirin yakınından bile geçmiyor. Sanatın tekliği, orijinalliği de buradan geliyor galiba.

3) Neşvünema bulduğunuz zamana karşı yenilmeyen öyküler, şiirler hangileridir? Bir edebiyat ürünü hangi beklentilerinizi karşılar ki beğeni ve duygularınızda değer bulur?

Kalıcılığı uzun olan öykü ve şiir diyeyim buna ben. Zamana yenilmemek fikri birden gözümde büyüdü; fazla iddialı olmayayım. Sanırım kalıcılığı uzun olanlar biraz tema ile ilişkili. İnsanın varoluşundan bugüne değişmeyen temalar var. Kalıcı bireysel temalar; mesela aşk, ölüm, ayrılık, gurbet, kıskançlık, fedakârlık, yalnızlık gibi. Yine toplumsal olan savaş, afet, vatan sevgisi gibi. Bununla beraber evrensel temalar; insan, hayvan ve tabiat sevgisi, eşitlik, adalet… Yazar bu kalıcı temalara yeni bir bakış, yeni bir yaklaşım getirdiği ölçüde kalıcı olacaktır. Elbette bazen dil, kullanılan teknik, anlatım biçimi ve üslup da kalıcılığı tek başına sırtlayabilir eğer o alanın öncüsü ise. Bugün kalıcılığı görmemizi engelleyen, edebi esere düşen reklam gölgeleri var. Yarın o reklam gölgesi kalkınca edebi eser daha iyi değerlendirilecektir diye düşünüyorum.

Şu sıralar edebi eserden beklentim; etkili bir dil, modern yaklaşımlar, yeni teknikler, orijinallik, samimiyet, iyi bir işçilik, farklılık ve farkındalıktır (metinlerarasılık). Bu sekiz yön, hayata geçiremediğim ‘çadır eleştiri kuramı’nın birer bakış yönüydü. Eseri, çadır kurma tekniğinden yola çıkarak hazırladığım sekizgen yıldızın ortasına oturtuyor, bu yönlerden incelemeye ve değerlendirmeye kalkışıyordum. Bu kuram bende edebi eserlere karşı bir önyargı oluşturdu. Hâlen bir eserin üzerine hayalen bu sekizgen çadırı kurar, bu yönlerini irdelerim.

Bunun yanında edebiyat eserlerini eğitim açısından değerlendiriyorum. Bu açıdan yazılan her şeyi kıymetli bulurum, ta duvar yazılarına varana kadar desem mübalağa olmaz. Çünkü yazmayla uğraşmak insanın dili üzerine, konuşması üzerine düşünmesini sağlar; sözcükleri seçerken dikkati devreye girer. Kısaca yazan insan, bir parça düşünür.

4) Bir yazma ritüeliniz var mıdır?

Birkaç tane var fakat olmazsa olmaz ritüeller değil bunlar; yazmaya uygun olduğum vakitlerde geliştirdiğim tavırlar. Öncelikle sabahları herkes uyurken yazmayı severim, şiir ve yazılarımı da çoğunlukla sabahları yazarım. Genelde bu vakitte bilgisayarla yazmayı yeğlerim, içecek bir şey aramam bu saatlerde. Sonra uykum kaçtığı vakit yazarım. Özellikle uzun kış geceleri uykum kaçtığında kalem ve kâğıtla, çoğunlukla da klavyeyle geri getirmeye çalışırım uykumu. Bu saatte çay yaparım kendime. Yine sınavlarda gözcü olduğum vakitler, boş dersler; bir parça kâğıt, bir kurşun kalem arandığım ve en iyi yazma çalışmalarını yaptığım zamanlardır. Bunun için kurşun kalem, açacak, silgi ve çizgili not defteri taşırım yanımda genellikle.

5) Şairler ve yazarların farklı farklı edebi türlerde yazmasını nasıl değerlendirirsiniz? Yazma yönünüzü özellikle edebiyat üzerine yoğunlaştırırken neleri gözetiyorsunuz? Bir yazar ve eğitimci olarak Türk dilinin doğru kullanıldığını söyleyebilir misiniz? Bu noktada neler tavsiye edersiniz? Bunun yanında, eğitimin içinde olan ve edebiyata katkı sağlayan biri olarak edebiyat dünyasının bazı alanlardaki daralmaları, küçülmeleri akabinde daha az okuyor olmamızı neye bağlıyorsunuz?

Edebiyatçılar için çok yönlülüğün üstadı Tanpınar’dır sanırım. Tanpınar gibi bir örnek olunca farklı edebi türlerde yazmayı bir zenginlik addediyorum. Fakat yoğunlaşmak, ustalaşmak için tek türe ağırlık vermek gerektiği söylenebilir. Biz biraz çorbayı seviyoruz galiba; bu yüzden çok yönlülüğe daha fazla kıymet veriyoruz. Uzmanlaşmak mı, çok yönlülük mü? Buna; değişimin yavaş olduğu yerde çok yönlülük, değişimin hızla gerçekleştiği yerde uzmanlaşma biçiminde bir yanıt verilebilir. Günümüz, teknolojisiyle her alanda alabildiğine hızlı. Bu yüzden uzmanlaşmak daha kıymetli görülebilir. Fakat ben yine de çok yönlülük taraftarıyım. Çünkü öykü, şiir, deneme, makale, günlük gibi çeşitlilik bazen birbirini besliyor, bazen de yazarı farklı kulvarda dinlendirmiş oluyor.

Türkçeyi gerektiği gibi özenle kullandığımızı söylemek zor. Nispeten doğru kullandığımızı söyleyebiliriz belki. Bu, baktığımız yönle ilgilidir. Terim oluşturmayı, terimlerin kabulünü, yani terimleşmeyi henüz tamamlayamadık. En başta dil bilimin, dil bilgisinin terim problemi çözümlenebilmiş değil. Sadeleşme, türetme gibi sözcüklerle ilgili diğer konular da yerine oturmuş değil. Bitişik ve ayrı yazılan birleşik sözcükler konusuna akıl erdirmeyi henüz kimse becerebilmiş değil; TDK bugün belirlediği kuralları yarın rahatlıkla değiştirebiliyor. Minareyi çalan kılıfı hazırladığı gibi kuralı değiştiren de kendine göre bir gerekçe belirtiyor fakat bu durum karmaşayı besliyor. Sonra yabancı dillerden gelen sözcüklere bulunan karşılıklar… Türkçeye ne kadar uygun? Bazen bunları sadece ben mi dert olarak görüyorum, yoksa yanlış mı düşünüyorum diyecek oluyorum. Tam da bu esnada bir bakıyorum, benim dert gördüğüm bir durumu biri kaleme almış. Söz konusu Türkçenin sorunları olunca ‘bir dokun bin ah işit’ bir durum var maalesef. "Çala çala bir hava döner" atasözüne uygun yol alıyoruz. Dil konusunda çok şey bilmek, yaşanan kaosu daha yakından görmeye olanak sağlıyor. Bu yüzden yazarken kaotik alana girmeden, konuşulan, halkın arasında yaşayan dili gözlemleyerek yazmaya çalışıyorum. Türkülerimizde şiir için, anlatılarımızda öykü için güzel bir dil var. Sözlü edebiyat kültürümüzdeki dil, derya deniz. Kaosu görmeden yazmaya çalışmak gerek sanırım.

Edebiyat dünyasının bazı alanlarındaki daralmalar ve küçülmeler, yazılı kültürden görüntülü kültüre geçişten kaynaklı. Gazete ve dergi, işgal ettiği alanın büyük bir kısmını sosyal medyaya bırakıyor. Bu açıdan az okumamız normal, çünkü çok fazla izler olduk. İzlemek hem görsel hem de duyusal olarak beyni uyardığı için okumaktan daha ilgi çekici geliyor. O yüzden okumaya ayrılan bölümün büyük bir kısmı izlemeye devroluyor. Sonra okuyanlar da bana kalırsa düne göre çok iyi; hem daha fazla okuyorlar hem de daha hızlı okuyorlar.

6) Günümüzün yaşam şekli, 21. yüzyıl, postmodernizm, küreselleşme; edebiyata, öyküye ve şiire nasıl yansımaktadır? Şiirde yeni soluklara, yeni şiir damarlarına, yeni şiir akımlarına ihtiyaç var diyebilir miyiz?

Çok hızlı bir üretim, karmaşa, hızlı bir tüketim, sindirememe, hak ettiği değeri görememe, emeğin hakkını reklamla gölgeleme gibi birçok 21. yüzyıla ait yansıma edebiyatı da yoğuruyor. Fastfood kalitesizliğini gizleyen sos ve baharat örtüsü, edebiyatta da albenili kâğıt, gösterişli baskı olarak çıkıyor karşımıza. Bana büyük yayınevlerinin çoğu, büyük fastfood zincirleri gibi geliyor. Çok satanları da çok okunanları da onlar belirliyor reklamlarla. Edebiyatı sadece kazanç kapısı haline getirme, satılanı üretme, üretileni tükettirme... Elbette şair ve yazarlar da emeğinin karşılığını görmek, yazdıklarından bir kazanç elde etmek ister. Bu çok normal. Fakat büyük yayıncılar, alanı kendi tekellerinde tutmak istedikleri için yazma alanını ve yazarı da kendileri belirliyor. Özgünlüğe, farklılığa, bakış açısına, yaklaşıma kendi siyasi görüşleriyle karar veriyorlar ki büyük yayınevlerinin çoğu hâlâ siyasi yanını apaçık vurguluyor. Dolayısıyla bugünkü piyasada, market zincirleri ile bakkallar piyasanın dışına çıkarıldığı gibi, kendine özgü yazanlar da bu büyük yayınevleri tarafından alanın dışına itiliyor. Üç kitabı önce büyük bir yayınevine, kendi düşünceme de yakın bir yayınevine yolladım. Hemen ertesi gün, geri çevrildiğini belirten bir yazı gönderdiler; tek bir satır bile açıklama yapmadan. Küreselleşmenin bize dayattığı bu. Postmodernizm, modernin sunduğu salt akılcılığa karşı haklı bir çıkış. Tek doğru yok, çok doğru olabilir; tek tarz yok, çok tarz olabilir. Absürde kaçmazsa eleştirel boyutta postmodern bizim için can simidi. Geleneksel yaklaşımı, modernin eleştirisini, mistik bakışımızı postmodernizm sayesinde metinlere rahatlıkla taşıyabiliriz.

Edebiyatta yeni akımlar, şiirde yeni soluklar mutlaka olmalı, olacak da. Fakat pazara dönüşen, reklamla sesin yükseltildiği bir ortamda bu duyulur mu, duyulsa kıymet bulur mu? Emin değilim. Dergiler yayınevi haline geliyor, kitaplar basıyor, yeni ses ve solukları tanıtıyor. Bunu dergiler yapıyorsa kıymetli buluyorum. Nispeten dergiler çevresinde gelişen ve dergi öncülüğü ile yayınlanan kitaplardan daha fazla umutluyum. Bir bakıma onlar bir akım oluşturuyor. Yarın Dergâh, Hece, Türk Edebiyatı gibi uzun soluklu, yayınevi haline gelmiş dergiler yeni akım, yeni soluk için değerlendirilebilir.

7) Şiir yazarken konu neden ve nasıl öyküye geldi? Öykü yazmaya ne zaman başladınız? Şiirler, öyküler hayattan beslenir. Özellikle öykülerinizde seçtiğiniz karakterler, kahramanlar gerçek mi?

Öykü, edebiyat alanında lisansa başlayınca oldu. Şiirle anlatamadıklarımı öyküye taşımam gerekti. İlk öykümü sanırım 1995’te yazmıştım. Lisansın ikinci yılıydı. Ömer Seyfettin’in şiir yazdığını öğrenince “Ben de öykü yazayım öyleyse.” demiştim. Öykünün beslendiği kaynaklar farklı. Annem iyi bir hikâye anlatıcısıdır; abartmayı sever ve sıradan bir olayı trajik hale getirebilir. Şiir gibi öykülerimde de çevremden gelen duyumlar ve gözlemler var. Zamanın Fethi’ndeki öykü kahramanlarımın hiçbiri gerçek değil fakat onlara, farklı kişilerin örnek gördüğüm gerçek karakterlerinin özelliklerini vermeye çalıştım.

8) Editörlüğünü yapmış olduğunuz Güneysu dergisi başta olmak üzere başka edebiyat dergilerinde de şiirleriniz ve nesirleriniz yayınlanıyor. Kitaplara giden yolun dergilerden geçtiğini biliyoruz. Dergilerin işlevi hakkında neler düşünüyorsunuz? Bu bağlamda Kültür Ajanda dergimizi nasıl buluyorsunuz?

Bizde edebiyat dergileri çok kıymetlidir. Servet-i Fünun’la başlayan dergi muhiti, edebiyatımızda kendine has alan ve akım oluşturur. Genç Kalemler, Hisar, Mavi, Yedi Meşale, Varlık gibi nice dergi edebi muhit oluşturmuştur. Bütün edebiyat dergileri bana göre bir edebi muhit oluşturuyor. Kalıcılığı ve etkisi süreyle, çıktığı yerle, kişilerle ilgili oluyor sanırım. Bir dergi bir şairi ya da bir yazarı çıkarırsa kendinden beklenileni gerçekleştirmiştir. Genelde bir kişinin çabası ile sürdürülen dergiler, şair ve yazar için yolda olmaya katkı sağlar.

Kültür Ajanda dergisi ise dile kolay, 13 yıldır yayın hayatında ve şu an 153. sayısı çıkıyor. Nesrin Çaylı Hanım’ın ilk sayı için yaptığı o samimi tanıtımı ve ilk çalışmaları dün gibi hatırlıyorum. Doğrusunu söylemek gerekirse, başlangıçta bu kadar uzun soluklu olabileceğini tahmin etmiyordum; ama dergi rüştünü fazlasıyla ispat etti. İnşallah daha nice on yıllar boyunca bu istikrarlı yürüyüşünü sürdürür. Emeği geçen herkesi gönülden tebrik ediyorum.

9) Kitaplarınızda milli, dini, tarihi ve kültürel yapımızı öncelediğiniz gözükmektedir. Kimlik şuuru, millilik, yerli ve yerel düşünce hakkında neler söylersiniz? Ortak Türk Kimliği denince aklınıza ilk gelenler?

Kimlik şuuru, bizim Batılılaşma serüvenimizle farklı yaklaşımlara, farklı anlayışlara yol açmış hayati bir meselemizdir. Cumhuriyetin 100. yılına girmiş olmamıza rağmen kimlik şuuru konusunda aydınların kafası hâlâ karışık diyebiliriz. Osmanlı’nın son yıllarında ortaya çıkan Batıcılık, İslamcılık, Türkçülük yaklaşımları varlığını koruyor. Bu üç yaklaşım bir çatı altında toplanabilmiş değil. Tam da burada millilik, aslında bu üç yaklaşımı bir çatı altında toplayabilir; bu üç düşünceye yaklaşımı belirleyebilir. Millilik pergelin sabit ayağını kendine sabitlerse, hareketli ayağıyla diğerlerine korkusuzca yaklaşabilir. Buna inansak, yani bir insanın hem Batılı hem Müslüman hem de Türk olabileceğini kabul etsek, çok şey daha hızlı değişecektir. Fakat biz bu üçünü bir araya getirmek yerine birine taraf olup diğer ikisine karşı hasım olmayı tercih ediyoruz ve enerjimizi birbirimizle çatışmaya harcıyoruz. Sağ-sol, ilerici-gerici, laik-dindar gibi çatışmalar yıllardır ülkenin enerjisinin boşa harcanmasına sebep oldu. Yerli ve yerel düşünce bizi kurtaracak tek çıkar yol; çünkü yerli ve yerel düşünceyi kendi dilimizle, kendi kimliğimizle inşa edeceğiz. Hâlihazırdaki düşüncelerin hepsi dış kaynaklı. Dolayısıyla bunları ithal eden insanlar da bunlara inanmıyor, sadece bunları kullanıyor. Daha acısı da sadece kendi çıkarına göre kullanıyor. İnsanımız dışarıdan aldığı düşüncenin haysiyetine de aldırmıyor maalesef.

Ortak Türk kimliği denince öncelikle tarih, din, dil, kültür, vatan ve gelenek görenek aklıma geliyor. Bunları çoğaltmak da mümkün, dile kadar indirmek de. Çünkü dil, içerisinde diğer bütün kimlik öğelerini taşımaktadır. Bu sebeple dil çok önemli. Dil için çaba göstermek, dili geliştirmek için edebiyatla uğraşmak çok kıymetli.

10) Romanda, öyküde, şiirde Dede Korkut’tan günümüze yazınsal mirasımızdan ne oranda besleniyoruz? Bu büyük mirastan daha çok faydalanmak için neler yapmalıyız?

Milli yazınsal mirastan yeteri kadar faydalandığımızı söylemek zor. Sadece Dede Korkut’tan beslensek çok farklı şeyler oluşturabiliriz. Buradaki faydalanma ölçümüz elbette Batı. Batı, Eski Yunan mitolojisini sürekli güncelleyerek yazınsal alanına taşıyor. Bizse onların bizden alıp adını değiştirdikten sonra bize yeniden transfer etmeye çalıştığı edebi kavramları anlama ve anlamlandırmaya çalışıyoruz. Büyük milli yazınsal mirastan daha fazla faydalanmak için bu eserleri güncelleyen yeni eserlere kapılar açmamız gerekir. Sonra bu eserleri okuma, okutma, anlama ve anlatma çabası içerisinde olmamız, bu büyük mirastan daha çok faydalanmak için şimdilik, ilk adım için yeterli olur diye düşünüyorum. Bu ilk adım gerçekleşirse –ki kısmen gerçekleşiyor da– ilerleyen süreçlerde oradan edebi akımlar çıkabilir.

11) Şiir ve diğer edebi ürünlerde metafizik/mistik ve gelenek unsurlarının yer almasına yönelik olarak düşüncelerinizi alabilir miyim? Din, inanç, sosyoloji ve tarihin edebi ürünlere yansımalarını nasıl görüyorsunuz?

“Bana sığar iki cihan, ben bu cihana sığmazam” der Nesimi. Şiirde metafizik unsurlar şairin varlık âlemini aşma cehdi, “ötelere göz kırpma” çabası olarak görülebilir. Ruhunun farkında olan şair, bedenin yanı sıra ruhunu da besleyecektir. Mevlana; “Toprak olan bedene sadece toprak yedirip ruhunu görmezden gelme, onun da besine ihtiyacı var.” der. Özelde şiir, genelde bütün sanat dalları ruhun nefes aldığı alanlardır. Sokrates’in “Müzik ruhun gıdasıdır.” sözünü, ben “Sanat ruhun gıdasıdır.” diye anlarım. Halk ve divan edebiyatlarındaki tasavvufi söylem, gelenekten moderne metafizik ve mistik söylem olarak taşınmıştır. Modern Türk şiirinde öncü gördüğüm Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Cahit Zarifoğlu metafizik ve mistik söylemi şiirde estetik bir derinlik olarak çok iyi kullandılar. Dolayısıyla metafizik, mistik ve geleneksel unsurların şiiri estetik olarak derinleştirdiğini düşünürüm. Ayrıca inanan bir insanın bu yaklaşımı kaçınılmazdır çünkü o her işini bir ibadet şuuru ile yapar.

Edebi metinler insanı her yönüyle ele alır, her yönüyle sarar. Böyle olunca din, sosyoloji, tarih, kısmen coğrafya, psikoloji ve felsefe yazdığı metinlere yazarın bilgi düzey ölçüsünde yansır. Bu durum metinleri zenginleştirdiği gibi şairin entelektüel kimliğini de açık eder. Postmodern yaklaşımın metinlerarasılığını da bu zenginliği arzu eder.

12) Şair Yazar Ahmet Doğru Bey, salgın ve Kahramanmaraş depremi dönemlerini nasıl geçirdi?

Salgın dönemi, şair olarak Koyu Şiirler'i tamamlamama yardımcı oldu. Algılarımızı değiştirdi, hayata bakış açımız daralan alanda genişledi sanki. Belki daha farklı bakış yöntemleri de bulduk. Olmazsa olmaz dediğimiz şeylerin olamayacağını, olmayınca da bir şeylerin eksilmediğini fark ettik. Salgında evden çıkamadık. Pazarcık benim doğum yerim ve 6 Şubat babamın vefat yıldönümüydü. Bu yüzden 6 Şubat Pazarcık depremi simgesel olarak da beni derinden etkiledi. Deprem sonrası bir süre evlere giremedik. Salgındaki ‘evden çıkmayın’ uyarısının yerini depremde ‘eve girmeyin’ uyarısı aldı. Bu peş peşe gelen olaylar derin bir etki bıraktı üzerimizde. Âşık Veysel’in “sadık yâri” kara toprağın bize yâr olmayacağını gördük. Değişen bazı bakış açılarımızın farkındayız fakat bir o kadar da farkına varamadıklarımız var diye düşünüyorum. Depremden sonra bir ay Konya’da kaldık. “Osmaniye’den ayrılalım, memleketten taşınalım” düşüncesini deprem oluşturdu. Deprem sonrası yüzümü “koyu şiirler”den “ağır şiirlere” çevirdim. Deprem şiir algımı da değiştirdi. Malzemeden çalmadan; sağlam işçiliğin, sağlam iskeletin metinlerde de olması gerektiğini gördüm. Kalıcı olmak, ayakta durmak için bunlar şarttı. Bundan dolayı ağır işçilik, ağır zemin, ağır döküm ve ağır kurmaca gerektiren “ağır şiirler”e başladım diyebilirim.

13) Dergimizin Ağustos 2026, 153. sayısının dosya konusu; “Dinlenme-tatil kültürü ve ruhumuzu besleyen sanatsal deneyimler” şeklinde demiştik. İşinin doktoru bir öğretmen olarak tatil anlayışınızı ve yaz dönemini nasıl geçirdiğinizi sormak isterim.

Benim için tatil; eylemsizlik veya tamamen köşeye çekilip dinlenmek anlamına gelmiyor; aksine zihinsel bir vites değiştirme, ruhu asıl besleyen kaynaklara dönme vakti anlamına geliyor. Eğitim-öğretim yılının o yoğun, koşturmacalı ve zihni bölen temposundan sıyrılıp "inziva" limanına sığınmaktır. Öğretmenlik, sürekli veren ve tüketen bir meslek; yaz dönemi ise eksilenleri yerine koyma, yani ambarı yeniden doldurma zamanı.

Bu anlamda benim tatil anlayışımın merkezinde okumak, derinlemesine düşünmek ve yeni metinlerin izini sürmek yer alıyor. Yaz aylarını, dönemin getirdiği gürültüden uzaklaşarak sakin sabahların o berrak zihninde şiire ve nesre yoğunlaşarak geçiriyorum. Ruhumu besleyen en büyük sanatsal deneyim ise bu dinginlikte kendi sesimi dinleyebilmek ve kelimelerin işçiliğine kesintisiz vakit ayırabilmektir. Kısacası, bedenen dinlenirken zihnen ve kalben en üretken olduğum dönem yaz dönemidir diyebilirim.

14) Son olarak hafızanızın o geniş bahçesinde yazmaya dair neler var?

Yazmaya ve dahi yazdırmaya dair birçok düşünce, proje ve yaklaşım var aklımda. Çok şükür, akademik olarak en büyük yoğunluğumu oluşturan doktora tezimi başarıyla tamamlayıp o süreci geride bıraktım. Bunun hemen akabinde Korkunun Kıvamı, Ankara Günlüğü, Bir An Sonsuzluk ve Misafir gibi çalışmalarım da raflarda yerini alarak okuruyla buluştu.

Şimdilerde ise hafızamın bahçesinde demlenen yeni dosyalar var. 25 yılı aşkın bir süredir uğraştığım "Misafir" şiirlerinden sonra, yine uzun süredir yazdığım klasik edebiyatın şiir türleri ile oluşturduğum "Hece Divanı”nı yayına hazırlıyorum. Sonra “Leyla ile Mecnun” mesnevisi, “Mehlika Sultan’a Âşık Yedi Gençten Geriye Kalanlar” ve “Yedi Kent Savaşçısı” şiir alanında masamda bekleyen projeler. Ayrıca küçürek öyküleri ve "Öyküntü"leri de bir araya getireceğim yeni kitap taslakları üzerinde çalışıyorum. Akademik yoğunluğun hafiflemesiyle birlikte zihnimde uzun süredir kurguladığım iki romana da artık daha rahat odaklanabileceğim.

Yazdırmaya dair ise BİLSEM’de olmanın avantajını kullanarak üstün yetenekli öğrencilerimle şiir öğretimi ve dört kare öykü-deneme yazdırma çalışmaları yaptırmayı planlıyorum. Şiir yazdırma çalışmalarını biraz daha formüle ederek kalıplaştırmak niyetindeyim. İnşallah bu projeleri de gerçekleştiririm, tasarı olarak kalmaz. Yazmak kadar, yeni kalemlerin yetişmesine vesile olmanın ve yazdırmanın da güzelliği bir başka.

Kültür Ajanda Dergisi için yaptığımız bu güzel söyleşi dolayısıyla size çok teşekkür ediyorum. Ayrıca Kültür Ajandası ekibine, özellikle Nesrin Çaylı Hanıma çok teşekkür ediyorum. Uzun soluklu olmasını temenni ettiğim şairlik ve yazarlık yolculuğunuzda başarılar dilerim.

Ben de bu güzel söyleşi için size teşekkür ederim İlkay Bey. Eserlerim üzerine yazdığınız önemli değerlendirmelerden sonra böyle geniş bir perspektifle hazırlanmış söyleşi gerçekleştirmeniz çok kıymetli. Size ne kadar teşekkür etsem az diye düşünüyorum. Bana çevirdiğiniz aydınlık bakışı ben de bir ayna gibi görerek kendimi görmeye, yaptıklarımı ve yapacaklarımı değerlendirmeye çalışıyorum. Eleştirileriniz, değerlendirmeleriniz çok kıymetli. Herkesin kendini görebildiği zamanda siz başka eserleri de görüyor ve değerlendiriyorsunuz. Bunun kıymeti ileride daha iyi anlaşılacaktır. Aynı dileklerle ben de size şair ve yazarlık yolunda başarılar diliyorum.

Bu söyleşiye yer verdikleri için Kültür Ajandası ekibine, özellikle Nesrin Çaylı Hanıma ben de çok teşekkür ederim.

Dr. Ahmet DOĞRU

1975 yılında Kahramanmaraş’ın Pazarcık ilçesinde doğdu. İlk ve ortaöğrenimini memleketi Osmaniye’de tamamladı. Ankara Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği bölümünden 1998 yılında mezun oldu. Gazi Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsünde Türkçe Eğitimi alanında yüksek lisansını tamamladı. Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesinde doktora eğitimini tamamladı.

2000 yılında Osmaniye’de başladığı öğretmenliğe Şehit Veli Demiryürek Bilim ve Sanat Merkezinde (BİLSEM) devam etmektedir.

Yazmaya Güneysu dergisinde başladı. Dergâh, Türk Edebiyatı, Hece, Şiar, Ay Vakti, Çınar, Gümüş Kalem, Su gibi birçok dergide şiirleri ve yazıları yayınlandı.

Dergicilikle uğraştı. Çınar dergisinin sanat danışmanlığını, Baykuş Dikey Duruş ve Su Edebiyat dergilerinin editörlüğünü yaptı. Hâlen Güneysu dergisi editörlüğüne devam etmektedir.

Eserleri;

Ay Adası (Şiir- 2000), Dünya Döngüsü (Şiir- 2012), Aşkın Kaleleri (Şiir - 2014), Yedi Ocak Yangını (Şiir - 2020), Kalemi Pusat Bilmek (Deneme - 2023), Zamanın Fethi (Hikâye - 2023), Koyu Şiirler (Şiir- 2023), Korkunun Kıvamı (Küçürek Öykü,2025), Ankara Günlüğü (Günlük, 2025), Bir An Sonsuzluk (Deneme, 2025) ve Misafir (Şiir,2025).











28 Ağustos 2026 Cuma

21 Ağustos 2026 Cuma

Bir dünya kitap

Bir dünya kitap - İlkay Coşkun

‎Okuyana, okutana, düşünene, ilgi gösterene ve eli kalem tutana selam olsun. Kisve-i tab /

‎#ilkaycoskun #vildanpoyrazcoskun #ilkaycoskunkutuphane #kitap  #havamızolsun #kitapgözü #cenne #tekrarintiryakisizaman #artıuc #ichatlar #kahvebahane #bimola #bilonsa #dusyolcusu #nagmeler #sonsuzlugayuruyus #moriklim #biryüzüesmer



16 Ağustos 2026 Pazar

‎İlkay Coşkun’la Söyleşi - Nurhayat Teke

İlkay Coşkun ile "Havamız Olsun" kitabı bağlamında söyleşi - Nurhayat TEKE

(Edebiyat Kolektifi - 16 Ağustos 2026)

‎İlkay Coşkun’un Havamız Olsun adlı eseri, doğa unsurlarını yalnızca fiziksel gerçeklikleriyle değil; aynı zamanda ontolojik, kültürel ve metaforik boyutlarıyla ele alan çok katmanlı bir metin olarak dikkat çekmektedir. Eserde hava, su, mevsimler ve tabiat; insanın hem varoluşsal hem de ahlaki dünyasını anlamlandıran temel unsurlar olarak konumlandırılmıştır.

‎Özellikle “Havanın, nimetler içerisinde en kıymetlisi olduğu muhakkak. Nefessiz yaşayamadığımız, bu kıymete en önemli delildir.” ifadesi, metnin merkezine yerleşen yaşam–nimet–şükür ilişkisini açıkça ortaya koymaktadır.

‎Metin boyunca doğa, yalnızca bir arka plan değil; insanın iç dünyasını dönüştüren aktif bir özne olarak ele alınır. “İnsanı gürültülü zihinden sessiz zihne, dinginliğe taşıyan sudur.” cümlesi, doğanın insan ruhu üzerindeki iyileştirici etkisini güçlü bir şekilde yansıtır.

‎Bu bağlamda eser, modern insanın doğadan kopuşuna karşı bir uyarı niteliği taşırken; aynı zamanda denge, farkındalık ve tevekkül kavramları etrafında şekillenen bir düşünce dünyası inşa etmektedir.

‎Eserde hava, su ve mevsimler yalnızca doğal unsurlar değil; aynı zamanda metaforik anlamlar taşıyan yapılar olarak karşımıza çıkıyor. Bu unsurları merkeze alma fikri nasıl oluştu?

‎Merhabalar. Bu sorunuzun cevabına kitap sunuş yazımda kısacık da olsa değinmiştim. Şöyle ki “Havamız Olsun” birkaç farklı anlamı ifade etse de daha çok iyi ve güzel bir temenniyi çağrıştırmaktadır. İklim değişikliği, hava kirliliği, çevre sorunları gibi onlarca sorunsalla boğuşan dünyamızın imdat çığlıklarını daha gür duyduğumuz muhakkak. Günümüzde dünyamız ve çevremiz üzerine çok şey söylemekten ziyade harekete geçilmesinin elzem olacağı konusunda hemfikiriz. Sonuçta dünyamız bize temlik edilmedi, gelecek için sadece emanet bırakıldı.

‎Kırk yıla yakındır havayı gözlemleyerek, havayı rasat ederek geçimini idame ettiren biri olarak havaya, mevsimlere, hava parametrelerine dair söyleyecek çok şeyim olmalıydı elbette. Hatta öyle ki her şair ve yazarın bu temalarda söylediği sözleri, şiirleri hep olagelmiştir. Anlatımlarda ufak tefek bilgi kırıntıları olsa da daha çok mesleki didaktiklikten uzakta; halk kültürümüze, anlayışlarımıza edebî ve şairane bir perspektifte konular ele alınıp işlenmektedir.

‎Hava, iklim konuları, mevcut şartların tespiti, insan ruh hâlinin betimlemeleri gibi konuların farklı cihetlerini de bunlara dâhil edebiliriz. Her ne kadar son bir asırdır modern hayatla birlikte dünyamızla aramızda daha izole bir hayatı yaşamayı tercih ediyor gözüksek de genlerimizde, yaşam kodlarımızda olan tabiatla iç içe yaşam kültürünü de taşımaktayız. Göçebe kodlarımız bizleri tabiatla, havayla, iklimle, çevreyle sarmaş dolaş, iç içe yaşamaya davet etmektedir. Böylelikle evimize, kalbimize, dünyamıza ve şarkılarımıza dönmemiz gerekiyor. Aynı zamanda çevre; tabiat, iklim, insanı bütünleyen, etkileyen en önemli etkenlerden birisidir. Sezai Karakoç’un, “İçinden çağrılmayan insanı dışarıdan çağırmak ne mümkün.” mertebesinde de olsa çevre ve hava şartları insan ruhunu ve karakter yapısını etkilemektedir. Bu bağlamda günümüz modern insan kaosuna karşı aksülamel duruşlar her zaman olmalıdır. Bu karşı duruşlar, insanı daha çok tabiatla beraber sadeliğe ve dinginliğe taşıyacaktır. İşte bütün bu cihetleriyle havayı merkezime alarak böyle bir kitap yazmayı uygun buldum.

‎“Havanın, nimetler içerisinde en kıymetlisi olduğu muhakkak.” ifadesi, doğaya bakışınızın temelini oluşturuyor gibi görünüyor. Bu yaklaşım, daha çok inanç temelli mi yoksa deneyimsel bir farkındalıktan mı besleniyor?

‎Hem deneyimsel farkındalıkla hem de inanç temelli bir bakış açısıyla yaklaştığımı söyleyebilirim. Başka bir ifadeyle hem inanç hem de kültürel altlık desek daha doğru olacaktır. Hümanist, paylaşımcı ve etik birçok değeri de bunlara dâhil edebiliriz. Sonuçta insan aklıyla, deneyimleriyle, şuuruyla doğru bildiği yol güzergâhında ilerlemektedir. Öyle ki bütün bu anlayışlar insanın içrek (bâtıni) ve dışrak (zahirî) hâllerinin uyum ve dengesini sağlamaktadır. Kadim dinî ve millî kültürümüzden gelen irfan, arifane bakış açıları, günümüzün etik yaklaşımlarıyla beraber insanlığın tekâmülüne katkılar sunacaktır.

‎Her insan bu güzelliklerden kepçesinin büyüklüğü kadar istifade edecektir. Tabiatın doğallığını, sadeliğini görüp de hayatın değerini bir çilingir gibi çok da kurcalamamak gerekiyor. Bu meyanda “anı yaşa” denen anlayışın kıymetini daha da çok kavramış olacağız. Yaşamsal güzellikler insana çok şey hatırlatıp hayatı anlamayı öğretecektir. Bir noktada heykeli görüp de heykeltıraşı görmeme yanlışına düşmeden, bütün bu güzelliklerin Allah’ın sanatından olduğunu göreceğiz. İnanç merkezli cennet, cehennem tasavvuru ve başkaca reenkarnasyon gibi birçok yan anlayışın temelinde insan yok mudur? İnsanlığın hasletleri, aşk, sevgi duyguları gibi bütün sosyal temler insanı böylelikle hayata bağlamaktadır. Kader-i İlahi’nin yanında bizlerin tercihleri ve cüzi irademiz de bunlara dâhildir. İnsanı okuyan başka hâlleri de bunlara ekleyebiliriz. Bu hasletlerin özü, insanın kendisini tanıma noktasında bir göz aydınlığı olacaktır. Bu güzellikler, insanın öznesindeki devalüasyonların karşısında bir panzehir hüviyeti taşıyacaktır. Öyle ya insanın kendi hayatının rotasındaki inhirafları düzeltmek için vazgeçilmez görevler üstlenecektir. Sıkıntılarla, zorluklarla ve en önemlisi de ölümlerle karşı karşıya kaldığımız dünyamızda hayattan kâm almak, farklı baharlara ulaşmakla mümkün olacaktır.

‎Metinde sıkça karşılaştığımız bir diğer vurgu da denge meselesi: “İyilik de kötülük de bumerang gibidir, mutlaka size geri döner.” düşüncesi üzerinden nasıl bir etik dünya tasavvur ediyorsunuz?

‎İnsan, iyiliği de kötülüğü de yayma yetisine sahiptir. Kötü olanı tamamen bitirmek belki mümkün değil ama iyi olanın hep galebe çalmasını pekâlâ sağlayabiliriz. İnsanlığın soylu yükselişine katkı sunmak için kötüye karşı muarız duruş, duyarlılık, etik bakış açıları ve sevgi gibi hasletler çokça taraftar bulmalıdır. Bu hasletler hem eşya, çevre-beden üzerinde hem de ruh-kalp üzerinde şekil almaktadır.

‎Mesela geçmişte insanlar, yürürken otlar incinmesin, ezilmesin diye çarıkların burunlarını hep yukarı doğru yaparlarmış. Hacivat, Karagöz çarıklarını gözümüzün önüne getirelim. Bugün gündelik hayatta buna benzer çarıklar giyinelim desek gülünç duruma düşeriz. Buradaki maddi, şekilsel bir inceliğin insanın ruhuna kazandırdığı letafeti görüyor musunuz? Bir Danimarka atasözündeki “İyilik de kötülük de bumerang gibidir, mutlaka size geri döner.” söylemi gibi biz dünyamıza iyilik edelim ve daha çok iyilik bulalım. Yoksa çok şeye geç kalacağız maalesef. Konya’da söylenegelen “Bayram gelince şırlan yağını başına dök.” cümlesindeki geç kalmışlığı sakın ha sakın yaşamayalım. Dünyanın sadece biz insanlar için olmadığı gerçeğinden hareketle bu duyarlılıkları artırabildiğimiz oranda daha mutlu olacağız.

‎“İnsanı gürültülü zihinden sessiz zihne dinginliği taşıyan sudur.” ifadesi, doğanın terapötik yönüne işaret ediyor. Sizce modern insan neden bu dinginlikten uzaklaştı?

‎Bugünün modern tabir edilen insanı hem bilgi bombardımanına uğramakta hem de kendisinin çok şey bildiğini zannetmektedir. Hatayı döne döne yaşamamak, bugünü kurup yarına taşımak için geçmişin insan tecrübelerinden ve hatalarından ders almamız gerekiyor. Çok da olumsuz bir portre çizmek istemiyorum ama doğru hareket etmeyi beceremeyip hızlı yaşama adına kendimizi şehirlerin kasvetli ortamlarına feda ediyoruz. Bütün bu sorunlarımızı akılla çözebildiğimiz oranda dinginliğe kavuşacağız demektir.

‎Kâinatın, özelde dünyamızın ve atmosferin öyküsünü anlayabilmek için insanın kendi oynadığı rolü bilmesi gerekiyor. Biz de dünya bizim çevremizde dönüyor diye oyalanıp benliğimizi teskin ededuralım. Zaman ve mekân geçiyor deriz ama zaman ve mekân daha çok yerinde dururken gelip geçen daha çok biz oluyoruz.

‎Velhasıl insan, rüzgâra kapılmış giden bir toz gibi savrulup duruyor.

‎Eserde geleneksel bilgi ile modern bilim arasında bir denge kurma çabası dikkat çekiyor. Hava tahminleri üzerinden yapılan tartışmalarda bu dengeyi nasıl kuruyorsunuz?

‎Hiçbir şeye “salt doğrudur” demeden farklı bakış açılarına da yaşam hakkı tanımak gerekiyor. Düşünsenize, antibiyotik ilaçların yan etkilerini görmeden tek başına salt tedavi edici görmek ne kadar kör bir bakıştır. “Kocakarı ilaçları” diyerek olumsuz bir yaftalama ile insanlığın milyonlarca yıllık deneyimlerini elinin tersiyle itmek günümüz insanına ne kazandıracak? Sağlık alanından verdiğim bu örneği birçok alana uyarlayabiliriz.

‎Göçebelikle, tarım ve hayvancılıkla hemhâl olmuş atalarımız tabiatı, suyu, toprağı ve havayı bizlerden çok daha iyi tanıyorlardı elbette. Diğer bir taraftan, insanda olan her hâlin tabiatta bir karşılığı vardır denilebilir. Gelgitleri de yaşar insan; doğumu da ölümü de benzer yaşar. Aynı tabiat gibi havanın durumu da böyledir. Kümülüs, nimbus, stratus gibi bulutları da sulusepken, çiy, çisenti gibi yağış ve diğer hava olaylarını da birlikte yaşar. Bir hava tahmincisi, bir atmosfer bilimcisi bilgi donanımındadır. İklimin içerisinde güneş de görevini ifa edecektir muhakkak. Hava ve tabiat olayları gibi insanlar da baharı, kışı, celallenmeyi, durgunluğu ve birçok hâli birlikte yaşamaktadır. İklimin sunduğu her bir eylem, sokakların son yaz yaprakları gibi içe dokunup görevini yapmaktadır.

‎Tabiat ile iç içe yaşamış olan, tarımla ilgilenen, yerine göre göçebelik yapan atalarımızın havaya, çevreye, mevsimlere —genel anlamda dünyamıza— ait bütün bu tespitleri çok kıymetlidir. Havamızın, tabiatımızın, genel anlamda dünyamızın başlı başına büyük bir esrar taşıyan aşkınlıklara sahip olması büyük bir kıymettir. Söz varlığımızda yer etmiş olan anlatımlar, halk kültürümüzün önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Yeni hayatlarla beraber mevsimlerin, iklimin, genel anlamda dünyamızın bütün döngü metaforları, dünyanın sonuna değin işlevlerini sürdürecektir.

‎İnsanın havayı bilinçsizce kirletmesinin sonrasında Allah’ın en büyük nimeti devreye girecek, kar yağdırıp atmosferi dezenfekte edecektir. İndirir tüm zehirleri yeryüzüne, toprak ile paklar ve insanın hatalarını yine affeder. Sadece bu gidişatın hasarlı veya hasarsız olmasını bizim tercihlerimiz belirleyecektir. Havamızla birlikte çevremize ve dünyamıza dair temaşa ettiğimiz, rayihasını aldığımız her güzellik, içimizdeki dünyayı da tezyin edecektir. İklim, her daim kendi coğrafya parçasının kimliğini oluşturmaya böylelikle devam edecektir. Son tahlilde dünyamıza sabitkadem bir üslupla hassas yaklaşım göstermemiz, doğru işler yapmamız vazgeçilmezlerimizden olmalıdır.

‎Mevsimler üzerinden yapılan anlatımlarda insan ömrüne dair bir benzetme kuruluyor. Bu döngüsellik, insanın kendini anlamasında nasıl bir rol oynar?

‎Hücre ile organizma, dünya ile insan gibi kıyaslamalar hep yapılır. Mesela dünyanın dörtte üçünün su, hücre sitoplazmasının yüzde doksanının su ve beynin yüzde doksan yedisinin su olduğunu biliriz. Dünyamızdaki organizmaların yüzde doksanından fazlası denizlerde yaşamaktadır. Bunların çoğu da planktonlardan oluşmaktadır. Bunun gibi suyun baskın yüzde değerlerini daha da çok sıralayabiliriz.

‎Tomur tomur gülmelerimiz ilkbaharları andırırken ağlamalarımız sonbaharı ve kışı çağırmakta. Bir tarafımızda çiy damlaları biriktirmişken başka taraflarımız zemherileri taşımakta. Hayatlarımızın dönüm noktaları hep nevruz etkisi yapmaktadır. Gençliğimiz fırtınalarla boğuşurken yaşlılığımız durgun su kıvamında olup soğuklarda dahi otuz yedi derece sıcaklığındaki kanımız ağustos sıcağını yaşamakta. Her esinti yüzümüze değmekte ve havanın ezgileri bizi oyuna kaldırmakta. Her mevsim, her hava değişimi önceden şifrelerini bize vermekte veya en çetininden sürprizlerini yapmaktadır.

‎Sanki basınç denen bütün ağırlık, berzah âleminden sırtımıza yüklenmiş durumda. Yükümüzün darasını dahi hissedemiyoruz. Sırtına yük yüklenmiş hamal gibi olmasak da hastalıkta ve zorlukta naçar kesiliyoruz. Bir hat boyunca yağacak yağmuru bekleyip nasibimizi arıyor olmalıyız. Kurak yerlerimiz güneşe doyarken nemli taraflarımızla işlerimizi yapıyor olmalıyız. Her sıcaklık değişimi bizi silkelese de soğukta yaz, sıcakta kış arama zıtlıklarını hep yaşatıyoruz. Normal atmosfer şartları sıradanlığından usanıp ekstrem adrenalinin peşi sıra koştuklarımız da olmuyor değil. Çöllerde veya buzullardaki safarilerle uyanmaya çalışıyoruz. Belki de en masumumuz; eksi bilmem kaç derecelerde buzlu suya giren bir kuzeyli gibi bedenimizi silkelemekten de geri durmuyoruz. Ağlamalarımız ve gülmelerimiz birbirine karışmışken kahkahalarımızdan medet umuyoruz. Doğumdaki vücut sıcaklığını, ölümdeki beden soğukluğuyla dengeliyor olmalıyız. Topu topu yaşayabileceğimiz yetmiş-seksen farklı mevsimin ortalamasını taşıyoruz. Bir yanımız sıcaklık depolarken diğer taraflarımız hararetimizi alıyor olmalı. Püf deyince sönebilecek bir canla yaşadık mı yaşamadık mı, hayal mi gerçek mi bilemiyoruz. Biz de aynı havamız gibi cephe cephe, hat hat ve kat kat savruluyor olmalıyız. İnsan ile mevsimler arasında buna benzer yanları daha da çoğaltabiliriz. Sonuçta bütün paydaşlarımızla beraber “Dünya bir penceredir, her gelen baktı geçti.” gerçekliğinde yaşıyoruz.

‎“Mutluluğa ulaşmanın yolu, ihtiyaçsızlaşmaktır.” yaklaşımı, günümüz tüketim toplumuna bir eleştiri olarak okunabilir mi?

‎Bıçağı keskin olan bu haydut çağın ışıltısına kapılmadan doğru hareket etmek elzem olacaktır. Hayallerimiz sonsuz olsun ama tüketim alışkanlıklarımıza hep bir kısıtlama getirelim. Hayatın künhüne vakıf olup dengeli ve paylaşımcı bir hayata kim itiraz edebilir? Bu cihette her daim üzerimizde asaleti taşıyan bir olgunluk olmalı. Vicdanlı, paylaşımcı, duyarlı, haktan ve halktan yana müeddep bir insanlık tasavvuru aranmalı. İnsanın çok tüketme hırsı, eşyaya fazla ilgi duyulması; insanlığın paylaşma ve yetinme yetilerini fazlasıyla törpülemektedir. Yeme içme ve barınmadan ziyade günümüzde tüketim kalemleri arttı ve her geçen gün de artmaya devam etmektedir. Bu yüzden harcamalarımızı karşılamak için daha çok çalışmamız gerekiyor. “Kölelik kaldırılmadı, sadece bütün renkleri kapsayacak biçimde boyandı.” diyen Charles Bukowski’nin sözüne göre belki de tüketim çılgınlığının kölesi olmaya başladık.

‎Ayağımızı yorganımıza göre uzatıp ürettiğimiz kadar tüketmeye hakkımız olduğunu unutmamalıyız. Dünyanın canlı cansız temel işlevinin insana, hayvanlara ve bütün canlılara ait olduğunu bilmeliyiz. Bu aidiyette insanları tabiata yaklaştırma, doğa ile yan yana konumlandırma gibi anlayışlara da öncelik verilmelidir. Doğal sebze ve meyveye erişim; ağaçla, kuşla yan yana bir hayatı yaşama arzusu da bunlara dâhildir. Öyle ya, savaş içindeki bir dünyada ve varoş yalnızlığında kim çocuklarını büyütmek istesin ki? Dünyamızda yaşanılan sıkıntılar, güzellikler gibi türlü çeşit hâller; dünyanın belleğine işlenip yerleşim yerlerinin silüetlerine sirayet etmektedir. Gri ortamlar, dünya silüetleri, kirlilikler vb. yerine rengârenk bir dünya tasavvurunu kim hayata geçirmek istemez ki? Bu dünyada ne kadar tükettiğimizden çok, vicdanımız ve hoş sedamız kadar olacağız. Öyle veya böyle, dünya tarlasında rızkımızı ekip biçiyoruz ve bu dünya nöbetini tutup gideceğiz velhasıl.

‎Eserde sıkça atasözleri, şiirler ve kültürel referanslara yer veriyorsunuz. Bu çok katmanlı anlatım, metnin anlam dünyasını nasıl genişletiyor?

‎Anadolu’nun dört bir yanında kepçelerini tabiat kazanına daldırıp havanın refikliğiyle işlerini yürütmüşler. Havanın süreğen ve pinhan yanları, atalarımızın gözlemci taraflarıyla faş olmuş ve bu konuda tecrübe biriktirmelerine vesile olmuş. Geçmişten günümüze ve geleceğe, ortak bir insanlık bilinci inşa edilmiş. Bizim de bu büyük binaya bir tuğla da olsa katkı sunma amacımız olmalı. Kendi tuğlamızı büyük binaya eklerken daha önce konmuş tuğlaların da niteliğine bakmak gibi bir sorumluluğumuz olmalı. Yoksa inşa olunan bina mimari bir değer taşımayacaktır.

‎Amacım körü körüne eskiyi ululamak ve eskiye kaside dizmek değil elbette. Ayrıca bize gösterilen, öğretilen her şeyi de salt doğru olarak görmememiz gerekiyor. Anlatımlar eksik ve/veya yalan taraflar da içerebilir. Mesela dün zeytinyağına, tereyağına, köy sütüne zararlı diyen anlayıştan bugün tam tersi bir anlayışa evrilmedik mi?

Doğa ile kurulan ilişkinin bozulması bağlamında iklim değişikliği meselesine de değiniyorsunuz. Bu noktada insanın sorumluluğunu nasıl tanımlıyorsunuz?

‎Herkesin kendi kapısının önünü süpürme anlayışı kelebek etkisi yaparak duyarlılıkları muhakkak artıracaktır. Yunus’un dediği gibi “Dirildik pınar olduk, irkildik ırmak olduk / Artık denize dolduk, taştık elhamdülillah.” Havamızı, çevremizi korumak için “karbon ayak izi”, “küresel düşünüp yerel hareket etme” gibi günümüzün moda tabirlerini de içine alacak şekilde elimizi iki şakağımızın arasına koyup düşünmemiz gerekiyor. Koruma özverisi, duyarlılıklar ve sevgi çerçevesindeki dokunuşlar hayatı yumuşatıp daha yaşanılır kılacaktır.

‎Her şeyde olduğu gibi havayı da kollamamız gerektiğinin farkında olmalıyız. Maalesef biz, üstüne üstlük dalından koparılmış elmaya “Sen niye çürüyorsun?” demekle meşgulüz. Dostumuz, yoldaşımız havaya, suya, toprağa, kısacası dünyamıza yaptığımız tahribatlarla türlü çeşit kılıcı sinesinde tutmaktayız. Bu çektiğimiz kılıç, başımıza daha çok işler açacak gibi gözüküyor maalesef. Velhasıl dünyamızı korumayı, kaynaklarımızı bilinçli ve tasarruflu kullanmayı vazgeçilmezlerden biri kılmanın zamanı geldi de geçiyor bile.

‎Son olarak, “Havamız” ifadesi sizce yalnızca fiziksel bir alan mı yoksa aynı zamanda ortak bir varoluş alanı mı?

‎Elbette ki hava daha geniş çerçevede varoluş alanını temsil ediyor ama havanın oluşturduğu fiziksel alanı da göz ardı edemeyiz. Hz. Mevlânâ’nın, “Saman elde etmek için buğday ekilmez.” sözü ne kadar doğru olsa da samanın, buğdaya yakın bir derecede kıymete haiz olduğunu da biliriz. Asırlar öncesinde, “Gök çadırımız, güneş bayrağımız.” diyen Oğuz Kağan atamız, havaya verilen değeri en güzel şekliyle dillendirmiş.

‎İnsan bu… Öyle veya böyle, zamanın yeknesak akışını aynı gökkubbede tamamlayacak. Yer değiştirmelerden ziyade iç varlığına yürüyecek. Her şeyde, her işte erinci arama çabasını körükleyip farklı pencerelerden farklı görüntülere ulaşılabilecek. Özellikle iç dünyayı düzene sokma gayretlerinin yanında, duygu ve düşüncelere değer verilmesine ve eğitilmesine yönelik çabalar da güdülecek diyerek söyleşimizi nihayetlendirelim.

‎Nurhayat Hanım, bu güzel söyleşi için çok teşekkür ederim. Sağ olasınız.


‎YORUM

‎Havamız Olsun, tür olarak deneme geleneği içinde değerlendirilebilecek; ancak içerdiği yoğun referanslar ve çok katmanlı anlatımıyla klasik deneme sınırlarını aşan bir metin niteliği taşımaktadır.

‎Eserde doğa unsurları, yalnızca betimlenen nesneler değil; insanın kendini anlaması için birer düşünme aracı olarak kullanılmıştır. Bu yönüyle metin, okuru doğaya bakmaya değil; doğa üzerinden kendine bakmaya davet eder.

‎Metnin dikkat çeken bir diğer yönü ise geleneksel bilgi ile modern düşünceyi aynı potada eritme çabasıdır. Atasözlerinden dinî referanslara, edebî alıntılardan bilimsel yaklaşımlara kadar uzanan geniş bir çerçeve, metni hem kültürel hem de entelektüel açıdan zenginleştirmektedir.

‎Sonuç olarak eser, modern insanın hızla uzaklaştığı doğa ile yeniden bağ kurmasını önerirken bunu didaktik bir dille değil; düşündürerek ve sezdirerek yapmaktadır. Okur, metni tamamladığında yalnızca doğaya dair değil; kendi varlığına dair de daha derin bir farkındalık geliştirme imkânı bulur.

‎Ben Nurhayat Teke, başka bir söyleşide buluşmak üzere hoşça kalın.

‎Nurhayat TEKE

‎Eğitimci, Şair / Yazar, Kitap Editörü ve Kitap Yorumcusu

Yazarla Tanış

‎Gözlüklü ve kot ceketli gülen bir kadının yatay formatta kara kalem portre çizimi.

‎Nurhayat Teke, Türk edebiyatı dünyasında şair, yazar, editör ve özel eğitim öğretmeni olarak tanınan üretken bir isimdir. Klaros Yayınları’ndan çıkan Düşlem Elçisi adlı şiir kitabının yanı sıra Kadının Adı Var gibi dikkat çeken edebi ve şiirsel çalışmalara imza atmıştır. Çeşitli edebiyat dergilerinde kitap değerlendirmeleri, derinlikli yazar röportajları ve kültürel incelemeler kaleme alan Teke, edebi ortamda aktif bir rol oynamaktadır. Bağımsız kitap editörlüğü görevini de başarıyla yürüten yazar, eserlerin mutfak kısmına katkı sunmaktadır. Mesleki kariyerine özel eğitim öğretmeni olarak devam eden Nurhayat Teke, sanatsal üretkenliği ile eğitimciliği bir arada sürdürmektedir.

‎Eğitimci, Şair / Yazar, Kitap Editörü ve Kitap Yorumcusu Nurhayat Teke
‎nurhayattt.teke26@gmail.com

10 Ağustos 2026 Pazartesi

Mulhouse’un Sirenleri

Mulhouse’un Sirenleri

“Mulhouse’un Sirenleri” Şair Mehmet Yıldız’ın, Çıra Edebiyat etiketiyle, Haziran 2026’da okurlarıyla buluşturduğu şiir kitabıdır. Altmış dört sayfalık eser, yirmi beş şiirden oluşmaktadır. Üç bölümde tasniflenmiş şiirlerin bölümleri şu şekildedir; “Masal Bitti, Uyanınca Hatırlanan ve Bu Şehir.” İlk bölümde, kaybedilen anneye duyulan özlem, geçici hayat ve ölüm olgusu işlenmektedir. İkinci bölümde genel olarak Mulhouse yangını, son bölümde de acı çeken şehirlere yer verilmektedir.

“Mulhouse’un Sirenleri” ismi nereden geliyor bir bakacak olursak; Mulhouse, doğu Fransa'da bir sanayi şehridir. Bu şehirde, 1 Ekim 2017 tarihinde kundaklama sonucu çıkan ev yangınında altı can kaybedilir. Bu altı canın üçü çocuk ve bu altı canın da dördü Türk asıllı soydaşımızdır. İlgili şiirlerde sarih olarak bu olaya değinilmese de gerek yangın ve ölüm anlatımları gerekse de Mulhouse ismi direk bu menfur hadiseyi çağrıştırmaktadır.

Teknik olarak şiirlere bir bakacak olursak; Eserde hece ve serbest tarzda yazılmış şiirleri karışık bir şekilde okunmaktayız. İmgelerin çok az kullanıldığı daha rafine mısralar diyebiliriz. Başka bir ifade ile imge fetişizmi taşımayan daha anlaşılır şiirler bunlar. Nakarat, tekrar mısraları şiirlerin bütünlüğünü sağlayan bir harç mesabesinde olduğunu görmekteyiz. Şiirlerde ses, anlam ve iç kafiye uyumu yerindedir. Hem şiirin ne dediği önemli hem de mazrufta esas kıymetin önemini görmekteyiz. Hemen hemen bütün şiirlerde ahenk unsurları şiir sesini daha yüksekte tutmaktadır. Ahenk unsurlarından mülhem şiirlerdeki okuma ritmi kendisini fazlasıyla hissettiriyor.

“Her çocuğun hikâyesi bir anne ile başlar” mottosu şiar edinilmiş sanki. Bu şekilde başlar şiirler. Anne ve şehir olgusuna etraflıca değinen şair, Nazım Hikmet’in şu sözünü bizlere hatırlatmaktadır. “İki şey var ancak ölünce unutulur, anamızın yüzüyle, şehrimizin yüzü.” Şiirlere, kuşlarla çevreli, çiçeklerle bezeli yer yer pastoral bir gömlekte giyindirilmiş gözüküyor. “Karınca, Ağustos böceği, sığırcık, çekirge, ebabil kuşu, zümrüdü anka, gonca gül, ıhlamur ağacı, hercai menekşeler vs. Bu anlatımlar ile beraber daha çok yeniden doğuş ve bahar imgesi betimlenmektedir adeta.

“Züleyha, Hacer, Kevser, Yusuf, Hüseyin, Ali, Zülfikar, İbrahim, Musa, Habil, İsrafil, Karun, Hamza, Tim (Filistinli Çocuk), Lili, Robinson, Windsor Kalesi” gibi isimlerle karşılaşıyoruz. Bunlarla birlikte Filistin, Kudüs, Gazze, Bosna, Kaf Dağı, Yeşilırmak, Ayasofya, Babil, Saint - Etienne, Avenue Colmar, Eiffel, Seine Irmağı" gibi isimlerle devam edilmektedir. “Yedi beyza, yedi kulplu kazan, yedi kollu şamdan, yedi boynuzlu oteller, yedi başlı canavar, zümrüdü anka, bezmi elest” gibi klasik edebiyatımızda kullanılan birçok benzetmelere de yer verilmektedir. “Teheccüt, fiske, makosen, metropol, bilboard, rezidans, xr cihazı, fenomen, ebter (eksik, noksan)” gibi az kullanımda ve güncel kelimelerle de karşılaşmaktayız.

Şairin şiir dilini daha iyi kavramamız için şiirlerde bölüm bölüm de olsa bir yolculuğa çıkacak olursak; “Gemi kırılmış dizgin tutmaz atlarım/ Kimse tutamaz ben bu uçurumdan atlarım/ Benim her çığlığa şahlanan atlarım vardı/ Benim anne duasından kanatlarım vardı/ Kimse tutamaz ben bu uçurumdan atlarım.” (s. 14, Parlayan Ölü Atlar, son bölüm) “Kapanır okullar fabrikalar/ Parklar bahçeler kapanır/ Güller mahzun kalır dallarda/ Kapanır berberler kahveler/ Bütün camiler Ayasofya olur/ Kapanır güneşe bakan perdeler/ Takvimler mahpus kalır evlerde.” (s. 36, ‘Virüs’ şiirinden bir bölüm) “Mulhouse’un orta yeri kilise/ Zangoç kendini asmış çan kulesinde/ Cafe Mozart’ta bir yaşlı madame/ Kahvesini yudumluyor umarsız/ Issız Saint-Etienne’in hüznüne/ Tüm mabetler mahzun durur çarşıda/ Bir arka plan resmidir/ Yeni yetme fenomenlere” (s. 42, ‘Mulhouse’un Sirenler-1’ şiirinden) “Adın şifrem olsun da/ Açılsın sır küpünün kilidi/ Başımı döndüren bu gezegende/ Ben de bir anlam bulayım artık” (s. 47, ‘Uyanınca Hatıralar 2’, şiirinden) Son olarak başka bir şiir bölümü de şu şekildedir; “Bu kar bu yağmur geceden/ Bu enkaz bu feryat geceden/ Sen uyurken ne hayatlar karardı/ Senin karanlığın bile geceden” (s. 49, ‘Uyanınca Hatırlanan 4’, şiirinden) Aynı zamanda “Uyanınca Hatıralar -4” şiirinin son bölümünde Fecr Suresinin 24. Ayetine yer verilmektedir. “Yâ leytenî kaddemtu li hayâtî” Meali şu şekildedir; “Ah, keşke bu hayatım için önceden bir şeyler yapsaydım!" der.

Son tahlilde, şiirler de ritim ve lirizm kendisini fazlasıyla hissettiriyor. Şiirlerin bir tarafında sezdiren ve öğreten bir uç hep gözüküyor. Gelenekten beslenen ama bildiğimiz halk tipi şiirlerden olmayan şiirler. Şiirlerin özünde bilme ve görme ile gönlün mahbesinde şekillenmiş duyumsamalar bütünü desek yerinde olacaktır. Bu bağlamda şiirlerdeki anlatım sabit kadem bir dil üzerinde yol almaktadır. İyi okumalar efendim. Buyurunuz.

İlkay Coşkun
10.08.2026

8 Ağustos 2026 Cumartesi

1 Ağustos 2026 Cumartesi

Gezelim Görelim

Gezelim Görelim

‎Gezelim görelim ama merak duygusu içerisinde, sevgi aşk halinde, maneviyat ve uhreviyat barındıran bir bilgelikte olursa gezintiler ne âlâ. Hem dünyayı tanıma hem de daha çok kendini bulma çabası diyoruz biz buna. İnsan doğduğundan beri hep yollardadır. Az veya çok seyahatlere çıkarız. Nesimî’nin dediği gibi; “yeri göğü düzen benim/ geri dönüp bozan benim/ cümle yazı yazan benim/ bu divana sığmazam” Türünden bir hareketliliktir bu. Ayrıca insan acemiliklerini gerilerde bırakıp sükûnet ve dinginliğe kavuşturan güzellikler barındıran gezintiler insana çok şey kazandıracaktır muhakkak. Her gezinti, gidiş ve dönüşleri de barındırmaktadır. “Tebdili mekânda ferahlık vardır” sözüne canlı bir örnek hüviyeti taşıyacaktır. Muhteviyatında arama, bulma hatta ve hatta kaybetme gibi birçok olguyu da beraberinde tutacaktır. Öyle ki bizler için özelde Türk-Müslüman kimlik felsefesinin kendine özgü bakışları da beraberinde yol alacaktır.

‎‎Yola çıkmak ve yolda olmak insanı olgunlaştıracaktır. Yol, yürüyeni terbiye edecek, her bir temaşa kâinatı, dünyayı ve insanı okuyan bir haslette olacaktır. Eğer insan amacını bilmez ise gezerek, deneyimleyerek öğrenilecek şeyler insanı kendisine esir de edebilecek, kendisi gibi olmaya ve düşünmeye de sevk edebilecektir. Her ne kadar gezme, kaybolmayı da içerisinde barındıran bir olgu olsa da gezmede niyet asıl olan ruhu bulma, kazanma ve öğrenme çabası olmalıdır. Shakespeare’inin “Neye yarar insan dünyaları kazanıp da ruhunu kaybettiyse” sözündeki gibi doğru istikameti görme asıl amaç olmalıdır.

Yer değiştirmeler, bir mola ile birlikte kimi zaman bir tercih kimi zaman da bir seçme malzemesi oluvermektedir. Fransa, Sorbonne Üniversitesinde doktorasını yapan ilk Türk, Nurettin Topçu’nun “İsyan Ahlakı” isimli eseri, 1934 yılında üniversite felsefe jürisi tarafından yılın en başarılı doktora tezi seçilir. Nurettin Topçu hediye edilen tatil gezisini reddederek yerine, üniversitenin giriş ve çıkış kulelerinde yirmi dört saat ay yıldızlı Türk Bayrağının dalgalanmasını arzu eder ve bu arzusu yerine getirilir. Bu da tatil ödülünün karşılığında güzel bir alternatif ödül olarak hafızalarda yerini alır.

‎Öze, doğaya ihanet eden insanın uygarlaşma ve iflah olma şansı yoktur elbette. Gezmek, tozmak demek har vurup harman savurmanın, israf etmenin bir aparatı olmamalıdır kesinkes. Bilakis zamane bir seyyah olup dünya denen geniş hinterlantta daha çok bilgeliğin izleri sürülerek yollara revan olunmalıdır. Her bir yol alış arayana bulduracak, ilim, irfan ve hikmet olgularını besleyen olacaktır. Yola çıkışlarda yaşanılan her bir güzellik, insanı beşeri ve ilahi aşka sevk edecek birer istasyon olacaktır. Dünyaya hikmet nazarıyla bakan insan, ressamların, fotoğrafçıların rol modeli, başöğretmeni olan Allah’ın tabiat sanatı daha belirgin görülebilecektir. Her ne kadar gözleri, gizemleri görmek için işin doktoru olmak gerekse de zaman içerisinde göz perdeleri de aralanacaktır.

‎En büyük yanılsama, üretim ve tüketim anlayışına çılgınca yaklaşan günümüzün insanında olmalı. “Tüketim toplumunda, şeyler kendi anlamlarını yitirir. Onlar sadece bir kodun işaretleri, bir statü göstergesinin parçalarıdır. Biz şeyleri değil, ilişkileri tüketiriz.” diyen Jean Baudrillard, tüketimin boyutlarına dikkat çekmektedir. Varsın kimileri tatilini otellerde, açık büfelerde, deniz ve kumlarda görsün. Asıl olan hayatın dış gerçekliği ile iç gerçekliği arasındaki bağı görebilmekte. Bütün bunlar insan için hayatında gül ve düş büyütme vasıtaları olduğunu bilebilmekte. Her şeye rağmen gezmeyi, tozmayı kolay görmemek gerek çünkü bakma ile görme arasında ki uçurum farkını bu aktiviteler belirlemektedir.

İlkay Coşkun 
Kültür Ajanda Dergisi 
Ağustos 2026, Sayı 153