16 Ağustos 2026 Pazar

‎İlkay Coşkun’la Söyleşi - Nurhayat Teke

İlkay Coşkun ile "Havamız Olsun" kitabı bağlamında söyleşi - Nurhayat TEKE

(Edebiyat Kolektifi - 16 Ağustos 2026)

‎İlkay Coşkun’un Havamız Olsun adlı eseri, doğa unsurlarını yalnızca fiziksel gerçeklikleriyle değil; aynı zamanda ontolojik, kültürel ve metaforik boyutlarıyla ele alan çok katmanlı bir metin olarak dikkat çekmektedir. Eserde hava, su, mevsimler ve tabiat; insanın hem varoluşsal hem de ahlaki dünyasını anlamlandıran temel unsurlar olarak konumlandırılmıştır.

‎Özellikle “Havanın, nimetler içerisinde en kıymetlisi olduğu muhakkak. Nefessiz yaşayamadığımız, bu kıymete en önemli delildir.” ifadesi, metnin merkezine yerleşen yaşam–nimet–şükür ilişkisini açıkça ortaya koymaktadır.

‎Metin boyunca doğa, yalnızca bir arka plan değil; insanın iç dünyasını dönüştüren aktif bir özne olarak ele alınır. “İnsanı gürültülü zihinden sessiz zihne, dinginliğe taşıyan sudur.” cümlesi, doğanın insan ruhu üzerindeki iyileştirici etkisini güçlü bir şekilde yansıtır.

‎Bu bağlamda eser, modern insanın doğadan kopuşuna karşı bir uyarı niteliği taşırken; aynı zamanda denge, farkındalık ve tevekkül kavramları etrafında şekillenen bir düşünce dünyası inşa etmektedir.

‎Eserde hava, su ve mevsimler yalnızca doğal unsurlar değil; aynı zamanda metaforik anlamlar taşıyan yapılar olarak karşımıza çıkıyor. Bu unsurları merkeze alma fikri nasıl oluştu?

‎Merhabalar. Bu sorunuzun cevabına kitap sunuş yazımda kısacık da olsa değinmiştim. Şöyle ki “Havamız Olsun” birkaç farklı anlamı ifade etse de daha çok iyi ve güzel bir temenniyi çağrıştırmaktadır. İklim değişikliği, hava kirliliği, çevre sorunları gibi onlarca sorunsalla boğuşan dünyamızın imdat çığlıklarını daha gür duyduğumuz muhakkak. Günümüzde dünyamız ve çevremiz üzerine çok şey söylemekten ziyade harekete geçilmesinin elzem olacağı konusunda hemfikiriz. Sonuçta dünyamız bize temlik edilmedi, gelecek için sadece emanet bırakıldı.

‎Kırk yıla yakındır havayı gözlemleyerek, havayı rasat ederek geçimini idame ettiren biri olarak havaya, mevsimlere, hava parametrelerine dair söyleyecek çok şeyim olmalıydı elbette. Hatta öyle ki her şair ve yazarın bu temalarda söylediği sözleri, şiirleri hep olagelmiştir. Anlatımlarda ufak tefek bilgi kırıntıları olsa da daha çok mesleki didaktiklikten uzakta; halk kültürümüze, anlayışlarımıza edebî ve şairane bir perspektifte konular ele alınıp işlenmektedir.

‎Hava, iklim konuları, mevcut şartların tespiti, insan ruh hâlinin betimlemeleri gibi konuların farklı cihetlerini de bunlara dâhil edebiliriz. Her ne kadar son bir asırdır modern hayatla birlikte dünyamızla aramızda daha izole bir hayatı yaşamayı tercih ediyor gözüksek de genlerimizde, yaşam kodlarımızda olan tabiatla iç içe yaşam kültürünü de taşımaktayız. Göçebe kodlarımız bizleri tabiatla, havayla, iklimle, çevreyle sarmaş dolaş, iç içe yaşamaya davet etmektedir. Böylelikle evimize, kalbimize, dünyamıza ve şarkılarımıza dönmemiz gerekiyor. Aynı zamanda çevre; tabiat, iklim, insanı bütünleyen, etkileyen en önemli etkenlerden birisidir. Sezai Karakoç’un, “İçinden çağrılmayan insanı dışarıdan çağırmak ne mümkün.” mertebesinde de olsa çevre ve hava şartları insan ruhunu ve karakter yapısını etkilemektedir. Bu bağlamda günümüz modern insan kaosuna karşı aksülamel duruşlar her zaman olmalıdır. Bu karşı duruşlar, insanı daha çok tabiatla beraber sadeliğe ve dinginliğe taşıyacaktır. İşte bütün bu cihetleriyle havayı merkezime alarak böyle bir kitap yazmayı uygun buldum.

‎“Havanın, nimetler içerisinde en kıymetlisi olduğu muhakkak.” ifadesi, doğaya bakışınızın temelini oluşturuyor gibi görünüyor. Bu yaklaşım, daha çok inanç temelli mi yoksa deneyimsel bir farkındalıktan mı besleniyor?

‎Hem deneyimsel farkındalıkla hem de inanç temelli bir bakış açısıyla yaklaştığımı söyleyebilirim. Başka bir ifadeyle hem inanç hem de kültürel altlık desek daha doğru olacaktır. Hümanist, paylaşımcı ve etik birçok değeri de bunlara dâhil edebiliriz. Sonuçta insan aklıyla, deneyimleriyle, şuuruyla doğru bildiği yol güzergâhında ilerlemektedir. Öyle ki bütün bu anlayışlar insanın içrek (bâtıni) ve dışrak (zahirî) hâllerinin uyum ve dengesini sağlamaktadır. Kadim dinî ve millî kültürümüzden gelen irfan, arifane bakış açıları, günümüzün etik yaklaşımlarıyla beraber insanlığın tekâmülüne katkılar sunacaktır.

‎Her insan bu güzelliklerden kepçesinin büyüklüğü kadar istifade edecektir. Tabiatın doğallığını, sadeliğini görüp de hayatın değerini bir çilingir gibi çok da kurcalamamak gerekiyor. Bu meyanda “anı yaşa” denen anlayışın kıymetini daha da çok kavramış olacağız. Yaşamsal güzellikler insana çok şey hatırlatıp hayatı anlamayı öğretecektir. Bir noktada heykeli görüp de heykeltıraşı görmeme yanlışına düşmeden, bütün bu güzelliklerin Allah’ın sanatından olduğunu göreceğiz. İnanç merkezli cennet, cehennem tasavvuru ve başkaca reenkarnasyon gibi birçok yan anlayışın temelinde insan yok mudur? İnsanlığın hasletleri, aşk, sevgi duyguları gibi bütün sosyal temler insanı böylelikle hayata bağlamaktadır. Kader-i İlahi’nin yanında bizlerin tercihleri ve cüzi irademiz de bunlara dâhildir. İnsanı okuyan başka hâlleri de bunlara ekleyebiliriz. Bu hasletlerin özü, insanın kendisini tanıma noktasında bir göz aydınlığı olacaktır. Bu güzellikler, insanın öznesindeki devalüasyonların karşısında bir panzehir hüviyeti taşıyacaktır. Öyle ya insanın kendi hayatının rotasındaki inhirafları düzeltmek için vazgeçilmez görevler üstlenecektir. Sıkıntılarla, zorluklarla ve en önemlisi de ölümlerle karşı karşıya kaldığımız dünyamızda hayattan kâm almak, farklı baharlara ulaşmakla mümkün olacaktır.

‎Metinde sıkça karşılaştığımız bir diğer vurgu da denge meselesi: “İyilik de kötülük de bumerang gibidir, mutlaka size geri döner.” düşüncesi üzerinden nasıl bir etik dünya tasavvur ediyorsunuz?

‎İnsan, iyiliği de kötülüğü de yayma yetisine sahiptir. Kötü olanı tamamen bitirmek belki mümkün değil ama iyi olanın hep galebe çalmasını pekâlâ sağlayabiliriz. İnsanlığın soylu yükselişine katkı sunmak için kötüye karşı muarız duruş, duyarlılık, etik bakış açıları ve sevgi gibi hasletler çokça taraftar bulmalıdır. Bu hasletler hem eşya, çevre-beden üzerinde hem de ruh-kalp üzerinde şekil almaktadır.

‎Mesela geçmişte insanlar, yürürken otlar incinmesin, ezilmesin diye çarıkların burunlarını hep yukarı doğru yaparlarmış. Hacivat, Karagöz çarıklarını gözümüzün önüne getirelim. Bugün gündelik hayatta buna benzer çarıklar giyinelim desek gülünç duruma düşeriz. Buradaki maddi, şekilsel bir inceliğin insanın ruhuna kazandırdığı letafeti görüyor musunuz? Bir Danimarka atasözündeki “İyilik de kötülük de bumerang gibidir, mutlaka size geri döner.” söylemi gibi biz dünyamıza iyilik edelim ve daha çok iyilik bulalım. Yoksa çok şeye geç kalacağız maalesef. Konya’da söylenegelen “Bayram gelince şırlan yağını başına dök.” cümlesindeki geç kalmışlığı sakın ha sakın yaşamayalım. Dünyanın sadece biz insanlar için olmadığı gerçeğinden hareketle bu duyarlılıkları artırabildiğimiz oranda daha mutlu olacağız.

‎“İnsanı gürültülü zihinden sessiz zihne dinginliği taşıyan sudur.” ifadesi, doğanın terapötik yönüne işaret ediyor. Sizce modern insan neden bu dinginlikten uzaklaştı?

‎Bugünün modern tabir edilen insanı hem bilgi bombardımanına uğramakta hem de kendisinin çok şey bildiğini zannetmektedir. Hatayı döne döne yaşamamak, bugünü kurup yarına taşımak için geçmişin insan tecrübelerinden ve hatalarından ders almamız gerekiyor. Çok da olumsuz bir portre çizmek istemiyorum ama doğru hareket etmeyi beceremeyip hızlı yaşama adına kendimizi şehirlerin kasvetli ortamlarına feda ediyoruz. Bütün bu sorunlarımızı akılla çözebildiğimiz oranda dinginliğe kavuşacağız demektir.

‎Kâinatın, özelde dünyamızın ve atmosferin öyküsünü anlayabilmek için insanın kendi oynadığı rolü bilmesi gerekiyor. Biz de dünya bizim çevremizde dönüyor diye oyalanıp benliğimizi teskin ededuralım. Zaman ve mekân geçiyor deriz ama zaman ve mekân daha çok yerinde dururken gelip geçen daha çok biz oluyoruz.

‎Velhasıl insan, rüzgâra kapılmış giden bir toz gibi savrulup duruyor.

‎Eserde geleneksel bilgi ile modern bilim arasında bir denge kurma çabası dikkat çekiyor. Hava tahminleri üzerinden yapılan tartışmalarda bu dengeyi nasıl kuruyorsunuz?

‎Hiçbir şeye “salt doğrudur” demeden farklı bakış açılarına da yaşam hakkı tanımak gerekiyor. Düşünsenize, antibiyotik ilaçların yan etkilerini görmeden tek başına salt tedavi edici görmek ne kadar kör bir bakıştır. “Kocakarı ilaçları” diyerek olumsuz bir yaftalama ile insanlığın milyonlarca yıllık deneyimlerini elinin tersiyle itmek günümüz insanına ne kazandıracak? Sağlık alanından verdiğim bu örneği birçok alana uyarlayabiliriz.

‎Göçebelikle, tarım ve hayvancılıkla hemhâl olmuş atalarımız tabiatı, suyu, toprağı ve havayı bizlerden çok daha iyi tanıyorlardı elbette. Diğer bir taraftan, insanda olan her hâlin tabiatta bir karşılığı vardır denilebilir. Gelgitleri de yaşar insan; doğumu da ölümü de benzer yaşar. Aynı tabiat gibi havanın durumu da böyledir. Kümülüs, nimbus, stratus gibi bulutları da sulusepken, çiy, çisenti gibi yağış ve diğer hava olaylarını da birlikte yaşar. Bir hava tahmincisi, bir atmosfer bilimcisi bilgi donanımındadır. İklimin içerisinde güneş de görevini ifa edecektir muhakkak. Hava ve tabiat olayları gibi insanlar da baharı, kışı, celallenmeyi, durgunluğu ve birçok hâli birlikte yaşamaktadır. İklimin sunduğu her bir eylem, sokakların son yaz yaprakları gibi içe dokunup görevini yapmaktadır.

‎Tabiat ile iç içe yaşamış olan, tarımla ilgilenen, yerine göre göçebelik yapan atalarımızın havaya, çevreye, mevsimlere —genel anlamda dünyamıza— ait bütün bu tespitleri çok kıymetlidir. Havamızın, tabiatımızın, genel anlamda dünyamızın başlı başına büyük bir esrar taşıyan aşkınlıklara sahip olması büyük bir kıymettir. Söz varlığımızda yer etmiş olan anlatımlar, halk kültürümüzün önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Yeni hayatlarla beraber mevsimlerin, iklimin, genel anlamda dünyamızın bütün döngü metaforları, dünyanın sonuna değin işlevlerini sürdürecektir.

‎İnsanın havayı bilinçsizce kirletmesinin sonrasında Allah’ın en büyük nimeti devreye girecek, kar yağdırıp atmosferi dezenfekte edecektir. İndirir tüm zehirleri yeryüzüne, toprak ile paklar ve insanın hatalarını yine affeder. Sadece bu gidişatın hasarlı veya hasarsız olmasını bizim tercihlerimiz belirleyecektir. Havamızla birlikte çevremize ve dünyamıza dair temaşa ettiğimiz, rayihasını aldığımız her güzellik, içimizdeki dünyayı da tezyin edecektir. İklim, her daim kendi coğrafya parçasının kimliğini oluşturmaya böylelikle devam edecektir. Son tahlilde dünyamıza sabitkadem bir üslupla hassas yaklaşım göstermemiz, doğru işler yapmamız vazgeçilmezlerimizden olmalıdır.

‎Mevsimler üzerinden yapılan anlatımlarda insan ömrüne dair bir benzetme kuruluyor. Bu döngüsellik, insanın kendini anlamasında nasıl bir rol oynar?

‎Hücre ile organizma, dünya ile insan gibi kıyaslamalar hep yapılır. Mesela dünyanın dörtte üçünün su, hücre sitoplazmasının yüzde doksanının su ve beynin yüzde doksan yedisinin su olduğunu biliriz. Dünyamızdaki organizmaların yüzde doksanından fazlası denizlerde yaşamaktadır. Bunların çoğu da planktonlardan oluşmaktadır. Bunun gibi suyun baskın yüzde değerlerini daha da çok sıralayabiliriz.

‎Tomur tomur gülmelerimiz ilkbaharları andırırken ağlamalarımız sonbaharı ve kışı çağırmakta. Bir tarafımızda çiy damlaları biriktirmişken başka taraflarımız zemherileri taşımakta. Hayatlarımızın dönüm noktaları hep nevruz etkisi yapmaktadır. Gençliğimiz fırtınalarla boğuşurken yaşlılığımız durgun su kıvamında olup soğuklarda dahi otuz yedi derece sıcaklığındaki kanımız ağustos sıcağını yaşamakta. Her esinti yüzümüze değmekte ve havanın ezgileri bizi oyuna kaldırmakta. Her mevsim, her hava değişimi önceden şifrelerini bize vermekte veya en çetininden sürprizlerini yapmaktadır.

‎Sanki basınç denen bütün ağırlık, berzah âleminden sırtımıza yüklenmiş durumda. Yükümüzün darasını dahi hissedemiyoruz. Sırtına yük yüklenmiş hamal gibi olmasak da hastalıkta ve zorlukta naçar kesiliyoruz. Bir hat boyunca yağacak yağmuru bekleyip nasibimizi arıyor olmalıyız. Kurak yerlerimiz güneşe doyarken nemli taraflarımızla işlerimizi yapıyor olmalıyız. Her sıcaklık değişimi bizi silkelese de soğukta yaz, sıcakta kış arama zıtlıklarını hep yaşatıyoruz. Normal atmosfer şartları sıradanlığından usanıp ekstrem adrenalinin peşi sıra koştuklarımız da olmuyor değil. Çöllerde veya buzullardaki safarilerle uyanmaya çalışıyoruz. Belki de en masumumuz; eksi bilmem kaç derecelerde buzlu suya giren bir kuzeyli gibi bedenimizi silkelemekten de geri durmuyoruz. Ağlamalarımız ve gülmelerimiz birbirine karışmışken kahkahalarımızdan medet umuyoruz. Doğumdaki vücut sıcaklığını, ölümdeki beden soğukluğuyla dengeliyor olmalıyız. Topu topu yaşayabileceğimiz yetmiş-seksen farklı mevsimin ortalamasını taşıyoruz. Bir yanımız sıcaklık depolarken diğer taraflarımız hararetimizi alıyor olmalı. Püf deyince sönebilecek bir canla yaşadık mı yaşamadık mı, hayal mi gerçek mi bilemiyoruz. Biz de aynı havamız gibi cephe cephe, hat hat ve kat kat savruluyor olmalıyız. İnsan ile mevsimler arasında buna benzer yanları daha da çoğaltabiliriz. Sonuçta bütün paydaşlarımızla beraber “Dünya bir penceredir, her gelen baktı geçti.” gerçekliğinde yaşıyoruz.

‎“Mutluluğa ulaşmanın yolu, ihtiyaçsızlaşmaktır.” yaklaşımı, günümüz tüketim toplumuna bir eleştiri olarak okunabilir mi?

‎Bıçağı keskin olan bu haydut çağın ışıltısına kapılmadan doğru hareket etmek elzem olacaktır. Hayallerimiz sonsuz olsun ama tüketim alışkanlıklarımıza hep bir kısıtlama getirelim. Hayatın künhüne vakıf olup dengeli ve paylaşımcı bir hayata kim itiraz edebilir? Bu cihette her daim üzerimizde asaleti taşıyan bir olgunluk olmalı. Vicdanlı, paylaşımcı, duyarlı, haktan ve halktan yana müeddep bir insanlık tasavvuru aranmalı. İnsanın çok tüketme hırsı, eşyaya fazla ilgi duyulması; insanlığın paylaşma ve yetinme yetilerini fazlasıyla törpülemektedir. Yeme içme ve barınmadan ziyade günümüzde tüketim kalemleri arttı ve her geçen gün de artmaya devam etmektedir. Bu yüzden harcamalarımızı karşılamak için daha çok çalışmamız gerekiyor. “Kölelik kaldırılmadı, sadece bütün renkleri kapsayacak biçimde boyandı.” diyen Charles Bukowski’nin sözüne göre belki de tüketim çılgınlığının kölesi olmaya başladık.

‎Ayağımızı yorganımıza göre uzatıp ürettiğimiz kadar tüketmeye hakkımız olduğunu unutmamalıyız. Dünyanın canlı cansız temel işlevinin insana, hayvanlara ve bütün canlılara ait olduğunu bilmeliyiz. Bu aidiyette insanları tabiata yaklaştırma, doğa ile yan yana konumlandırma gibi anlayışlara da öncelik verilmelidir. Doğal sebze ve meyveye erişim; ağaçla, kuşla yan yana bir hayatı yaşama arzusu da bunlara dâhildir. Öyle ya, savaş içindeki bir dünyada ve varoş yalnızlığında kim çocuklarını büyütmek istesin ki? Dünyamızda yaşanılan sıkıntılar, güzellikler gibi türlü çeşit hâller; dünyanın belleğine işlenip yerleşim yerlerinin silüetlerine sirayet etmektedir. Gri ortamlar, dünya silüetleri, kirlilikler vb. yerine rengârenk bir dünya tasavvurunu kim hayata geçirmek istemez ki? Bu dünyada ne kadar tükettiğimizden çok, vicdanımız ve hoş sedamız kadar olacağız. Öyle veya böyle, dünya tarlasında rızkımızı ekip biçiyoruz ve bu dünya nöbetini tutup gideceğiz velhasıl.

‎Eserde sıkça atasözleri, şiirler ve kültürel referanslara yer veriyorsunuz. Bu çok katmanlı anlatım, metnin anlam dünyasını nasıl genişletiyor?

‎Anadolu’nun dört bir yanında kepçelerini tabiat kazanına daldırıp havanın refikliğiyle işlerini yürütmüşler. Havanın süreğen ve pinhan yanları, atalarımızın gözlemci taraflarıyla faş olmuş ve bu konuda tecrübe biriktirmelerine vesile olmuş. Geçmişten günümüze ve geleceğe, ortak bir insanlık bilinci inşa edilmiş. Bizim de bu büyük binaya bir tuğla da olsa katkı sunma amacımız olmalı. Kendi tuğlamızı büyük binaya eklerken daha önce konmuş tuğlaların da niteliğine bakmak gibi bir sorumluluğumuz olmalı. Yoksa inşa olunan bina mimari bir değer taşımayacaktır.

‎Amacım körü körüne eskiyi ululamak ve eskiye kaside dizmek değil elbette. Ayrıca bize gösterilen, öğretilen her şeyi de salt doğru olarak görmememiz gerekiyor. Anlatımlar eksik ve/veya yalan taraflar da içerebilir. Mesela dün zeytinyağına, tereyağına, köy sütüne zararlı diyen anlayıştan bugün tam tersi bir anlayışa evrilmedik mi?

Doğa ile kurulan ilişkinin bozulması bağlamında iklim değişikliği meselesine de değiniyorsunuz. Bu noktada insanın sorumluluğunu nasıl tanımlıyorsunuz?

‎Herkesin kendi kapısının önünü süpürme anlayışı kelebek etkisi yaparak duyarlılıkları muhakkak artıracaktır. Yunus’un dediği gibi “Dirildik pınar olduk, irkildik ırmak olduk / Artık denize dolduk, taştık elhamdülillah.” Havamızı, çevremizi korumak için “karbon ayak izi”, “küresel düşünüp yerel hareket etme” gibi günümüzün moda tabirlerini de içine alacak şekilde elimizi iki şakağımızın arasına koyup düşünmemiz gerekiyor. Koruma özverisi, duyarlılıklar ve sevgi çerçevesindeki dokunuşlar hayatı yumuşatıp daha yaşanılır kılacaktır.

‎Her şeyde olduğu gibi havayı da kollamamız gerektiğinin farkında olmalıyız. Maalesef biz, üstüne üstlük dalından koparılmış elmaya “Sen niye çürüyorsun?” demekle meşgulüz. Dostumuz, yoldaşımız havaya, suya, toprağa, kısacası dünyamıza yaptığımız tahribatlarla türlü çeşit kılıcı sinesinde tutmaktayız. Bu çektiğimiz kılıç, başımıza daha çok işler açacak gibi gözüküyor maalesef. Velhasıl dünyamızı korumayı, kaynaklarımızı bilinçli ve tasarruflu kullanmayı vazgeçilmezlerden biri kılmanın zamanı geldi de geçiyor bile.

‎Son olarak, “Havamız” ifadesi sizce yalnızca fiziksel bir alan mı yoksa aynı zamanda ortak bir varoluş alanı mı?

‎Elbette ki hava daha geniş çerçevede varoluş alanını temsil ediyor ama havanın oluşturduğu fiziksel alanı da göz ardı edemeyiz. Hz. Mevlânâ’nın, “Saman elde etmek için buğday ekilmez.” sözü ne kadar doğru olsa da samanın, buğdaya yakın bir derecede kıymete haiz olduğunu da biliriz. Asırlar öncesinde, “Gök çadırımız, güneş bayrağımız.” diyen Oğuz Kağan atamız, havaya verilen değeri en güzel şekliyle dillendirmiş.

‎İnsan bu… Öyle veya böyle, zamanın yeknesak akışını aynı gökkubbede tamamlayacak. Yer değiştirmelerden ziyade iç varlığına yürüyecek. Her şeyde, her işte erinci arama çabasını körükleyip farklı pencerelerden farklı görüntülere ulaşılabilecek. Özellikle iç dünyayı düzene sokma gayretlerinin yanında, duygu ve düşüncelere değer verilmesine ve eğitilmesine yönelik çabalar da güdülecek diyerek söyleşimizi nihayetlendirelim.

‎Nurhayat Hanım, bu güzel söyleşi için çok teşekkür ederim. Sağ olasınız.


‎YORUM

‎Havamız Olsun, tür olarak deneme geleneği içinde değerlendirilebilecek; ancak içerdiği yoğun referanslar ve çok katmanlı anlatımıyla klasik deneme sınırlarını aşan bir metin niteliği taşımaktadır.

‎Eserde doğa unsurları, yalnızca betimlenen nesneler değil; insanın kendini anlaması için birer düşünme aracı olarak kullanılmıştır. Bu yönüyle metin, okuru doğaya bakmaya değil; doğa üzerinden kendine bakmaya davet eder.

‎Metnin dikkat çeken bir diğer yönü ise geleneksel bilgi ile modern düşünceyi aynı potada eritme çabasıdır. Atasözlerinden dinî referanslara, edebî alıntılardan bilimsel yaklaşımlara kadar uzanan geniş bir çerçeve, metni hem kültürel hem de entelektüel açıdan zenginleştirmektedir.

‎Sonuç olarak eser, modern insanın hızla uzaklaştığı doğa ile yeniden bağ kurmasını önerirken bunu didaktik bir dille değil; düşündürerek ve sezdirerek yapmaktadır. Okur, metni tamamladığında yalnızca doğaya dair değil; kendi varlığına dair de daha derin bir farkındalık geliştirme imkânı bulur.

‎Ben Nurhayat Teke, başka bir söyleşide buluşmak üzere hoşça kalın.

‎Nurhayat TEKE

‎Eğitimci, Şair / Yazar, Kitap Editörü ve Kitap Yorumcusu

Yazarla Tanış

‎Gözlüklü ve kot ceketli gülen bir kadının yatay formatta kara kalem portre çizimi.

‎Nurhayat Teke, Türk edebiyatı dünyasında şair, yazar, editör ve özel eğitim öğretmeni olarak tanınan üretken bir isimdir. Klaros Yayınları’ndan çıkan Düşlem Elçisi adlı şiir kitabının yanı sıra Kadının Adı Var gibi dikkat çeken edebi ve şiirsel çalışmalara imza atmıştır. Çeşitli edebiyat dergilerinde kitap değerlendirmeleri, derinlikli yazar röportajları ve kültürel incelemeler kaleme alan Teke, edebi ortamda aktif bir rol oynamaktadır. Bağımsız kitap editörlüğü görevini de başarıyla yürüten yazar, eserlerin mutfak kısmına katkı sunmaktadır. Mesleki kariyerine özel eğitim öğretmeni olarak devam eden Nurhayat Teke, sanatsal üretkenliği ile eğitimciliği bir arada sürdürmektedir.

‎Eğitimci, Şair / Yazar, Kitap Editörü ve Kitap Yorumcusu Nurhayat Teke
‎nurhayattt.teke26@gmail.com

10 Ağustos 2026 Pazartesi

Mulhouse’un Sirenleri

Mulhouse’un Sirenleri

“Mulhouse’un Sirenleri” Şair Mehmet Yıldız’ın, Çıra Edebiyat etiketiyle, Haziran 2026’da okurlarıyla buluşturduğu şiir kitabıdır. Altmış dört sayfalık eser, yirmi beş şiirden oluşmaktadır. Üç bölümde tasniflenmiş şiirlerin bölümleri şu şekildedir; “Masal Bitti, Uyanınca Hatırlanan ve Bu Şehir.” İlk bölümde, kaybedilen anneye duyulan özlem, geçici hayat ve ölüm olgusu işlenmektedir. İkinci bölümde genel olarak Mulhouse yangını, son bölümde de acı çeken şehirlere yer verilmektedir.

“Mulhouse’un Sirenleri” ismi nereden geliyor bir bakacak olursak; Mulhouse, doğu Fransa'da bir sanayi şehridir. Bu şehirde, 1 Ekim 2017 tarihinde kundaklama sonucu çıkan ev yangınında altı can kaybedilir. Bu altı canın üçü çocuk ve bu altı canın da dördü Türk asıllı soydaşımızdır. İlgili şiirlerde sarih olarak bu olaya değinilmese de gerek yangın ve ölüm anlatımları gerekse de Mulhouse ismi direk bu menfur hadiseyi çağrıştırmaktadır.

Teknik olarak şiirlere bir bakacak olursak; Eserde hece ve serbest tarzda yazılmış şiirleri karışık bir şekilde okunmaktayız. İmgelerin çok az kullanıldığı daha rafine mısralar diyebiliriz. Başka bir ifade ile imge fetişizmi taşımayan daha anlaşılır şiirler bunlar. Nakarat, tekrar mısraları şiirlerin bütünlüğünü sağlayan bir harç mesabesinde olduğunu görmekteyiz. Şiirlerde ses, anlam ve iç kafiye uyumu yerindedir. Hem şiirin ne dediği önemli hem de mazrufta esas kıymetin önemini görmekteyiz. Hemen hemen bütün şiirlerde ahenk unsurları şiir sesini daha yüksekte tutmaktadır. Ahenk unsurlarından mülhem şiirlerdeki okuma ritmi kendisini fazlasıyla hissettiriyor.

“Her çocuğun hikâyesi bir anne ile başlar” mottosu şiar edinilmiş sanki. Bu şekilde başlar şiirler. Anne ve şehir olgusuna etraflıca değinen şair, Nazım Hikmet’in şu sözünü bizlere hatırlatmaktadır. “İki şey var ancak ölünce unutulur, anamızın yüzüyle, şehrimizin yüzü.” Şiirlere, kuşlarla çevreli, çiçeklerle bezeli yer yer pastoral bir gömlekte giyindirilmiş gözüküyor. “Karınca, Ağustos böceği, sığırcık, çekirge, ebabil kuşu, zümrüdü anka, gonca gül, ıhlamur ağacı, hercai menekşeler vs. Bu anlatımlar ile beraber daha çok yeniden doğuş ve bahar imgesi betimlenmektedir adeta.

“Züleyha, Hacer, Kevser, Yusuf, Hüseyin, Ali, Zülfikar, İbrahim, Musa, Habil, İsrafil, Karun, Hamza, Tim (Filistinli Çocuk), Lili, Robinson, Windsor Kalesi” gibi isimlerle karşılaşıyoruz. Bunlarla birlikte Filistin, Kudüs, Gazze, Bosna, Kaf Dağı, Yeşilırmak, Ayasofya, Babil, Saint - Etienne, Avenue Colmar, Eiffel, Seine Irmağı" gibi isimlerle devam edilmektedir. “Yedi beyza, yedi kulplu kazan, yedi kollu şamdan, yedi boynuzlu oteller, yedi başlı canavar, zümrüdü anka, bezmi elest” gibi klasik edebiyatımızda kullanılan birçok benzetmelere de yer verilmektedir. “Teheccüt, fiske, makosen, metropol, bilboard, rezidans, xr cihazı, fenomen, ebter (eksik, noksan)” gibi az kullanımda ve güncel kelimelerle de karşılaşmaktayız.

Şairin şiir dilini daha iyi kavramamız için şiirlerde bölüm bölüm de olsa bir yolculuğa çıkacak olursak; “Gemi kırılmış dizgin tutmaz atlarım/ Kimse tutamaz ben bu uçurumdan atlarım/ Benim her çığlığa şahlanan atlarım vardı/ Benim anne duasından kanatlarım vardı/ Kimse tutamaz ben bu uçurumdan atlarım.” (s. 14, Parlayan Ölü Atlar, son bölüm) “Kapanır okullar fabrikalar/ Parklar bahçeler kapanır/ Güller mahzun kalır dallarda/ Kapanır berberler kahveler/ Bütün camiler Ayasofya olur/ Kapanır güneşe bakan perdeler/ Takvimler mahpus kalır evlerde.” (s. 36, ‘Virüs’ şiirinden bir bölüm) “Mulhouse’un orta yeri kilise/ Zangoç kendini asmış çan kulesinde/ Cafe Mozart’ta bir yaşlı madame/ Kahvesini yudumluyor umarsız/ Issız Saint-Etienne’in hüznüne/ Tüm mabetler mahzun durur çarşıda/ Bir arka plan resmidir/ Yeni yetme fenomenlere” (s. 42, ‘Mulhouse’un Sirenler-1’ şiirinden) “Adın şifrem olsun da/ Açılsın sır küpünün kilidi/ Başımı döndüren bu gezegende/ Ben de bir anlam bulayım artık” (s. 47, ‘Uyanınca Hatıralar 2’, şiirinden) Son olarak başka bir şiir bölümü de şu şekildedir; “Bu kar bu yağmur geceden/ Bu enkaz bu feryat geceden/ Sen uyurken ne hayatlar karardı/ Senin karanlığın bile geceden” (s. 49, ‘Uyanınca Hatırlanan 4’, şiirinden) Aynı zamanda “Uyanınca Hatıralar -4” şiirinin son bölümünde Fecr Suresinin 24. Ayetine yer verilmektedir. “Yâ leytenî kaddemtu li hayâtî” Meali şu şekildedir; “Ah, keşke bu hayatım için önceden bir şeyler yapsaydım!" der.

Son tahlilde, şiirler de ritim ve lirizm kendisini fazlasıyla hissettiriyor. Şiirlerin bir tarafında sezdiren ve öğreten bir uç hep gözüküyor. Gelenekten beslenen ama bildiğimiz halk tipi şiirlerden olmayan şiirler. Şiirlerin özünde bilme ve görme ile gönlün mahbesinde şekillenmiş duyumsamalar bütünü desek yerinde olacaktır. Bu bağlamda şiirlerdeki anlatım sabit kadem bir dil üzerinde yol almaktadır. İyi okumalar efendim. Buyurunuz.

İlkay Coşkun
10.08.2026

8 Ağustos 2026 Cumartesi

1 Ağustos 2026 Cumartesi

Gezelim Görelim

Gezelim Görelim

‎Gezelim görelim ama merak duygusu içerisinde, sevgi aşk halinde, maneviyat ve uhreviyat barındıran bir bilgelikte olursa gezintiler ne âlâ. Hem dünyayı tanıma hem de daha çok kendini bulma çabası diyoruz biz buna. İnsan doğduğundan beri hep yollardadır. Az veya çok seyahatlere çıkarız. Nesimî’nin dediği gibi; “yeri göğü düzen benim/ geri dönüp bozan benim/ cümle yazı yazan benim/ bu divana sığmazam” Türünden bir hareketliliktir bu. Ayrıca insan acemiliklerini gerilerde bırakıp sükûnet ve dinginliğe kavuşturan güzellikler barındıran gezintiler insana çok şey kazandıracaktır muhakkak. Her gezinti, gidiş ve dönüşleri de barındırmaktadır. “Tebdili mekânda ferahlık vardır” sözüne canlı bir örnek hüviyeti taşıyacaktır. Muhteviyatında arama, bulma hatta ve hatta kaybetme gibi birçok olguyu da beraberinde tutacaktır. Öyle ki bizler için özelde Türk-Müslüman kimlik felsefesinin kendine özgü bakışları da beraberinde yol alacaktır.

‎‎Yola çıkmak ve yolda olmak insanı olgunlaştıracaktır. Yol, yürüyeni terbiye edecek, her bir temaşa kâinatı, dünyayı ve insanı okuyan bir haslette olacaktır. Eğer insan amacını bilmez ise gezerek, deneyimleyerek öğrenilecek şeyler insanı kendisine esir de edebilecek, kendisi gibi olmaya ve düşünmeye de sevk edebilecektir. Her ne kadar gezme, kaybolmayı da içerisinde barındıran bir olgu olsa da gezmede niyet asıl olan ruhu bulma, kazanma ve öğrenme çabası olmalıdır. Shakespeare’inin “Neye yarar insan dünyaları kazanıp da ruhunu kaybettiyse” sözündeki gibi doğru istikameti görme asıl amaç olmalıdır.

Yer değiştirmeler, bir mola ile birlikte kimi zaman bir tercih kimi zaman da bir seçme malzemesi oluvermektedir. Fransa, Sorbonne Üniversitesinde doktorasını yapan ilk Türk, Nurettin Topçu’nun “İsyan Ahlakı” isimli eseri, 1934 yılında üniversite felsefe jürisi tarafından yılın en başarılı doktora tezi seçilir. Nurettin Topçu hediye edilen tatil gezisini reddederek yerine, üniversitenin giriş ve çıkış kulelerinde yirmi dört saat ay yıldızlı Türk Bayrağının dalgalanmasını arzu eder ve bu arzusu yerine getirilir. Bu da tatil ödülünün karşılığında güzel bir alternatif ödül olarak hafızalarda yerini alır.

‎Öze, doğaya ihanet eden insanın uygarlaşma ve iflah olma şansı yoktur elbette. Gezmek, tozmak demek har vurup harman savurmanın, israf etmenin bir aparatı olmamalıdır kesinkes. Bilakis zamane bir seyyah olup dünya denen geniş hinterlantta daha çok bilgeliğin izleri sürülerek yollara revan olunmalıdır. Her bir yol alış arayana bulduracak, ilim, irfan ve hikmet olgularını besleyen olacaktır. Yola çıkışlarda yaşanılan her bir güzellik, insanı beşeri ve ilahi aşka sevk edecek birer istasyon olacaktır. Dünyaya hikmet nazarıyla bakan insan, ressamların, fotoğrafçıların rol modeli, başöğretmeni olan Allah’ın tabiat sanatı daha belirgin görülebilecektir. Her ne kadar gözleri, gizemleri görmek için işin doktoru olmak gerekse de zaman içerisinde göz perdeleri de aralanacaktır.

‎En büyük yanılsama, üretim ve tüketim anlayışına çılgınca yaklaşan günümüzün insanında olmalı. “Tüketim toplumunda, şeyler kendi anlamlarını yitirir. Onlar sadece bir kodun işaretleri, bir statü göstergesinin parçalarıdır. Biz şeyleri değil, ilişkileri tüketiriz.” diyen Jean Baudrillard, tüketimin boyutlarına dikkat çekmektedir. Varsın kimileri tatilini otellerde, açık büfelerde, deniz ve kumlarda görsün. Asıl olan hayatın dış gerçekliği ile iç gerçekliği arasındaki bağı görebilmekte. Bütün bunlar insan için hayatında gül ve düş büyütme vasıtaları olduğunu bilebilmekte. Her şeye rağmen gezmeyi, tozmayı kolay görmemek gerek çünkü bakma ile görme arasında ki uçurum farkını bu aktiviteler belirlemektedir.

İlkay Coşkun 
Kültür Ajanda Dergisi 
Ağustos 2026, Sayı 153



30 Temmuz 2026 Perşembe

Sessiz Taşıyıcılar

Sessiz Taşıyıcılar

“Sessiz Taşıyıcılar” Yazar Ebru Asya’nın Mythos Kitap etiketiyle okurlarıyla buluşturduğu ilk öykü kitabıdır. Mayıs 2026’da matbuat âlemine dâhil edilen eserde on iki öykü yer almakta ve seksen iki sayfa hacmindedir. “Sessiz Taşıyıcılar” ismi aynı zamanda kitabın beşinci sırada yer alan öyküdür. Gerek kitap kapağındaki siliklikten belirginliğe doğru resmedilen üç insan görseli gerekse de kitaba girizgâhta yer verilen söz, kitabın içeriğine dair ipuçlarını vermektedir. İlk söz, “Görülmese de varlığından ve değerinden eksilmeyen o dirençli köklere” şeklindedir.

Öyküleri daha çok maziden, geçmişin mahbesinde tutulmuş olan yaşanmışlıklardan alınmış kesitler olduğunu söyleyebiliriz. Ama geçmişe dair burkucu bir özlem hali değildir bu. En azından belli bir yaşın üzerinde olanlar için geçmişe dair retrospektif bilgimiz böylelikle tazeleniyor diyebiliriz. Öyküler genellikle sonlandırılmaz. Hayatın bir kesiti olarak sunulur. Böylelikle heyecan duygusu hep diri tutulmaktadır. Öykü kahramanları daha çok erdemli, onurlu ve kanaatkâr karakterlerdir. Bunlarla birlikte vefa, vicdan, emeğin kutsallığı, umut gibi birçok değer öncelenmekte konu dâhilinde işlenmektedir. Umudu taşıyan ama dünya yorgunu insanlarda bulunmaktadır. Daha çok karakterler üzerinden sosyal temler, sosyolojik, psikolojik durum ile olay örgüsü işlenmektedir. Bu bağlamda anlatımdaki tözler ve devam eden süreçler şeklinde yol alınmaktadır. Bir cihetle de birbirinden bağımsız öyküler de yer almaktadır. Bu anlatım bölümlerinde maziye dair özlem kadar, eski üşümelerle ve ölümlerle de karşılaşmaktayız elbette. Yazar bazı öykülerinde anılarına ve kendi çocukluğuna doğru bir yolculuğa da çıkmaktadır. Öyküler de hem şairin sesinden hem başkahramanın sesinden hem de dış anlatıcı sesinden faydalanılmaktadır. Yani öykülerde, üç çeşit anlatıcının sesi duyulmaktadır.

“Sessiz Taşıyıcılar” olarak demirci ustası, çaycı, terzi, deri işleme ustalığı (debbağlık) gibi kimi meslek sahipleri üzerinden anlatım şekillenmektedir. Bunlarla birlikte taziye geleneğimiz ve bir ağaç kökü ile bahçıvanın hikâyesinin ele alındığı ilginç öykülerle de karşılaşmaktayız. Öykülerde geçen kahraman isimlerine de bir göz atacak olursak. “Rehberi Hanım, Nizam Usta, Ayşe, Ebru (yazarın kendisi olsa gerek.), Selcan, Şıhlı, Patron Hamit, Ural Bey, Mehmet Ali, Ziyanettin, Cimriye, Nadide, Aslan Bey, Tomris Hanım, Selim, Nergis, Hasan, Oğuz, Aral, Kiracı Rukiyyle, eşi Erol Bey, Binali, Abdülkerim Bey.” gibi isimleri ilk aklıma gelenler olarak sıralayabilirim.

Bir okur olarak bütün okumalarımda hem yeni şeyler öğrenme yetimi aktiflerim hem de bilgilerimi pekiştirmeye çalışırım. Bu bağlamda kitap da altını kurşun kalemle işaretlediğim yerlere bir bakacak olursak; “Dart” (Renkli halkalardan oluşan özel bir hedefe küçük okların atıldığı, 501 puandan geriye düşülerek sıfıra ulaşılmaya çalışılan popüler bir hedef atış ve spor dalı.), “Zahter” (Hatay, Gaziantep ve Kilis çevresinde yetişen bir baharat ve çay bitkisi.), “pötikare” (Kareli kumaş), “Ametist moru (mor renkli kuvars cinsi bir kayaç türü.), “Aynısefa (diğer adı Portakal Nergisi, park bahçelerde bolca dikimi yapılan, papatyagillerden sarı, turuncu renkli bir çiçek.), “Havuduyla yutmak” (Deveyi havuduyla yutmak, bir deyim)

Yazar aynı zamanda bazı güzel sözlerle de öykülerini destekler ve daha da anlamlandırır. “Başı göl, ayağı sel” (s. 27), “Uyuyanın üstüne kar yağarmış” (s. 70), “Boğaz dokuz boğum; sekizini yut, birini konuş” (s. 79) Yazarın yazım dilini görmemiz açısından öykülerde yer alan başka bazı güzel bölümler de şu şekildedir. “Kendini yetiştiren büyük ustadan miras kalan sabır” (s. 27), “İnsanın annesi öldüğünde onunda birlikte ev de ölürmüş.” (s. 37), “Bazen kelimeler yaralar, sadece sessiz bir dokunuş, sıcacık bir sarılış en ağır yaraları sarar” (s. 37) Gibi.

Bütün anlatımlar; yol türküleri ve çoraklaşmamış yaşamlar içermektedir. Elbette ki öykülerin temel unsuru insandır. Zamanın yek ahenk akışı içerisinde kaçırdığımız, farkına varamadığımız o kadar çok ayrıntı vardır ki bunları tutabildiğimiz kadar farkındalığımız artacaktır. Son tahlilde, “Sessiz Taşıyıcılar”da ziyadesiyle yapay değil doğalı, merkezi değil taşrayı ve eliti değil konu olarak hayatın içinden olanı okumaktayız. Öyle ya insan yüreğine dokunmayan, vicdana hitap etmeyen, insani değerlerin dışındaki her şey pösteki saymak olacaktır. Anlatımlarda öznellikten daha çok hikâye, öykü türünde olması gereken nesnellik ve gözlemler daha belirgindir. Kimi ayrıntılara dikkatli bakmanın ve görmenin öncelendiğini görmekteyiz. Sonuçta insanı büyük şeyle büyük yapmakta belki ama küçük şeyler ve ayrıntılar daha mutlu kılmaktadır. Filizi, filizlenmeyi içinde diri tutmak önemlidir. Öyle ya tomurcuk derdinde olmayan bir ağaç olsa olsa bir odun olacaktır sonunda. İyi okumalar dilerim. Buyurunuz.

İlkay Coşkun
30.07.2026




26 Temmuz 2026 Pazar

İlkay Coşkun - Kütüphaneler

İlkay Coşkun Kitaplığı (Kütüphaneler)

Şair ve yazar İlkay Coşkun'un eserleri, okurlarla buluşması amacıyla yürütülen yoğun bağış ve dağıtım çalışmaları sayesinde Türkiye genelinde ve yurt dışında çok geniş bir kütüphane ağına ulaştırılmıştır.

Yazarın kendi aktardığı güncel verilere ve kütüphane kayıtlarına göre İlkay Coşkun Kitaplığı şu alanlarda yer almaktadır:
  • Üniversite kütüphaneleri: Türkiye'deki 208 üniversite kütüphanesinin tamamında eserleri bulunmaktadır. Örneğin İstanbul Topkapı Üniversitesi, Beykent Üniversitesi ve İstanbul Galata Üniversitesi gibi birçok akademik kurumun envanterinde kitapları mevcuttur.
  • Halk ve şehir kütüphaneleri: Türkiye'nin 81 il halk kütüphanesi ile çok sayıda ilçe halk kütüphanesinde (örneğin İslahiye İlçe Halk Kütüphanesi
  • Özel ve prestijli kütüphaneler: Bursa Büyükşehir Belediyesi N. Pakyürek Millet Kütüphanesi ve Büyük Çamlıca Camii Kütüphanesi gibi önemli kültür merkezlerinde kitapları raflardaki yerini almıştır.
  • Uluslararası kütüphaneler: KKTC (Girne Üniversitesi Büyük Kütüphane dahil), Azerbaycan Milli Kütüphanesi, Bosna Hersek, Makedonya, Tataristan, Özbekistan, Kırgızistan, Kırım, Kazakistan ve Türkmenistan gibi 10'un üzerinde ülkede yer alan yirmiden fazla kütüphanede eserleri kayıtlıdır.
Yazar, toplamda 600'ün üzerinde kütüphanede "Kitap Gözü" ve "Havamız Olsun" gibi deneme ve şiir kitaplarıyla okurlara ulaşmaktadır. Eserlerin tam listesine ve bulundukları kütüphane raflarına Millî Kütüphane'nin Toplu Katalog sistemi üzerinden "İlkay Coşkun" araması yapılarak erişilebilir.