9 Şubat 2026 Pazartesi

Eğer İçinizden Biri

Eğer İçinizden Biri

“Eğer İçinizden Biri” Şair Şadi Oğuzhan’nın 2024 yılında Çıra Yayınları etiketiyle ikinci baskısını okurlarıyla buluşturduğu, üçüncü şiir kitabıdır. Yirmi iki şiirin yer aldı eser, altmış dört sayfa hacmindedir. Kitaba ismini veren “Eğer İçinizden Biri” ayrıca kitabın ilk şiiridir. Yazarın, öykü ve eleştiri türlerinde başka kitapları da bulunmaktadır. Benim de zaman zaman şiir okuma isteyim nükseder. Hele ruhuma, beynime, ahvalime uygun bir şiir kitabı buldum mu değmeyin keyfime. Bu eseri de işte böyle güzel bir zamanda edindim.

“Bu şiiri ben yazmadım/ savaşlar, depremler yazdı/ bu şiiri ben yazmadım/ hastalar, veremler yazdı/ Ferhatlar, Keremler yazdı” girizgâhı öncelikli olarak hoş bir şekilde karşılıyor okuru. Şiire önsöz niteliğinde, uzun uzun şerh edilebilecek güzel ifadeler bunlar. Şiirlerin yazılış serüvenine, şiirlerin mana temellerine vurgunun yapıldığı içten ve yalın bir anlatımla özetlenmiş şiirler adeta.

Kitabın ilk şiiri, “Eğer İçinizden Biri” şairin buldum dediği veya kaybettiği kimi kelimelerin, şiir mısralarının kritiğini içermektedir. Bu ilginçlikteki şiirde bir nevi şairin, şiirleriyle olanın üzerine eklemeler yapması veya bu inşa halinde esinlenmeye ve duygudaşlığa ses ve sözlerden bahisler sunmasıdır. “O, herkesin kim bilir geçtiği bir sokakta/ yürürken, şöyle birkaç kelime buldum/ ezilmesinler diye eğilip alıyorum/ belleğimde bir yere, bir kâğıt parçasına/ artık onların benim olduğunu sanarak” devamında düşürdüğü kelimelerden de bahisler şu şekildedir. “Yine dalgın ve telaşlı gidiyorken bir yere/ ya da eve dönerken, yani herhangi bir gün/ ben de bir şeyler düşürmüş olabilirim yolda/ böylece helalleşmiş oluyoruz değil mi/ eğer içinizden biri üstüne basmadıysa.” (s. 10) Bu şiirden anlaşılacağı üzere, “şiir, geçmişe atıflarla ilerler” düsturunca bir felsefe içermektedir. Böylelikle şiir anlamında her birikim, retrospektif bilgimizi büyütmektedir. Bir taraftan, bu şiirler vasıtasıyla şairin şiir anlayışının da ipuçlarını görmekteyiz.

Şiirlerde daha çok birinci tekil şahıs yani şairin sesi duyulmaktadır. “Aklımda, çırılçıplak kırbaçlanan bir mahkûm” (s. 36), “Bir düzensiz göçmen varsa, o benim” (s. 37) gibi. Bu bağlamda şairin şiirlerdeki sesinin daha çok duyulduğunu ve şiirlerin öznel bir gerçekliğe karşılık geldiğini de söylesek yanlış olmayacaktır. Şair, içindeki sesi daha çok yatıştırmış gözüküyor. Şairin şiir sesi dingindir. Şiirlerde ses ve ritim uyum içerisindedir. Başka bir ifade ile şair, gönül mahbesinde tuttuğu sesleri nazenin bir şekilde nakışlamaktadır. Kimi şiirlerde ses kırılmalarıyla ve mısra bölmeleriyle yeni bir ses oluşturuluyor. “Sessizce örgütlenen ırmaklar, bütün” (s.15), “soluklanıp soluklanıp başlamak beyaz” (s.17), “çocuklar okuldan dönüyordu tam/ arabalar, iş yerleri ve bütün” (s. 22) gibi.

Şair, kimi şiirlerinde mahzun bir ülkeyi veya hüzünlü bir portreyi çiziyor gibi. Mesela “vazgeçmek mümkün mü” şiirinin bir bölümünde şöyle seslenmektedir; “bir yolculuk bıraktım, anımsadıkça süren/ henüz tanışmadığım ülkenin sınırına/ kaç kere dolaştım oysa kim bilir/ önümde kocaman rüzgâr kuşları/ bir kapıdan, bir rüyadan geçerek” (s. 25)

Şiirlerde rüzgâr, meridyen gibi kimi kelimelerle bolca karşılaşmaktayız. Kimi ilginç kelimeler de şu şekildedir; duyulmayalıberi, çatlayavarsın gibi. Bunlarla beraber, Gambiyalı Modou, eskatologya, epizot, Felatun Bey, Rimbaud, Dekart, Kuvâ-yı Milliye, Endülüs, İstanbul gibi kimi kelime ve isimlerle de karşılaşmaktayız.

Öz olarak, şairin şiirlerinin çağrışımı yüksek, dizgisi kendine has bir üsluptadır. Şiirlerde az imge ve yalın anlatımla rafine edilmiş mısralar okumaktayız. Ama yalın anlatımla derinlikli önermelerde bulunulmaktadır. Şair, şiir mürekkebine, imge ve alegorilerle çok fazla su karıştırmadığını söyleyebilirim. Dekadandık içermeyen nazenin bir tavırdır bu. Şiirler, derinlikli ve kapalı bir anlatım üzerinde yol almış görünse de şiirlerin manası tamamen şairin karnında da değildir elbette. Konulu kimi şiirlerde sarihliği de görmekteyiz. Biz okurlar için bu güzel şiirlerden polen ve tat alabilmek için düşünmek, algılamak ve özümsemek gerekmektedir. İyi okumalar dilerim.


İlkay Coşkun
Kültür Ajanda Dergisi
Sayı 147, Şubat 2026


Evimin Penceresinden

 Evimin Penceresinden

“Evimin Penceresinden” Şair Atilla Akıncı’nın ilk şiir kitabıdır. Devir Yayınevi etiketiyle, 2025 yılının son ayında matbuat âlemine dâhil edilmiş. Toplam yedi bölümde tasniflenmiş, seksen iki şiirden müteşekkildir. Kitap, yüz kırk altı sayfa hacmindedir. Şiir bölümleri şu şekildedir; “Ruhumun Aynasında, Yaşadığım Yer, Tabiatla Beraber, Geçmişten Gelenler, İnsanlığa Haykırış, Çölde ve Kedilerim” şeklindedir. Kitapta yer alan şiirlerin bazılarının kimi dergi ve fanzinlerde yayınlandığını görmekteyiz. Aynı zamanda “Evimin Penceresinden” kitap ismi, şairin kitapta yer alan bir şiiri olarak da karşımıza çıkmaktadır.

Kitabın, bölüm başlıklarıyla tasniflenmiş olmasıyla, şiir içeriklerinin bu minvalde kimlik kazanmış olduğunu söylememiz yerinde olacaktır. Şiirlerin ana tema ehramının tepesinde tabiat sevgisi yer almaktadır. Bu durum kitabın geneline sirayet etmiş gözüküyor. Ayrıntı olarak; “bahar, gül, yağmur, bülbül, sahil, deniz, vapur, dalga, ağaç, çöl” gibi anlatımları bunlara dâhil edebiliriz. Başka bir cihetten şiirlerin tamamı serbest nazım türünde ele alınmış konulu şiirlerdir. Şiirlerde temel malzeme, tabiat, çevre ve aile duyarlılığı taşıyan niteliktedir. “İnsanlığa Haykırış” toplumsal içerikli şiirlerini ayrı tutar isek diğer şiirler daha genel ifade ile pastoral bir tarzdadır. Ormanıyla, bitkisiyle, hayvanıyla tabiata bir rikkat ziyafetidir. Bunların hepsi bütünü tamamlayan destekleyiciler hükmündedir. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın, “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” eserinde dediği gibi “saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman ve ayarı insandır” Şeklindeki gibi bir bütünleyendir.

Şairin, şiire ve edebiyata bakışının şifrelerini, sunuş ve arka kapak yazısında görmekteyiz. Mesela şair, edebi ürünlerdeki kelimeleri şu şekilde tasvir etmektedir; “Havada asılı duran kelimeler, bir mıknatısın kendine doğru çektiği demir parçaları gibi hemen toplanıyor” (s. 15) diyerek olayı daha somut bir kavram üzerinden anlatmaktadır. Bu yazılanlar da yer alan, Yahya Kemal Beyatlı’dan alıntılanan güzel bir söz de şu şekildedir; “Şiir, düşünceyi duygu haline getirinceye kadar yoğurmaktır”

Şairin şiir dilini anlayabilmemiz adına bir kaç şiir mısraını buraya taşımak istiyorum izninizle. “...Gözlerin suretini/ Kalbim, siretini arar mesafelerde/ zaman gergefe işler/ mesafelerin nağmelerini/ tam da kalbimin süveyda noktasına diker/ terzi misali...” (s. 39), “Bir genç nida bıraktı yarınlara” (s. 52), “Bir Mevlevi gibi şehrin üstünde/ Hâlâ gözlerimin içine karlar giriyor/ Gözlerimin içinden karlar çıkıyor/ Karların da üstüne karlar var/ Kar taneleri birbirine yapışıyor/ Kar yağıyor şehre.” (s. 77), “Hafızam, yine oyun oynamıştı bana sahafta/ Ruhumu bıraktım, kimsesiz çınar yolunda” (s. 80) Gibi. Bunlarla birlikte “hoşhân, suzân, pruva, pupa, banliyö, hamili, mihnet” gibi kimi farklı kelimelerle de şiir içeriklerinde karşılaşmaktayız.

Şiirleri keyifle okuyabilme adına, eleştirel gözümü daha çok kısık tutmaya çalışırım genellikle. Ama yine de bir kaç hususa burada değinmek istiyorum. İlk şiir kitaplarının genelinde ola gelen fazla öznellik ve sadece birinci tekil şahıs (ben) üzerinden anlatımı biraz da olsa aşmak gerekiyor. Bu durum her ne kadar samimiyet göstergesi olsa da daha çok şairin kendisini anlatıyor hissini uyandırıyor. Daha çok ‘ben’ üzerinden bir tasvir ve mülahazalar bütününü imliyor. Geniş zaman üzerinden anlatımlar daha genele hitap edeceğinden, bu tercih daha uygun olacaktır. Bir de anlatımlarda nesre kaymalar olmaktadır. Belki de biraz daha imge kullanımına imkân vererek, nesre çok sık yönelme engelinin önüne geçilebilecektir. Böylelikle şiiri şiir yapan unsurların daha çok bir araya gelmesiyle şiirin tadı kıvama gelecektir.

Şairin hayatının bir bölümü gurbette (Almanya) geçmesi hasebiyle belki de şairin şiirleri daha öznel, daha kendine göçmen duruyor olmalı. Sonuçta kimi yaşananlar, insanın kolay kolay yutkunamayacağı, insanın boğazında taşıdığı yumrular taşıyacağı zamanlardandır. Gurbetle beraber az da olsa hüzün halini taşıyor olmalı. Ama daha ziyadesiyle renkli gönenç sahipliği daha çok kendisine yer buluyor. Böylelikle daha çok kötüye karşı bir muarız duruşta taşınmaktadır. Bunlarla birlikte şiirlerde yalınsılık (tevazu) hâli kendisine fazlasıyla yer buluyor. Ek olarak, şiirlerde mekânlar olarak daha çok şairin vakitlendiği yer olan İstanbul Beykoz geçmektedir. Bununla birlikte, Yeniköy, Kabataş, Karaköy, Florya, Sirkeci Garı, Boğaz, Emirgan, İstiklal Caddesi gibi birçok yeri de bunlara dâhil edebiliriz.

Öz olarak şair, şiirlerinde birçok yaşanmışlığı ve anıyı ayaklandırmaktadır. Aynı zamanda şairin ifadesine göre, hafıza denen gizemli kutu üzerinden rayihalar yayılmaktadır. Şair, aşı boyalı balkon zamanlarından bahisler aksettirerek bu durumu desteklemektedir. Böylelikle şiirler duygu olarak, yüreğe ve insana dokunan duyarlılıktadır. Şiirler mütevazı, malumatfuruşluk içermeyen sade ve samimi bir üsluptadır. Sonuçta her şair, her insan kendi kalbinin ekmeğini yiyecek ve kendi içine doğru yolculuğunu tamamlayacaktır. Her şair gibi Atilla Bey’de az çok eskiye kaside çizmektedir böylelikle. Bu minvalde konulu ve gayeli bir anlatım rotası üzerinden yol alınmaktadır diyebiliriz. İyi okumalar dilerim.


İlkay Coşkun
Papatya Dergisi
Sayı 20, Aralık Ocak 2026






8 Şubat 2026 Pazar

Tevazu ve Kanaat Güzelliği

Tevazu ve Kanaat Güzelliği

Çağımızın en önde hastalıklardan birisi, tatminsizlik ve ruhun son hali huzursuzluk olarak gözüküyor. Toplumumuzda sessiz, icazetli ve teslimiyetin güvenirliği ile tevazu ve kanaat üzre gürbüzleşmiş olan geniş bir kitle var elbette. Ama kanaat ve şükür olgularını besleyenler karşısında, bunlara muarız duruşlarda yok değil.

Mesela, kıt imkânlara ulaşma noktasında, sadece alt gelir gurubunun sabretmesini ve yetinmesini yanlış bulanlar elbette olmakta. Hep fakirlerin halinden anlama anlayışı beslenirken, zenginin ahvaline pek dikkat çekilmediğinden şikâyet edilir. Sonuçta kanaat ve tevazu imkân sahibi olanlarda olması gereken hasletlerdendir. Her iki bakış açısı da olumlu ve olumsuz cihetleriyle uzam kazandığı alan içerisinde farklı farklı etkiler bırakmaktadır. Bu yoksunluklar ile cebelleşen bir insanın karşısında tevazuunun ve kanaatin makam sahiplerine ve zenginlere ne çok yakıştığı su götürmez bir gerçektir. Öyle ya tevazu ve kanaat, şükrün bire bir mücessem göstergesidir nihayetinde.

Dinimizde, kadim değerlerimizde, örf ve ananelerimizde yer alan hakkın, adaletin yerini yadsıyamayız. Zekât ve sadaka vermek, kul hakkına riayet, devlet malını korumak, komşu açken uyuyamamak gibi çoklarını sıralamamız mümkün. Bu bağlamda kanaat, adalet, hak, hukuk gibi değerlerin daha çok örselenmesinin sebebinin kendimizde olduğunu bilmemiz gerekiyor. Yani demem o ki arıza biz insanlarda. Yanlış olan, dini ve kadim değerlerimizi tam olarak işletmediğimiz, safsakladığımız noktasında olsa gerek. Günümüzde genel olarak hayat kalitesi yükseldi ve imkânlar artmakta elbette. Buna mukabil birçok değerimiz maalesef ki dejenere olup örselenmekte. Adeta bu değerlerimizle bedeller ödemekteyiz. Bu değerlere yönelik, geçmişe ilişkin burkucu bir özlem halini taşıyor olmamız da boşuna değil elbette.

Kanaat, tevazu ve şükür, birçok hasletimiz gibi asalet taşıyan melekelerimizdendir. Bütün bunları uygulamak için sevgilenmeyi yaymakla işe başlayabiliriz. Öyle ya iyilik ve sevme, hayatın en önemli mütemmim cüzüdür. Dünyamızda kaynakların sonsuz olmadığı gerçeği üzerinden, bütün insanların kanaat sahibi olma gerektiği salık verilmelidir. Her türden bakış kanaat ve şükür olgularına kendi vicdani ölçülerince yaşama hakkı sunacaklardır. Değerlerimiz üzerinde hoyratça tepinmeyi bırakmalı ve zihin yetilerimizi dumura uğratmamalıyız. Bilmeliyiz ki kanaat ve şükürden uzaklaşan gönüller sefilleşecektir. İşte bütün bunları edepli ve rikkatli hal içerisinde özümsemek, hayatı daha da güzelleştirecektir. Bütün bu olguları sevgi içerisinde yaşatıp -çok mal mülk ve imkândan ziyade- bize yeterli olanı ve geleni hayırlamamızla mümkün olacaktır.


İlkay Coşkun
Kültür Ajanda Dergisi
Şubat 2026, sayı 147

7 Şubat 2026 Cumartesi

Gökyüzüne Dokunan Sözler

Gökyüzüne Dokunan Sözler



Muhammed Işık
Edebiyat Ortamı Dergisi
Sayı 105, Temmuz Ağustos 2025




6 Şubat 2026 Cuma

Havamız Olsun - Yorumlar

Havamız Olsun - Yorumlar
(Kitapyurdu)

İlkay Coşkun nadir anlatı becerisini gösteren bir yazar. Edebiyat aklı çok yüksek. Sezgi ve gözlemleriyle olaylara bakışı daha donanımlı ve çok farklı. Yazım tekniğinin öncülerinden biri. Tabiri caizse bir cümle kurma Mühendisi. Ve mutlaka okunması gereken bir yazar... 
(Sokak Manzaraları - 02 Şubat 2026)

İlkay Coşkun’un 11. kitabı Havamız Olsun, mesleğini yalnızca icra etmekle kalmayıp, bilgisini paylaşmayı da görev bilen bir ustanın kaleminden çıkıyor. Havadan para kazanan biri olarak işinin tüm inceliklerine vakıf olan Coşkun, bu kitapta yılların birikimini edebi bir dille harmanlayarak okuyucusuna sunuyor. (Muhammed Işık - 31 Mart 2025)

Eminim ki diğer kitapları kadar etki bırakacak, okuyucuyu hiç beklemediği yolculuklara çıkaracaktır. Bazı kitapları okumak için tekrar o rafa gidersiniz. Onlardan birisi olduğuna eminim. Gönülden kutluyorum hocam. Yolunuz açık olsun. (Eda Tosun - 20 Mart 2025)

İlkay Coşkun, Havamız Olsun kitabıyla günlük hayatta karşımıza çıkan çeşitli meteorolojik olayları edebi bir üslupla bizlere aktarıyor. Temel anlamda "Hava"yı esas alarak oluşturduğu cezbedici başlıklar ile bizlere keyifli metinler sunmaktadır. Edebiyat atlasına bir eser daha eklediği için yazarı tebrik ederim. Okuyucularına da keyifli okumalar dilerim. (Aykutalp Balkan - 19 Mart 2025)

Sosyal Bilgiler Öğretmenliği okudum, 4 yıl boyunca. Fakültede oldum olası Coğrafya derslerine ısınamamışımdır. Türk ve dünya coğrafyası kitapları, kuru bir anlatım ve duygusal bir iklimden yoksun içeriğiyle beni hep derslerden uzağa düşürmüştür. İşte Havamız Olsun eserinin bir niteliği de okurunu bu çıkmazdan kurtarması, coğrafyayı ve meteoroloji ilmini sevdirmesidir, diyebiliriz. (Mustafa Nurullah Celep - 19 Mart 2025)

Çağrışımlara açık, çoklu anlam özellikleri taşıyan, hoş, tatlı, iç okşayan bir üslupla yazılmış güzel bir kitap... Düşünceler rahatça akıyor. İlkay Abi'nin yetkinliği bu, zor şeyleri de kolay anlatabilmek... "Havamız olsun" ilhama açık bir davettir ve okurunu beklemektedir. (Sinan Ayhan - 18 Mart 2025)

İlkay Coşkun; hava, iklim, meteoroloji ve çevre konularını işlediği kitap didaktiklikten ziyade, edebi ve şairane bir üslubu benimseyiş olduğunu görmekteyiz. Yazarın aynı zamanda şair kimliği bunu destekliyor ve okuyucuya birçok yerde bunu hissettiriliyor. Gündelik yaşamımızda her daim karşımıza çıkan olayları edebi anlamdaki sunumu yüzleri gülümseten cinsten. Bir bardak çay eşliğinde yapılan hoş sohbet tadında keyifli bir çoğu. Eser, kırk deneme yazısıyla ve 120 sayfa hacmiyle kendisini okutuyor. İyi okumalar. (Vildan Poyraz Coşkun - 18 Mart 2025)

İlkay Bey güzel eserlere imza atıyor. Havamız Olsun da oldukça havalı bir eser olmuş. Kutluyorum kendisini. (Ahmet Doğru - 17 Mart 2025)

Fotoğraf: Ali Bey

3 Şubat 2026 Salı

Hayal Beşiği

Hayal Beşiği - Türk Edebiyatı Dergisi

“Hayal Beşiği” ¹ kitabında yazar, birçok kavrama derinlemesine ve hermenötik açılardan bakar. Bu çok yönlü vurguların diyalektiğinde neler var bir bakalım; “Düşünce, akıl, bilgi, hakikat, insan, ahlak, hayat, kültür, aydınlanma, evren, dünya, varlık, zaman, kimlik, kalp, sevgi, erdem, iyilik, kötülük, kendilik, din, iman, sanat” gibi birçok kavramın kritiği yapılarak konular irdelenmektedir. Bütün bu konular birbirleriyle ilişkilendirilip anlatım aralarında teksif edilmektedir.

Bahsi geçen kavramlar, insanlığa değer katmış olan kimi isimler üzerinden de genişletilmektedir. Bazı Ayet ve Hadisler ile birlikte bizim kültür coğrafyamızdan ve başta Anadolu’nun kolonizatör dervişlerinden Yunus Emre, Hz. Mevlana, Hacı Bayram, Hallac-ı Mansur, Farabi gibi değerlerin yanında Kant, Hegel, Marks, Darvin, Engels, Freud gibi isimlerin de anlayışları karşılaştırılmakta ve ilgili konular derinlemesine ele alınmaktadır. Bütün bu anlatımlarda daha çok Anadolu insanının kadim değerleri üst başlığı arasında senkronik bir duygudaşlık sağlanmaktadır. Ayrıca anlatımlarda inşa edilmiş olan kanonik yapı, bir nevi hem şuura hem de şuuraltına hitap etmektedir.

İnsan ile evren ve hatta dünya arasında hep bir kıyaslamada bulunulur. İnsana dair aforistik genellemeleri de bunlara dâhil edebiliriz değil mi? Öyle ya yalnız taştan duvar olmayacaktır. Evrenin içinde insanın ve insanın içinde evrenin bulunduğu önemli bir gerçektir. Yazarın dediği gibi “insan, evrenin formüle edilmiş özdeşi konumundadır” Peki, “Hayal Beşiği” kitap ismi nereden gelmektedir bir bakacak olursak; Bu ismin şifrelerini kitap içeriğinde birkaç yerde görmekteyiz. Hülyalarıyla mezarına konulan insanın hayali şöyle bir perspektiften ele alınır; “hayal; bir bilinmezde, gerçeği iyilik adına bilmek oyunudur. Dünya, hayal beşiği…” (s. 14) Başka bir yerde; “Düşünce, nefsin kötü ve Allah’ın iyi önermeleri altında irade ettiğimiz, hayal beşiğimizdir” (s. 39) şeklindedir. Yazar, en büyük hakikat olarak insanı görmektedir. Hakikati insanda saklı bir sır olarak telakki eder ve ayrıca, “her şey bir şeyde; bir şey her şeyde varlık bulur. Evrenin formülü insandır; evren içimizdedir. Evren insanın haritasıdır” (s. 88) şeklindeki bir anlayışla fikirlerini serdeder. Başka bir cihetten, “cahillik, iyi insan olmakla giderilir. Cahil insan, kötü insandır. Kötü insanlar hakikati bilmez; hakikati bilmeyen cahildir” şeklinde insana dair başkaca birçok mülahazalarda bulunulur.

Kendini tanımak ve bilmek felsefesinden doğar bütün gerçeklik. Yunus Emre’nin “Bir ben var benden içeri” anlayışının farklı ifadesi, Hacı Bektaş’ı Veli “Bilmek istersen seni/ can içre ara canı/ geç canından bul anı/ sen seni bil sen seni” anlayışına kadar geniş bir portre çizilir. Kadim değerlerimizde vücut bulmuş olan “Edep Ya Hu” ahlak anlayışımızla da süslenmektedir bu durum. Hatta Hallac-ı Mansur’un “Ene’l-Hak” anlayışına varıncaya kadar geniş bir çerçeveye kadar gidiliyor. Her ne kadar sabitenin bir ucunda vahdaniyet anlayışımız oturtulmuş olsa da pergelin diğer ayağı, sorgulayan bir insan profilindedir. Mesela bir yerde, bir hareket medeniyeti olan dinimiz İslam ile insan arasındaki bağ şu şekilde ele alınır; “İnsan, Allah’ın suretindedir. İnsanın halifeliği de O’na imanla olur” (s. 33) şeklindedir.

Yazar, anlatımlarında atlamalı, konu sıçramalı, çağrışımlı ve izahlı bir üslup benimsemiş gözüküyor. Yazarın diğer kitaplarında olduğu gibi bu kitapta da az sözle çok mana şiarıyla yalın ve hikemî bir tarz benimsenmiştir. Derinlikli bir Müslüman bakışının yanında daha geniş bir çerçevede özgün bir dünya görüşüyle hümanist ve insancıl üsluptadır. Bir taraftan yazar, evrensel düşünmenin bağımsız akılla mümkün olacağını düşünmektedir. Bütün bu kavramlar, retrospektif bilgimiz, tözler ve süreçler dâhilinde ele alınmaktadır. Başka bir ifade ile kadim değerlerimizin, dinimizin ve kültürümüzün metodolojisini kavramış ve bunu dervişane bir dokunuşla okurlarına yansıtmaktadır. Anlatım içerisine mevcut durumun sosyolojisini ve psikolojisini de dâhil edebiliriz. Her bir olgu sık sık mütebahhir kereler geri dönüşlerle ele alınmaktadır. Kamil insan, düşünen, sorgulayan, ölümlü ve aciz olma perspektifle konular serimlenmektedir. İnsanlık olgusunun künhüne vakıf bir anlayıştır bu. Metafizik ve mistisizmin imkânlarından da faydalanıldığını görmekteyiz. Peki, bu yazılanlardan ne anlıyoruz, hayatın anlamını, kadim ve manevi değerleri, pösteki saymanın anlamsızlığı karşısında dik durmamız gerektiğini vs. şeklinde uzunca bir liste yapabiliriz. Günümüzün hastalıklarına daha çok da geleneği ve değerleri yıkmış yerine başka bir şey de koyamamış insanın ortada kalmışlığına cevaplar aranmaktadır.


¹ “Hayal Beşiği” Yazar İsmail Delihasan’ın Kasım 2025’te Türk Edebiyatı Vakfı (TEDEV) Yayınları etiketiyle okurlarıyla buluşturduğu, İlk deneme kitabıdır. Aynı zamanda şairde olan yazarın öncesinde üç şiir kitabı bulunmaktadır. Yüz kırk bir deneme yazısının bulunduğu eser, iki yüz sayfa hacmindedir.

İlkay Coşkun
Türk Edebiyatı Dergisi
Şubat 2026, sayı 628






29 Ocak 2026 Perşembe

Kitapyurdu Kitap Oylaması

Bu senenin (2026) kitapyurdu, kitap oylaması başladı. Kitap türlerine göre oylamaya katılmak isteyenler buyursunlar efendim. (2025'te yayınlanan kitaplar için)

https://www.kitapyurdu.com/kitap/havamiz-olsun-/713707.html


22 Ocak 2026 Perşembe

Kitap Söyleşi

Kitap Söyleşisi

Şair Atilla Akıncı'nın, "Evimin Penceresinden" ilk şiir kitabı söyleşisine katılım sağladık. Hayırlı olsun.  22.01.2026 - Bilecik



19 Ocak 2026 Pazartesi

Tek Gül Mona Roza’nın Hikâyesi

Tek Gül Mona Roza’nın Hikâyesi

“Tek Gül Mona Roza’nın Hikâyesi” Yazar Musa Yaşaroğlu’nun Üçüncü Yeni Yayınları etiketiyle, 2024 yılında okurlarıyla buluşturduğu hikâye kitabıdır. Kitap, yetmiş sekiz sayfa hacminde ve on adet hikâyeden oluşmaktadır. Yazarın bu kitabından başka şiir, deneme, roman ve hikâye türlerinde on çeşit eseri bulunmaktadır.

Kitabın ilk hikâyesi olan “Mona Roza’nın Hikâyesi” kırk sayfa hacmindedir. Uzunca olan bu hikâye kitap hacminin yarısına tekabül etmektedir. Gerek bu uzun hikâye gerekse de bu hikâyenin kitaba isim olması nedeniyle kitapta önemli bir yere sahip olduğunu söyleyebiliriz. Bu bağlamda kitabı iki ana bölüme ayırabiliriz. Mona Roza Hikâyesi ve diğerleri şeklinde. Bu hikâye tek başına bir kitab-ı tab’a büründürülebilirdi. Diğer dokuz hikâyede de okul, öğrencilik, öğretmenlik, yolculuk, deprem ve yalnızlık gibi yazarın yaşadıkları veya çevresinde şahit oldukları üzerinden şekillenmiş olduğunu söylesek yanlış olmayacaktır. Yazarın sesi yer yer hikâyelerde duyulmaktadır. Anlatım genellikle birinci tekil şahıs üzerinden samimi ve içeri’den bir bakış açısı ile ele alınmaktadır.

İlk hikâye, Üstad Sezai Karakoç'un yirmili yaşlarının başında çok gençken, üniversite yıllarında yazdığı Mona Roza şiirinin yazılış hikâyesi kurgusal bir teknikle ve gerçeklikle kaleme alınmaktadır. Ama daha çok da kurmaca gerçeklikten ziyade nesnel bir gerçekliği yansıtmaktadır. Hikâye edilen bu konu, üstadın duruşuna, manevi kimliğine ve mahremiyetine halel getirmeyecek bir üslupla ve magazinleştirilmeden ele alınmaktadır. Üstadın, Mona Roza şiirinde yaşanan aşktan, sevdadan daha çok fazla olduğu sık sık hatırlatılarak yanlış anlaşılmaların önüne geçilmektedir. Ayrıca üstadın gerek düşünce alanındaki teorisyenliğine gerekse de edebiyat ve şiir alanındaki üstatlığına birçok cihetten vurgular yapılmaktadır. Merhum Nuri Pakdil’in “Yazarlar, ulusun toplumsal çalkantı barometreleridir” sözündeki gibi üstadı geniş bir çerçeveden görmemize imkân vermektedir.

“Mona Roza’nın Hikâyesi” tekniğinde, Mona Roza şiiri de bölüm bölüm hikâyeye misafir edilmekte ve anlatımda şiir muhteviyatına uyarlanmaktadır. Başka bir ifade ile bölüm bölüm Mona Roza şiiri şerh ediliyor desek yeridir. Edebiyat ve tarih bölümde okuyan Beyza ve Kerem'in Üstad Sezai Karakoç ve üstadın arkadaşı ile Mona Roza şiirinin nasıl yazıldığı, nasıl doğduğu üzerinden Üstad ile kısa bir görüşme ve üstadın üniversiteden sınıf arkadaşı olarak kurgulanan Yusuf Kirmikli’nin okul dönemlerine ait anlatımları üzerinden konu derinleştirilmektedir. Bu kanallarla Üstadın mütemadi platonik hali resmedilmektedir adeta. Ayrıca üstadın Ping Pong Masası şiiri ve sınıf arkadaşı olan Şair Cemal Süreya’nın da hikâyede isminin geçmesi diğer güzelliklerden olsa gerek. Merak duygusunu fazla törpülememe adına bu kısa malumatla yetinmiş olalım.

Hikâyede geçen isimlere bir göz atacak olursak, “Selen, Beyza, Kerem, Erzurumlu Bekir, Giresunlu Sami, Afyonlu Kemal, Kayserili Ahmet, Hafize Öğretmen, Osman Hoca. Nuran, Engin, Rengin, Hasan, Bakkal Lütfi, Manav Sabri, Zahit Bey, Gülce Nine, Cevdet, Selim Öğretmen. Kırkdörtlük Kamil, Kırküçlük İbo, Şadiye, Çaycı Ali, Salih, Ümit, Latif, Esma, Meryem” gibi isimleri öncelikli olarak sıralayabilirim. Bu isimlerden de anlaşılacağı üzere Anadolu'dan, bizden, anonim diyeceğimiz bireylerle karşılaşmaktayız. Hikâyelerin geçtikleri yerler olarak da Kocaeli, Ankara, İstanbul, Konya, Maraş, Kayseri gibi yerleri sıralayabilirim.

Hikâyelerde sıcak insan ilişkileri ve taşra esintisi kendisini fazlasıyla hissettirmektedir. Bu durumu sahici hayat hikâyeleri olarak da nitelendirebiliriz. Teknik olarak hikâyelerde metin betimlemeleri, diyaloglar ve gösterme teknikleri kendisine fazlasıyla yer bulmaktadır. İçerik olarak da yazar duyguyu, geleneği, milli ve manevi değerleri öncelediğini söyleyebiliriz. Hikâyeler, kültürel bir altlıkla beraber kadim değerlerle mücehhez bir anlatımla yol almaktadır. Başka bir anlamda Müslümanca bir bakış tesmiye edilmiş desek yanlış olmayacaktır. Yani hikâyelerde milli ve manevi değerler daha çok etüt edilmektedir. İtibarına, konforuna teslim olmuş günümüz insanının karşısında bir dik duruş sergilenmektedir adeta. Güçlüklere, mücadeleye ve çabaya yönelik bir anlatım derinliği taşımaktadır. Hikâyelerde yer yer de lirizmin ağır bastığı bölümlerle de karşılaşmaktayız. Güzel bir hikâye kitabı okudum. İyi okumalar dilerim.


Eğitimci Yazar Musa Yaşaroğlu

1985 yılında Bayburt’un Güneydere Köyü’nde dünyaya geldi. Hayatını inşaat işçisi olarak sürdüren emektar bir babanın yedi çocuğundan altıncısıdır. İlköğretim ve lise eğitimini Bayburt’ta tamamladıktan sonra Marmara Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği bölümünden mezun oldu. 2007 yılında Kocaeli’de öğretmenlik hayatına başladı. Halen Gebze Bilim ve Sanat Merkezi’nde Türkçe Öğretmeni olarak görevine devam etmekte olan Yaşaroğlu, evli ve üç kız babasıdır.

Öğretmenlik mesleğinin yanında aktif olarak yazarlık hayatına devam eden Musa Yaşaroğlu’nun Dil ve Edebiyat, Ketebe Piyan, Üçüncü Yeni, Cins, Enderun, Cimga, Temmuz, Ayasofya, Şiar, Hisdüşüm, Kardelen Çocuk gibi dergilerde şiir, deneme ve hikâye türünde eserleri yayınlanmış ve yayınlanmaya devam etmektedir.

Neşredilmiş Eserleri:

Fasl-ı Hazan (2011), Hüzün ve Eylül (2012), Mum Misali (2013), Aşkın Kölesi (2014), Sürgündeki Palto (2016), Değer Dede (2019), Mukaddes Yükün Hamalı (Hikâye, 2021), Kaldırımların Emzirdiği Çocuk (Roman, 2024), Tek Gül- Mona Roza’nın Hikâyesi (Hikâye, 2024), Âkif Dedemiz ile Zaman Yolculuğu (2025)

İlkay Coşkun
Şehir Defteri Dergisi
Sayı 21, Ocak 2026




5 Ocak 2026 Pazartesi

Koşa Koşa İnsan

Koşa Koşa İnsan


Hayatı Toparlayan Rutin

Hayatımızda basit ve sıradan rutinlerin ne çok kıymeti harbîyesi varmış meğer. Bunu köye gidişlerde, yaşlı başlı amcaların sıraya girerek ‘hoş geldin’ demelerinden ve çocuk halimle koltuklarımın kabararak karşılık vermemden hatırlarım. Şimdilerde de köye gidişlerim olmakta ama birkaç kişinin dışında varlığımın farkında bile olunmaması yüreğimi burkmakta. O zamanların imece, kubaşma, değiş-tokuş gibi birçok uygulamalarını hatırlarım ve bu günlerimle kıyaslarım. Yine o yılların şehir hayatı içerisinde her bayram komşu ve dostların birbirlerinin evlerine gidiş gelişlerini düşünüyorum. Bu uygulamaları sıradan görsek de bu halleri şimdilerde arar durumdayız. Geçmişin çoğu anında yaşadığımız tatlı ve hoş rutinlerimizdi bunlar.

Nasıl ki toplama bir millet olunmuyorsa; şehirlerden, kasabalardan, yurtdışından süreli gelişlerle de köycülük ve mahallelik olmuyormuş. Toplama halk ile köy ve mahalle kurulamıyor olduğunu en çarpıcı şekliyle anlıyoruz. Ruh ve aidiyet duygusu gerektiriyormuş. “Taş yerinde ağırdır” sözüne şimdi daha çok anlam veriyorum. Bütün bunlar insana yoldaş, daha ekmel uygulamalardı. Çoğu etkileşim, uzam kazandığı yerde bir bütünlük sağlamaktaydı. Hepsi de toplumu oluşturan bir dinamik ve senkronik duygudaşlıkla yol almaktaydı.

Kadim bir bilgeliğin ve kültürün şahitliği üzerinde, dünün hatıraları zihinlerimizde birer birer sökün etmekte. Dün de yaşanılan çoğu uygulamalar, biteviye ve kimi rutinlerle beraber çokça ruhu beslemekteydi. Hayatın yanında sağlam bir duruşa takat oluyordu. Kimilerine göre durgun, sessiz ve münzevi zamanları çağrıştırmaktadır. Daha az adrenalin içerse de daha çok huzurun kaynağı niteliğindeydi. Yani rutinlik, bir sıradanlık değildi elbette. Sıradanlık, mücrim bir görüntü verse de daha çok olumlu bir rutinlik ile bazı alışkanlıklar birlikte bir devri daimîliği imlemekteydi.

Kan Çarpması

Tıpkıları ve aynıları içerisinde yaşadıklarıyla susturulmuş insanıdır. Başını hoş tutan bir suskunluk değildir bu. Olsa olsa daha çok vurgun yemişlik. Ama bir tarafında hep avuntu taşımaktadır. Hayata yenile yenile devam etmenin bir suskunluğu böyle olsa gerek. Bir şeyi hep yanlış yapma korkusuyla baştan yenilmişlik hali. Mahir bir terzi gibi güçlendirilmemiş bir hayat. Olsa olsa çıtkırıldım hüznü ve daha çok da suskunluğu yaşıyor olmalı. Ne bir pirden el almış ne de bir müritten güngörmüş olmalı. Belki de en zor olan darmadağınık kanatlarıyla mücadelesidir.

Vefayı da göz ardı edecek bir hoyratlık cenderesine girmiş olmalı. İyiliğe iyilik, kötülüğe kötülük düz mantığını dahi uygulayamayan bir geri duruş. Kendine güvenmenin yıkıntısını yaşıyor olmalı. Azlıktaki görgüsü, çağları aşacak yanılsaması olmalı. Bütün faraziyelerde reddi miras yenilgili bir hal eşliğinde. Dünün kadifiye edilmiş bugünün viranesinde oyalanmıştır. Bir inat tabarî hevesi gütse de cürmü kadar yer yakacağının hodbinliği içerisinde. Açtın gözünü boğaza düğümleyip yumdun sözünü. Üslup u beyan aynıyla insan olacaktın. Biriktirdiği sis, barut ve telaşa memuru da olsa hayal kırıklığı ve tesanüt oyunu yaşadıklarıyla kalacaktır. Deniz düşü kurup çölde oturmak böyle bir şey olsa gerek. Yarın ölüm, gül suyu olsa da her taştan korkan bir testi olmayı kendisine yakıştıracaktır. Hakeza kaybetmenin yetimliğini yaşıyor olmalı böylelikle.

İlkay Coşkun
Kültür Ajanda Dergisi
Ocak 2026, sayı 146





Acı Ceviz

Acı Ceviz

‎”Acı Ceviz” Yazar Murat Soyak'ın, 2023 tarihinde Simer Yayınları etiketiyle 4. baskısını yaptığı hikâye kitabıdır. Eser, on sekiz hikâyeden oluşmakta ve yüz iki sayfa hacmindedir. “Acı Ceviz” kitabın ilk hikâyesi olmasının yanında, “Şen Boyacılar”, “Amele Pazarı”, “Tesbih”, “Bağ Bozgunu”, “Okul Yolu”, “Kuyu”, “Çanakkale İçinde”, “İstanbul” isimlerinde diğer hikâyelerle devam etmektedir.

‎Anlatımlardan edindiğimiz ilk intibaa ya göre hikâyeler dönemsel olarak daha çok seksenler ve doksanlara denk düşmektedir. Bu anlatımlardan yazarın çocukluk ve ilk gençlik yıllarına tekabül ettiği hissi uyanmaktadır. Evliya kıssalarının, ahir zaman alametlerinin, askerlik hatıraların daha fazla anlatıldığı zamanlara karşılık gelmektedir. Bu zamanlar ki muhabbetin insan içinde çiçekler büyüttüğü, kadir kıymetin daha bir değerli olduğu, mektupların bir kuş misali dağları aştığı ve kabahatim daha çok yüzleri gölgelediği zamanlardan bahsediyoruz. Çarşı ekmeğinin kokusunun ve tadının alındığı güzelliklerle beraber, mektubun arkasına ellerin çizilip yollandığı nostaljik zamanlardır bunlar. Bu yıllar ki çocukların taşın sertliğini, gülün inceliğini tecrübe ettiği güzelliklerdir. Bu yıllarda akrabalar, evladüiyallar daha çok yakın çevrededirler. Aileler, çekirdekleşmemişlerdi henüz.

‎Hikâyelerde dış anlatıcı sesi daha çok duyuluyor. Yazar, hikâyeleri yaşanırken bir yerlerde sonlandırılmaktadır. Bu da hikâyenin daha devamının olduğu hissini okura vermektedir. Hikâyelerde, kahramanlardan daha çok olay örgüsünün önde olduğunu söyleyebiliriz. Hikâyelerde nesnellik ve gözlemlerle beraber öznelliklere de yer verilmektedir. Anlatımlarda Anadolu'nun bir portresi çiziliyor adeta. Anadolu da fakirlikte, ambarı yosulu zenginliklerde vardır elbette. Muhannete muhtaç olmak istemeyen bir çalışkanlıkta… Düğün evinin defçisi de ölü evinin yasçısı da hayatta olan gerçekliklerdendir. Dededen, babadan ekinci olan İç Anadolu insanının yaşantısını ve kültürünü de okuyoruz bir taraftan.

Bizden, Anadolu'dan diyeceğimiz hikâyelerde, kahraman isimlerine bir göz atacak olursak; “Sadıkoğlu İbrahim, Emin, Mahmut, Ali Ağa, Yanık Yüzlü Ömer, Yakup Emmi, Şükrü, Kerim, Yusuf, Ahmet, Cemile, Muhittin, Elif, Selim, Muharrem, Şinasi, İhsan Efendi, Tahir, Neşet, Cengiz, Eşref, Kadir Çavuş, Şükran Teyze, Hayrettin” gibi isimleri aklıma ilk gelenler olarak sıralayabilirim.

‎Yazar, yer yer Anadolu'nun kadim değerlerinden, kültüründen süzülerek gelen kimi güzel sözleri de alıntıladığını görmekteyiz. Bazı türkü sözleriyle de nasiplendirir okurlarını. “Cevizden düşen iflah olmaz”, “Başın yarılsa da sırrını ele verme evlat”, “Değmen benim gamlı, yaslı yüreğime”, “İnsanın zehrini insan alır”, “Bülbülün yatağı bahçeler, bağlar/ Garibin yatağı kahveler, hanlar/ Gurbet ilde ölsem bana kim ağlar/ Ötme garip bülbül, gönül şen değil” gibi.

‎Son tahlilde, bu hikâyelerde köy- kent Anadolu serüveninin ritmini ve hareket alanına şahitlik ediyoruz. Özellikle şehirlere yoğun göçlerle beraber, kent ile köy arasında kalan Anadolu insanının retrospektif hafızasından alıntılanmış kesitler olarak düşünebiliriz. Yazar, yaşamış olduğu birçok hatırayı hikâyelerle ayaklandırmış gözüküyor. Bu durum da hikâyelerin kurgudan daha çok mazi de yaşanmış hikâyeler olduğu anlayışını kuvvetlendirmektedir. Böylelikle kültürümüzün ve değerlerimizin aurası taşınmaktadır. İçerisinde kurgu da olsa anıların penceresinden bu şekilde bakabilmek ne güzelliktir. Taşranın mücadelesi, şehrin umudu, göçün hikâyesi, acılar ve sevinçler ile yoğrulmuş bu güzel hikâyelere buyurunuz. İyi okumalar.


Murat SOYAK

Niğde’de doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini Niğde’de tamamladı. Marmara Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Gül Aydınlığı edebiyat dergisini çıkardı. Bir dönem gazetelerde kültür, sanat, edebiyat yazıları yazdı. Bir Nokta, Yedi İklim, Yitik Düşler, Ay Vakti, Likâ, Türk Dili, Ardıç, Akpınar, Berceste, Kuşluk Vakti, Beyaz Gemi, Değirmen, Edep, Mesel dergilerinde şiir, hikâye ve denemeleri yayımlandı. 2009 yılında Defter edebiyat-kültür-sanat sitesinin kuruluşunda yer alıp genel yayın yönetmenliği görevini yaptı. Halen bir lisede Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni olarak görevini sürdürmektedir.

Yayımlanan kitapları:

Irmaklarca (şiir, 2006)
Bahar Sürgünü (deneme, 2010)
Acı Ceviz (öykü, 2011)
Direniş Taşı (şiir, 2012)
Kırk Öykü (öykü seçkisi, 2013)
Gül Aydınlığı (deneme, 2017)
Toprağın Derin Çağrısı (deneme, 2021)
Bilgenin Söylediği İsmail Özmel İle Söyleşiler (söyleşi, 2025)

‎İlkay Coşkun
‎Kültür Ajanda Dergisi
-Kitaplık Bölümü-
Ocak 2026, sayı 146






23 Aralık 2025 Salı

KKTC. Doğu Akdeniz Üniversitesi Kütüphanesi

 KKTC. Doğu Akdeniz Üniversitesi Özay Oral Kütüphanesi - İlkay Coşkun

https://librarycatalog.emu.edu.tr/

İlkay Coşkun Kitaplığı (Kütüphaneler)

208 Üniversite kütüphanesinin tamamında, seksen bir il halk kütüphanesi ile birçok büyük ilçe ve şehir kütüphanesi başta olmak üzere toplamda altı yüzün üzerindeki kütüphanede, kitaplarımın tamamına yakını okurlarıyla buluştu. Ayrıca KKTC., Azerbaycan, Bosna Hersek, Makedonya, Tataristan, Özbekistan, Kırgızistan, Kazakistan, Türkmenistan, Macaristan gibi 10'un üzeri ülkenin yirmiden fazla kütüphanesinde kitaplarım bulunmaktadır. İyi okumalar dilerim. Aralık 2025

https://toplukatalog.tr - İlkay Coşkun

koha.ekutuphane.gov.tr - İlkay Coşkun

Özbekistan Ali Şir Nevai Milli Kütüphanesi

 Özbekistan Ali Şir Nevai Milli Kütüphanesi - İlkay Coşkun

------------------------------------------------------------------

https://www.natlib.uz/search/tot/result?si=TOTAL&st=KWRD&lmtst=&lmtsn=&lmt0=&q=%C4%B0lkay+Co%C5%9Fkun


İlkay Coşkun Kitaplığı (Kütüphaneler)

208 Üniversite kütüphanesinin tamamında, seksen bir il halk kütüphanesi ile birçok büyük ilçe ve şehir kütüphanesi başta olmak üzere toplamda altı yüzün üzerindeki kütüphanede, kitaplarımın tamamına yakını okurlarıyla buluştu. Ayrıca KKTC., Azerbaycan, Bosna Hersek, Makedonya, Tataristan, Özbekistan, Kırgızistan, Kazakistan, Türkmenistan, Macaristan gibi 10'un üzeri ülkenin yirmiden fazla kütüphanesinde kitaplarım bulunmaktadır. İyi okumalar dilerim. Aralık 2025

https://toplukatalog.tr - İlkay Coşkun

koha.ekutuphane.gov.tr - İlkay Coşkun

Kırgızistan Türkiye Manas Üniversitesi Kütüphanesi

 Kırgızistan - Türkiye Manas Üniversitesi Kütüphanesi - İlkay Coşkun

-------------------------------------------------------------------

https://yordam.manas.edu.kg/yordam/?p=1&q=%C4%B0lkay+Co%C5%9Fkun&alan=qYazarlar_txt


İlkay Coşkun Kitaplığı (Kütüphaneler)

208 Üniversite kütüphanesinin tamamında, seksen bir il halk kütüphanesi ile birçok büyük ilçe ve şehir kütüphanesi başta olmak üzere toplamda altı yüzün üzerindeki kütüphanede, kitaplarımın tamamına yakını okurlarıyla buluştu. Ayrıca KKTC., Azerbaycan, Bosna Hersek, Makedonya, Tataristan, Özbekistan, Kırgızistan, Kazakistan, Türkmenistan, Macaristan gibi 10'un üzeri ülkenin yirmiden fazla kütüphanesinde kitaplarım bulunmaktadır. İyi okumalar dilerim. Aralık 2025

https://toplukatalog.tr - İlkay Coşkun

koha.ekutuphane.gov.tr - İlkay Coşkun

20 Aralık 2025 Cumartesi

Azerbaycan Milli Kütüphanesi


Azerbaycan Milli Kütüphanesi
İlkay Coşkun

https://ek.anl.az/search/query?term_1=%C4%B0lkay+Co%C5%9Fkun&theme=e-kataloq

İlkay Coşkun Kitaplığı (Kütüphaneler)

208 Üniversite kütüphanesinin tamamında, seksen bir il halk kütüphanesi ile birçok büyük ilçe ve şehir kütüphanesi başta olmak üzere toplamda altı yüzün üzerindeki kütüphanede, kitaplarımın tamamına yakını okurlarıyla buluştu. Ayrıca KKTC., Azerbaycan, Bosna Hersek, Makedonya, Tataristan, Özbekistan, Kırgızistan, Kazakistan, Türkmenistan, Macaristan gibi 10'un üzeri ülkenin yirmiden fazla kütüphanesinde kitaplarım bulunmaktadır. İyi okumalar dilerim. Aralık 2025

https://toplukatalog.tr - İlkay Coşkun

koha.ekutuphane.gov.tr - İlkay Coşkun

https://ek.anl.az/search/query?term_1=vildan+poyraz+co%C5%9Fkun&theme=e-kataloq

Azerbaycan Milli Kütüphanesi
Vildan Poyraz Coşkun

10 Aralık 2025 Çarşamba

Gavroche

Gavroche’a Yeni İletiler - Flamalı Yalnızlık 

"Gavroche’a Yeni İletiler Flamalı Yalnızlık" Ağustos 2025’te okurlarıyla buluşturulan, Yazar Sinan Ayhan’ın on üçüncü eseridir. Deneme türündeki kitap, yüz otuz dört sayfa hacminde ve KDY Yayınları etiketiyle okurlarıyla buluşturulmuş. Deneme yazıları giriş, gelişme ve sonuç üst başlığında tasniflenmiş.

"Gavroche’a Yeni İletiler Flamalı Yalnızlık" kitap ismi dikkat celp etmesi ve neden bu kitabın yazıldığı gibi kimi sorulara yazar önsöz yazısında cevaplandırıyor. Sinan Bey, 2001 - 2002 yılları arasında "Katlı Zımpara Perisi Gavroche" isimli on iki kitap sayfası hacminde uzun bir şiir yazar. Ayrıca bu uzun şiirine bu kitabında da yer vermektedir. Ayrıca yazar; "Düşüncenin ceplerinde hangi nurlar gizlenmiş, bir de "Gavroche" üzerinden bakalım. Yalnızlığımız mı? Bu toplumda o baki zaten" diyerek kitabın mahiyetini ve özetini önsöz yazısında sunmaktadır. Kitapta yer alan "Katlı Zımpara Perisi Gavroche" isimli on iki sayfalık uzun şiirinin son bölümü şu şekildedir. "ne sör ne dük ne avangard/ bir sanatkâr/ kafamızda sadece devrim resimleri/ tarihin çelik sayfalarına doğru yürüyor/ yürüyoruz" (s. 22)

Gavroche, Fransız Yazar Victor Hugo’nun 1862 tarihli meşhur Sefiller romanındaki kurgusal çocuk karakteridir. Gavroche, Paris sokaklarında yaşayan bir sokak çocuğudur. Başka ifadeyle Victor Hugo’nun Sefiller’inin şair ruhlu devrimci çocuk karakteridir. Temiz kalpli, cesur, hazırcevap ve sevimli bu çocuk maalesef ki romanda on iki yaşında iken gençliğine, çocukluğuna doyamadan ölmektedir. Sefiller romanını çoğumuz okumuşuzdur, biliriz. Biz yine romanı ana hatlarıyla kısaca hatırlayalım; Sefiller kitabı, 1724 sayfa ile birden çok cilt hacmindedir. Antimonarşizm, din, Adalet, siyaset ve ahlak felsefesini konu edinmektedir. Epik ve kurgusal tarih türünde yazılmış güzel bir romandır. Sefiller’in konusu dünyada iyilik yapma gücü bulan ama sabıkalı geçmişinden kaçamayan eski mahkum Jean Valjean’ın hüzünlü hikayesidir. Anne ve babası küçük yaşlarındayken ölmüştür. Jean, ablası ile yaşamaya başlayan bir gençtir. Çalışmak için iş bulamadığı için fırından ekmek çalar. Bunun cezasını hapishanede çekerken birçok kere hapishaneden kaçma teşebbüsünde bulunduğu için cezası fazlasıyla katlanır. Seneler boyu kürek mahkumluğu yapan Jean’ın toplum ile arasındaki yaşadıkları ele alınır. Jean, cezasını çektikten sonra geçmişi peşini bırakmayacak ve bir kez daha aynı hataya düşecektir. Bu ıslah sürecinde polis müfettişi Javert tarafından sürekli takip edilir. Gavroche, romanda tarihsel olarak 1830 - 1832 yılları arasında yaşar. 1832 yılında devriminde Gavroche çatışmalar sırasında şarkı söyleyerek fişek topladığı sırada vurularak bu hayattan koparılır. Romanda bunlardan başka karakterler de vardır elbette. En azından Sefiller romanını okumayanlar için merak duygusunu fazla törpülememek için değinimizi burada nihayete erdirelim ve esas konumuza geçelim.

Yazarın, "Gavroche’a Yeni İletiler Flamalı Yalnızlık" kitabında Gavroche’ya bir nevi seslenerek iki yüzün üzerinde seslenişlerle birlikte bir ileti sunulmaktadır. İletilerde geçen bazı seslenmeler şu şekildedir. "...katman katman karanlığı bilir misin Gavroche" (s. 26), "Hangi iz üzereyiz Gavroche, yine kasvet çöktü pencere pervazlarına..." (s. 41), "...Gavroche havalar ısındı" (s. 58), "...canım yanıyor Gavroche" (s. 58), "...kandırma beni Gavroche" (s. 60), "Gavroche’a bütün yollar dar" (s. 87), "gözlerim kapana dursun Gavroche" (s. 118) gibi.

"Gavroche’a Yeni İletiler Flamalı Yalnızlık" kitabında, "kan, büyücü, kanlı mendil, habbe, kunala, çıkrık, lamel, yedi uyurlar, etamin, gılgamış, iskarta, giyotin, apolet, retina, birsuri, gestapo, belit, düello, flamalı yalnızlık, narsist, mostra, türbülans, börü, squid game" gibi kelimeler ve isimler üzerinden iletiler vücut bulmaktadır.

Yazılan yazılar, şiirler atıflarla yol alır anlayışının canlı bir örneğini görüyoruz bu yazılanlarda. Konular dahilinde felsefi ve hermenötik bir incelemeler bütünü gibi. Şöyleki, Hz. Mevlana, Yedi Uyurlar, Rolling Stones, Niçe, Rimbaud, Hamlet,Şarlo, Hiroşima, Nagazaki, Kerbela, Karun" gibi bir çok gönderisiyle ve atıflarıyla yol alınmaktadır. Mesela Hz Mevlana’nın dediği gibi "bir çiş denizinde dışkı parçasına tutunmuş kendini gemi kaptanı zanneden sinekler ve vızıltılar" anlatımına yer verilir. Bütün bu anlatım yol ve yöntemi aynı senkronik duygudaşlıkla yolunu almaktadır.

"prelüd, postular, tüvit, burbon, izomer, fağfur, habbe, lepiska, hermesyan, olemp, perende, sımışka, snopse, francala, obskür, okült gratesk, berlioz, palimsest, artikül, piktogram, adle, göring, trençkot, pandüller, belit, derecat, enfiye, vassal, fevc, miniskül, medusa, kleptoman"gibi sözlük karıştıracağımız onlarca kelimenin anlatımlara misafir edildiğini görmekteyiz.

Yazar, önsöz yazısında da belirttiği gibi kendi kuramı olan "Bileği - Metni" anlayışını bütün kitaplarında olduğu gibi bu kitabında da uygular. "Bileği metni bir sözcük, binlerce anlam nüvesinin dünyaya bakan gözüdür" şeklinde tanımlar. Yazar için Bileği Metni, düşüncenin mayalı halidir. İlk önce "bileği - düşünce" devamında da oradan "Bileği - Metne" geçişi görür.

Öz olarak, bu yazılanların Gavroche üzerinden yalnızlık temasının iletiler, seslenme benzeri bir anlayışla işlendiğini görmekteyiz. Bu iletilerde taşınan yalnızlık, insanın içinde uluyan başlukları da ihtiva etmektedir. Varlık ile yokluk arasındaki bir çelişme gibi. Bu denemeler, sanatsal bir ileti boyutundadır. Gerek Gavroche gerekse de Lorca gibi farklı coğrafyaların gariplerine ve ezilmişlerine yer vermekte ve böylelikle göndermeler de bulunulmaktadır. Alımlayanlar için bütün bunlar, düşünsel bir zenginlik katmaktadır. Sonuçta zorluklar içerisinde ki yaşam herkesin kendi rolünü oynadığı bir süreç ve zaman aralığıdır.

İlkay Coşkun
Papatya Dergisi
Sayı 19, Aralık 2025