7 Nisan 2026 Salı

Sözde Kalmasın

Sözde Kalmasın
(Şair İlkay Coşkun Hakkında)

Şiir yazmak için bahanesi olmayan, her hâlükârda durum ve şartta yazan; bir kamu kurumunda mühendis…

Dergilerden, antolojilerden, ödüllerden, şiir cemaatinden önce şiirin kendisini kabul etmesini önemli bulan bunun için de yazının türlü yollarında bir isim...

Yola önce kalemle kâğıdın büyüsüne kapılıp şiirle başlanılan bir heves…

Somut -görsel- ve deneysel şiirlerinin bazıları Ukrayna Kiev Üniversitesi akademik çalışmasına konu olma ve Ukraynacaya çevrilme…
...
Yüreğimden Süzülen Nağmeler… Bu ilk kitaptan sonra Düş Yolcusu, Bilonsa, Bimola adlı üç eseri daha yayımlanır. Bu eserlerin şiir alanında verildiği dikkate alınırsa Coşkun’un yazınsal yolunu şiir katında yürüme isteği görünür. Araya deneme kitabı girer: Kahve Bahane. Kahve Bahane’den sonra doğar: +Uç. Coşkun aynı yıl tekrar deneme yoluna girer: İç Hatlar. Bu denemeyi Sinan Ayhan’la birlikte yazdığı ikili bir şiir kitabı takip eder: Tekrarın Tiryakisi Zaman. Bir yıl sonra Coşkun yeni bir denemeyle gelir: Cenne.

Şiiri, öyküyü bir kardeşlik bahçesi olarak görüp şiir, öykü yazmayı bir tür selamlaşma sayan, çevresine Kitap Gözü ile bakan, samimi ve sahici bir kalemdir. Kitap Gözü onlarca ismin çalışmaları üzerine, dili en olgun hâliyle kullandığı denemelere odaklanır. Otuz üç metinle gönül borcunu ödemeyi dener bir bakıma: Sonbahar ve Sen’de Duygulu Anlatım ve Aşk / Böyle Uzakta Kitabına Bir Bakış / Harp Çantası: Hayatı Sorgulayan Epik Şiirler / Deliliğe Hicret’le Hasbihal / Rubaiyyât-ı Oğuz’da Tasavvufi Bakış / Unutmanın Sabahı’nda Hayat Bilgisi Duyarlılığı / Rubâiyât-ı Âşık Ednâ’da Mistik ve Felsefî Yaklaşımlar / Yağmurun Gözleri’nde Yağmur’un Hâlleri / Bir Yudum Şiir’de Gelenekle Yeni’nin Buluşması / Melekler İnsan Doğar: Yalın ve Hikemî Şiirler / Mehmet Ali Kalkan Şiirlerinde Türklük / Dilim Türkü Gönlüm Gazel’de Beşerî Aşk / Lâl Renkli Yara’da Mistisizm ve Sağduyu/ Mehtap Altan’ın Tuz Adlı Şiir Kitabı: Konuşan Şiirler / Hayat Meydanı’nda Kadın Olgusu ve Savaşlar/ Ateş Bandosu: Rindane Bir Ses / Kırk Yama / Yüksek Sesli Şiir / Uygunsuz Adım: Güzel Bir Serazat / Kutlu Şiirler: İçtenlikli Söyleyiş / Dünya Telaşı’nda Şehir Olgusu / Yatağı Küften Bir Çocuk: Çocuk ve Anne İçin Şiirler/ Önce Zambakları Çaldılar Uykularımızdan Kitabında Gelenek / Düşlem Elçisi’nde Munis, Dingin Bir Şiir Dili / Delitay’da Türk Olmak / Kaçış Rampası’nda Su Misali Akıcı Bir Dil/ Topraktan Ayrılalı: Toplumsal Duyarlıklı Şiir / İç Rölyefler ’de Derinlikli Mitoloji / Gecenin Yelesi ve Çağrışımı Yüksek Şiir / Güvercin Çığlığı: İnsan Yüzlü Şiirler / Aşk Risâlesi: Kendine Has Üslubu Olan Şiirler / “Bir Yüzü Esmer” Üzerine Değinmeler / Duvarlarda Gözlerim Üşüyor: Şairlik Kumaşı Sağlam Şiirler/ Göç Divanı’nda Göç Olgusu

Otuz üç metinlik bu yazınsal izleğin söylediği bir şey vardır: İlkay Coşkun şiirle denemeyi birlikte götürmek isteyen bir yazardır. Bu birliktelikte denemenin öne çıktığı görülür.

Öte yandan edebiyatın mutfağına da girmiştir Coşkun. Bir grup arkadaşıyla Poyraz edebiyat dergisini yirmi sayı çıkarır. Sivas İrade gazetesinde köşe yazarlığı yapar. Radyoda edebiyat sohbetleri yapar. Radyo Hilal’de İlkay Coşkun’la Edebî Sohbetler isimli programı hazırlayıp sunar.

Bu etkinliklerinin söylediği bir şey var: O, edebiyat bahsini kamulaştırma gayretiyle koşturur. Bu gayretleriyle daralan edebî kamusal coğrafyanın sınırlarını geniş kesimlere açma niyeti taşır.

Çok sayıda dergide ürünleri yayımlanır. Her zaman çalışmaktan yana görünür.

Coşkun +Uç adlı kitabıyla arzu ve isteklerinden şiir adına sağ çıkış yolunda
bir adım atar.

Kısa şiirlerinden bazıları, Özdemir Asafça yazılmış özdeyişleri hatırlatır.

Zaman kavramını çok önemser.

Şiir kuramı üzerine zihin yorar.
...
Mustafa Nurullah Celep, İlkay Coşkun’un Havamız Olsun isimli kitabı hakkında şu tespitleri yapar: “İlkay Coşkun’un bu eserinin öne çıkan en belirgin özelliği, hava durumu ve iklim olaylarına, mesela dört elemente, insani bir mühür vurması. Deyim yerindeyse meteorolojiyi insanlaştırmasıdır. İnsanın hâlleriyle hava olayları edebiyatın potasında eriyerek “nevi şahsına münhasır” estetik bir eser vücuda gelmiş, içinde soluduğumuz coğrafi atmosfer insani bir nitelik kazanmıştır. Havamız Olsun eserinin bir diğer alametifarikası, bu sahada yani meteoroloji alanında farklı iki disiplini bir deneme formatında birleştiren ‘nadirattan’ bir kitap oluşudur.”

İlkay Coşkun’dan Bir Şiir

ALÇAKTAN UÇUŞ
(Kudüs’e)

serçe mütevazılığında, güvercin edasında
sınır tanımayan kaç kuş geçti üzerimizden
sokaklarına çocukların haram olduğu günde
hangi yaraya pansuman hangi sızıya çare bulundu
sınır tanımayan yeryüzü doktorlarından öte

dün ebabillerin taş fırlatması şahidimizken
ne çok medet umar olduk bu günlerimizden
karıncanın su taşımasından, kelebeklerin ömründen
saflarımızı sıklaştırmaya başladık neyse
duvarlarda -defol İsrail- yazılarından sonra

asırlık uykularımızdan uyanmışken
sığınaklara yol, sokaklarda acıya direngeç olduk
çocuk olduk genç olduk büyüdük her birimiz
ve Selahaddinler serpildi duvar kenarlarında
güvercinlerin sokaklarımıza konduğu günde

ağlasınlar duvarlarında, Matza doyurmuyor karınlarını/
umutları diriltip harekete geçtiğimiz ilkbaharda/
güneşin yatık açısı gölgelerini büyüttü çocuklarımızın/
küfürsüz duvar yazılarının yanı başında/
güvercinlerin sokaklarımıza konduğu zamanda/

Mekke’nin fetih sabahı güneşiyle uyandık/
burçlarına özgür güvercinler konsun Aksa’nın/
adına ebabil de, Selahaddin de, sapan de, taş de/
yeter ki Çin Seddi misali uzun olsun firavun korkuları/
--siyonist’e alçaktan uçuşlarımızı göster artık Allah’ım/

Cafer Uzunkaya / Sözde Kalmasın
Portre Antoloji Sanat Kültür Sohbetleri
Şubat 2026







2 Nisan 2026 Perşembe

Mektebin Bacaları

Mektebin Bacaları

“Mektebin Bacaları” Yazar Nurettin Durman’ın Çıra Kültür etiketiyle, Ocak 2026’da matbuat âlemine dâhil etmiş olduğu hikâye kitabıdır. On sekiz hikâyenin yer aldığı eser, yetmiş dört sayfa hacmindedir. Hikâyelerin çoğunluğu kurgudan ziyade daha çok yazarın yaşadıkları üzerinden şekil almış olduğunun hissini uyandırmaktadır. Başka bir ifade ile yaşanmış olan hatıralar, hikâye olarak ayaklandırılmış diyebiliriz.

‎Eserin ilk hikâyesi olan “Mektebin Bacaları” aynı zamanda kitaba isim olmuştur. “Ders verir hocaları” şeklinde devam eden türkünün sözleri anonim olarak bilinmesine rağmen daha çok Muş yöremize ait olduğunu biliriz. Bu türkü, bir dönemlerde çok meşhurdu. Kitap yazarının çocukluğuna tekabül eden zamanlarda, arkadaşlarıyla beraber bu türküyü sokakta sesli bir şekilde okumaları üzerine, yaşadıkları serüvenin hikâye edilmiş şeklini okumaktayız. Öyle ya Tanpınar’ın dediği gibi “Biz bu türkülerin milletiyiz”

Sesli bir anlatımda, hareketli hikâyeler kendisini keyif alarak okutuyor. Anlatım daha çok olay örgüsü üzerinden şekillenmektedir. Hikâye anlatımları yalın ve kısa cümlelerden oluşmaktadır. Ağdalı anlatımlara pek yer verilmez. Yaşanmışlıklar anlamında müşahhas tahliller ve ruh hali olarak da mücerred tavır sergilenmektedir. Yani bu anlatımlar içerisinde betimlemeler, karakterlerin ruh hali tahlilleri şeklinde bir liste yapmamız mütenasip bir değerlendirme olacaktır.

Hikâyelerde çocukluk dönemi, hastane ortamı, köy hayatı, başörtüsü mücadelesinin yapıldığı doksanlı yıllar, şehrin curcunalı ortamı gibi çokça serüven konusu işlenmektedir.‎ İlk gençlik yılları ve İstanbul göçüyle beraber asıl hikâyeler vücut bulmuş diyebiliriz. Tolstoy’un “Tüm muhteşem hikâyeler iki şekilde başlar. Ya bir insan yolculuğa çıkar ya da şehre bir yabancı gelir” sözündeki ilk bölüm gibi yani yazarın İstanbul yolculuğu ile beraber asıl serüvenin başlamış olduğunu söyleyebiliriz.

Merak duygusunu çok fazla törpülemeden hikâye içeriklerine bir göz atalım. Hikâyelerin daha çok seksenli ve doksanlı yıllarda yaşanmış olduğunu özellikle vurgulamalıyım. Bu dönemler Türkiye nüfusunun altmış beş milyon olduğu, Kenan Evren'li, Turgut Özal'lı yıllardır. O yılların getirdiği samimiyet, çözüm üretme yeteneklerini ve mücadele olgusunu günümüze değin behemehâl canlı taşınmaktadır. Herkesin diliyle kalbinin aynı şeyi konuştuğu yıllardır o yıllar. Bu samimi anlatımlarda, yâr, pîr ve er dolusu kahramanlar her daim bulunabilmektedir. Yine aynı dönemlerin siyasi ve futbol ortamı da kimi hikâyelere yoldaşlık yapmaktadır. Bunlarla beraber yazarlık, yayıncılık ve dergicilik konularını hikâyelere ulanmış olduğunu görmekteyiz. Hikâyelerde dikkatimi çeken başka bir ayrıntı da bir rüya anlatımı, gerçekmiş gibi şaşırtmacayla sonuçlanmaktadır. Bunlar gibi bazı hikâyelerde tali konu anlatımları heyecan uyandırmakta ve sonrasında da gerçek konuya rücu edilmektedir.

Hikâyelerin; yazarın doğduğu, vakitlendiği ve doyduğu yerlerde geçtiğini görmekteyiz. Bingöl, Elazığ, Ankara, Kars, Sivas, Van Bahçesaray ve özellikle İstanbul ve İstanbul’un çeşitli semtlerini sıralayabiliriz. Hikâyelerde yer alan karakterler Anadolu'dan yani bizdendirler. “Memet, Şerif, Saim, Faruk, Okan, Ayşe, Süleyman Çelik, Yasin Bey, Kemal, Hoca Mahmut, Mustafa Bey, Selahaddin Abi, Sami Bey, Emine, Sarı Agop, Musa, Sara” gibi ilk aklıma gelenler olarak sıralayabilirim.

Okuduğum kitaplarda dikkatimi celp eden az kullanımda olan, farklı kelime ve anlatımların altını çizmekteyim. Bu kelimelerin bazıları yöresel söyleyişlerle beraber şu şekildedir; “Hekkak delmez (oymacı sanatkâr), servibülend (uzun boylu), titrini taşımak, ortalığı kargışlamak (ilenmek, beddua), sonracağızım, olsundu, dönenip, kendindenlik, gıllı gışlı bir devir (tereddütlü), kıylu kal zamanı (boş söz), şürekâ (ortaklar), herze (saçma sapan söz ve davranış), celadet (yiğitlik), merbut (bağlı olan), servi revan (uzun boylu), tarassut etmek (gözetleme), şappadak (ansızın), cıngıllı mesele (parçalı, saçaklı), gayrı müsella” gibi. Bunlarla beraber anlatımlarda çerçevelik kimi cümlelerle de karşılaşmaktayız. “Yüzü ne kadar hüzün varsa toplamış üstüne” (s. 14), “İnsan bu, imge gibi duruyor hayatın içinde” (s. 18), “Tam da vurgun yemiş palamut balığı gibi kırpışmak” (s. 25), “Bırakın da rüzgâr rahatça esiversin kaldırımlarda. Akasyaların yapraklarında oynaşsın. İnce dallarını sallayıp oyalansın” (s. 55) Hikâyelerde yer yer kimi bilgi verilen bölümlerle de karşılaşmaktayız. “Sivas, 1175’te 2. Kılıçarslan tarafından kesin olarak Selçuklulara bağlandı” (s. 57) Gibi.

‎Öz olarak Anadolu’da hikâye, masal anlatıcıları, musannifler hep olagelmiştir. Bu nakletme olgusu hep canlı tutulmuş. Bizim hikâye yazma geleneğimiz de hep bu köklerden beslenmiştir. Anadolu’da zorluklar ve güçlüklerle beraber farklı farklı hikâyelerin içerisinde doğulmaktadır. Hikâyelerde Anadolu irfanını, insanımızın alicenaplığını, insanımızın tekâmülünde etkili olan hikmet ve irfan olgularını, kültürel saiklerden gelen kimi tasvirler şeklinde uzunca bir liste yapmamız mümkündür. Hikâyelerde murabıt bir dil de kendisini hissettiriyor. Tema ve motif olarak hikâyeler, maneviyatın yanında insani bir duruş üzeredir. Hikâyelerde hem umut taşınmakta hem de ömürlerin daha yaşanılabilir olması adına verilen mücadeleler işlenmektedir. İyi okumalar dilerim.

‎İlkay Coşkun
Kültür Ajanda Dergisi
Sayı 149, Nisan 2026




30 Mart 2026 Pazartesi

Bahar

Selam Söyleyin Bahar'a

Yine taze bir bahar sardı kapımızı. Gönüller şen şâduman, dört bir yan da rengârenk gönençler. Tüm sath-ı arzı rayihasıyla, görüntüsüyle, sanatıyla bir güzellik sardı. Tabiat şaşırtmacılığının yanında Allah’ın yaratma güzelliğindeki asaleti, nezaketi ve letafeti en görkemli haliyle görmekteyiz yine yeniden. Bir efsunlanma halini yaşamaktayız. Tohumlar çatlamaya, su dallara ve yapraklara yürümeye başladı. İçine kapanmış olan şehirler uyanıp üzerindeki ölü toprağını çoktan attılar bile. Mamafih, sinelere ve yüreklere hücum eden hezâran heyecan yanı başımızda.

Saygıdan olsa gerek ilk önce mezarlıklarda kendini gösterdi bahar. Laleler, anemonlar, kardelenler, sümbüller, Çiğdemler ve daha neler neler görmekteyiz. Türlü çeşit renk olup tek tek arzı endam etmekteler. Baharla beraber her yan hıdırlık olanına dönüştü sanki. Merhum Necmettin Erbakan hocamız gibi düşünürsek, her bahar mevsimi gibi bu baharda bir çiçekle başlamış oldu. Yeter ki bu melankolik hal, sarhoş edercesine dak dak delisine çevirmesin bizleri.

Bahar, dünyadaki bütün güzellikler gibi hayata bakışımız güzellikçe ve gönüllerimizcedir. Aynı cemreler gibi sırasıyla sineye sıcaklık, yüreğe ferahlık ve bedene sıhhat vermektedir. Bu tazelikle beraber gönüllere menevişli hazlar bırakacak. Ve böylelikle her bir ağızdan ve her bir nefesten güzel türküler havalanacak. Kırlara, şehrin sokaklarına daha çok da hayata rengini yakıştıran heyecan ve doğum mevsimi olacak. Bütün bu güzellikler yaraya sürülmüş bir merhem görevini üstlenecek. Böylelikle yaşanılan bu ân-ı seyyal-i mahsus içinde yeni mevsimlere geçiş yapılacak. Bahar yeri gelip bir türkü yeri gelip mısra mısra bir şiir olacak kalemlerde. “Yeşilin her bir tonu bahçemde sarmaş dolaş, bin bir türlü rayihasıyla/ Goncalar açar sinemde ney sesiyle, dinginlenir yüreğim./ Oynaşmakta tabiat, duyularımın bayramı, nefesimde mis kokudur/ Sızıma derman, ağrıma merhem, efil efil rüzgâr eşliğinde./ Vişne, kiraz ağaçları ve alımlı haliyle papatyalar yanı başımızda./ Güneşin zarif dostluğu, sınır dışı eder bütün yalnızlığımızı.” (Bilonsa kitabından.)

Bir mukadderat üzere tayin edilmiş bütün yaşanılanlar. Zemheri soğuklarından sonra bu seferde kapı ve pencerelere sıcak bir rüzgâr esintisi düşmeye başlayacak. Güvercinler, serçeler, bülbüller ve türlü çeşit kuşlar en güzel şarkılarını mırıldanarak kanatlanacak. Özgürce ıslıklarını çalacaklar. İlk zamanlarda soğuk saca, kızgın yağ dökülmüş gibi bir yalancılığı yaşasak da ileriki zamanlarda taşlar yerine oturacak. Sıcaklarla beraber bir vuslat arketipi yaşanmaya başlanacak. Dört bir tarafta hep bir doğum sancıları duyulacak. Daha çok yaşlı insanlardan oluşan yorgun kalabalıklar yerine çocukların, gençlerin taraveti ve deli akan kanları gündemde duracak.

Bütün güzelliklerde ve nimetlerde olduğu gibi her insan nasibi kadar, kepçesinin büyüklüğüne kadar bu güzelliklerden istifade edecek. Tabiatın doğallığını, sadeliğini görüp de hayatın anlamını bir çilingir gibi çokta kurcalamamak gerektiğini kavramış olacağız. “Anı yaşa” denen anlayışın kıymetini daha çok kavramış olacağız. Bütün bu güzellikler insana çok şey hatırlatıp daha çokta yaşamayı öğretecektir. Heykeli görüp de heykeltıraşı görmeme yanlışına düşmeden, bütün bu güzelliklerin Allah’ın sanatında olduğunu anlayacağız.

Ha geldi ha gelecek derken beklediğimiz bahar geldi bile. Kardelen, çiğdem, nevroz, gonca, çiçek membaı ve bir güzel yürek hoppalığı... Bir erik bir kayısı bir de kiraz salınışı... Elimizi ovuşturduğumuz, soğukları savuşturduğumuz, turfanda bir çocuk bulduğumuz nevhuzur. Anılardaki iştah çocukluğumuz. Bayramları toplayan günlerdeyiz işte. Ne yapsak gözlerimizde şımarık duruyor fer bereket. Yeşil saçlı al yanaklı bir güzellik bulduğumuz. Ve bile isteğe yürek dansımız... Hüzün savma, yurtsama, yer bulan alların flörtöz halleri sanki. Bizimkisi güneşli hava mutluluğu işte. Bahçede kiraz ağacı, gözlerimizde kan kırmızı gelincik güzeli. Bildiğimiz baharın hasadı. Hoş geldin bahar hoş geldin.

İlkay Coşkun
Kültür Ajanda Dergisi
Sayı 149, Nisan 2026

25 Mart 2026 Çarşamba

Gözlerini Gökyüzünde Açanlar

Gözlerini Gökyüzünde Açanlar - İlkay Coşkun

Yatılı Okul Yılları (Seksenler - Meteoroloji Meslek Okulu) – İlkay Coşkun

‎Lise yılları, çocukluktan gençliğe geçişle beraber daha çok ergenlik dönemini içinde barındıran dört yıllık geniş bir zaman dilimini içermektedir. Bu yıllar hele yatılı okunduğu zaman dolu dolu vakitleri barındırmaktadır. Aynı zamanda çokça mücadeleleri de içerisinde taşımaktadır. Gerek derslerdeki zorluklar gerekse de üniversiteye hazırlık yıllarının içinde olması bu yılların önemini oldukça artırmaktadır. İnsan, bu geçmiş günleri yani maziyi düşündükçe bir sürü hatırası ayaklanmaktadır. Öyle ki lise yılları hayatında yaşadığımız bazı detaylar hep hatırımdadır. Bu yıllarda yaşanılanlar, insanın yüreğinde ırmaklar gibi göllenmektedir. Özellikle bazı lise arkadaşlarım o yıllardaki yaşadıklarını bu gün yaşıyormuş gibi anlatmaları beni bir hayli heyecanlandırıp hayrete düşürmektedir.

“Liseyi kazandı” belgesinin elime geçmesiyle, babamla Ankara’ya ilk yolculuğumuz ve okul kaydımın yapılmasını dün gibi anımsıyorum. O yıllarda Ankara’da yakın kimsemizin olmamasından dolayı veli olarak bir köylümüzün imzasının alınması... Yatılı okula girişle birlikte zorunlu dört yıllık hizmet için gerekli olan imzaların ve kefillerin bulunması gibi meşakkatli ama bir o kadarda heyecanlı bir çabanın sonunda okul kaydının yapılması ile devam eden bir süreç. İlk heyecanlar, ilk gri pantolonlar, mavi gömlekler, üç yüzü aşkın öğrencinin tek tip giyinmesi, terzilerin elbise ölçülerimizi almaları bu gün gibi hatırımda. Okulda, aylık olarak azda olsa maaşımız dahi vardı. Her ay, çantayla görevlinin gıcır gıcır harçlıklarımızı dağıtması ne güzellikti. Sabahları askeri içtima gibi avluda toplanmalarımız, okul müdürümüzün uzun uzun nasihatleri, yaramazlık yapanların kusurlarının ifşa edilmesi, saç kontrolleri, giysi kontrolleri derken tam bir seremoni idi yaşadıklarımız. Öyle ya yatılı okullar, insan temelli malzemenin daha da şekil aldığı güzide eğitim kurumlarıydı sonuçta.

Özellikle yatılı okulun ilk yıllarında ağlamalar, sızlamalar ile beraber özlem halinin duygudaşlığını daha derin yaşamaktaydık. “Aşil’in topuğundaki zayıf nokta” benzeri nazenin bir durumdu bu. Hatta yorgan altı ağlamalarına şahitliğimiz olmuştur. Dört yıl boyunca her tatil ve bayram öncesi sevdiklerimize kavuşacak olmanın gönenciyle neşelenirdik. Sabah bir, akşam iki ders etüdümüz vardı. Genelde üst sınıftan öğrenci arkadaşlar, sınıfın başında belletmenlik yapar, nöbetçi hoca, koridorlarda fink atarken ders çalışmamız sağlanırdı. Bu etütlerdeki gizli sohbetler, çizgi roman okumalar, ders çalışıyor numaraları, uyumalar ve başka nice kaytarmalar vardı hepimizde. Pür dikkat ders çalışan arkadaşlarımız her zaman olmuştur. Onların hakkını da yemeyelim.

‎Teneffüslerde ve akşam dersten sonraki boş zamanlarda okul bahçemizde volta atardık. Döne döne geniş okul bahçesini bilmem kaç kez sohbet ederek turlamışızdır. Önümüzden geçen zengin arkadaşlarımızın tank gibi yürüyen koca koca pahalı ayakkabılarını dilimize dolayarak sohbetler ederdik. Ana tema okul, ders, anılar, kızlar vs. olurdu herhalde. Tellerle çevrili idi bahçemiz. Üst katta yatakhaneler, alt katta sınıflar ve sosyal bazı mekânlar, spor salonu, konferans salonu vs. mekânların olduğu yan binalar vardı. Okulu çevreleyen tel örgülü duvarlarda gösterdiğimiz cambazlıkların, yiğitliklerin haddi hesabı yok gibiydi. Hatta tel örgülere karşı ün yapmış arkadaşlarımız vardı. Dışarı kaçışlarımız, yoklamalarımız, nöbetçi hocalarla, nöbetçi arkadaşlarımızla mücadelelerimiz vs. nice curcunanın biriktirdiği anılar.

‎Üst sınıflara terfi ettikçe sigara içenler çoğalırdı. Sigara içenlerin, hocalarla köşe kapmacaları, zaman zaman yapılan sigara aramaları, özellikle tuvaletlerde sigara içenleri yakalamalar ve arkasından yaşananlar. Ben, hiç sigara içmediğimden dolayı pek sıkıntı yaşamadım ama sigara içilen ortamlarda bulunmam nedeniyle ufak tefek sıkıntılar yaşamışımdır. Bu anlamda okul bahçesinin bazı kör noktalarında sigara içenleri, hafiye hocalarımızın kovalamacaları her zaman olmaktaydı. Çarşı izninde öğretmenlerimizin, sigara içenleri görmeleri ve bunun sonucunda yaşanılan trajikomik olaylar...

‎Seksenli yılların ikinci yarısına denk gelen zamanlarda, biraz da özenti haliyle olsa gerek gelişen bir futbol ve break dans hali vardı üzerimizde. Milli takımımız ve spor kulüplerimiz o yıllarda dışarı da yeni yeni başarılar kazanmaya başlamışlardı. Heyecanlı bir şekilde topluca maçları televizyonda izlerdik. Eğer yendiysek, okul tel örgülerine yönelip en azından bazılarımız okulun dışına kendimizi atardık. Nöbetçi hocalarının bizleri zapt etmede gösterdikleri gayretlerini gözlerimizin önüne getirelim. Bu yıllarda başlıca eğlence aracımız televizyondu tabi ki. Meşhur televizyon dizilerimiz ve televizyonu kapma noktasındaki kavgalarımız hep olurdu. “Hayat Ağacı” isminde yabancı bir televizyon dizimiz vardı mesela. “Küçük Ev” dizimiz, Pamela Anderson, Samantha Fox daha kimler kimler yoktu ki. Pazar günleri öğle saatlerinde başlayan Hikmet Şimşek Şefliğinde başlayan klasik Müzik programı ve toplu bir şekilde televizyondan kaçışlarımız…

‎Bu kadar hareketli, ele avuca sığmayan erkek lisesinde dayak olayları da yok değildi elbette. Bu konuyu bipleyerek diğer güzel konularımıza geçelim istiyorum. ‎Enerjik, ele avuca gelmeyen biz gençler için yemek, yemekhane her zaman önemliydi. Sabahları kahvaltıda ağzı, dili kavuran metal bardaklarda ikinci bardak çayı içebilmek için çok çaba sarf etmişizdir. Sekiz kişilik masalara on-on iki bardak gelen demlikler konulurdu. Sekiz kişilik margarin yağı, reçel, bal, peynir, zeytin günlere göre paylaştırılırdı görevli öğrenciler tarafından. Bu paylaştırmalar zaman zaman çok da adil olmazdı. Sekiz kişilik masada ikişer kişi beraber kahvaltı yapardı. Yanınızda olan arkadaşınız kahvaltıda yemekleri seçerek yemesi birçokları için önemli bir avantajdı. Öğlen ve akşam yemekleri sıra ile alınır ve istediğimiz yere otururduk. En güzel günümüz rosto, tavuk, köfte gibi daha çok et yemeklerinin olduğu günlerdi. Bazı zamanlar, kalan yemekleri sonlarda tekrar alma fırsatımız doğardı. Ekmek arasına koydurduğumuz yemekleri, köfte vs. daha sonra yemek için sınıftaki küçük kişisel dolabımıza koyardık.

‎Ankara Hipodromunda Kenan Evren selamlamaları ve asker gibi öğrenci yürüyüşlerimiz olurdu. Darbeci Kenan Evren karşısında isteklice yürürdük her 19 Mayıslarda. Ankara’da yaşayıp da Gençlik Parkı serüveni olmayan insan yok gibidir o yıllarda. Hafta sonları Gençlik Parkı’na gidip de son paramızı lunaparkta harcadığımızdan, bir saati aşkın Keçiören okul yolunu yürüdüğümüz zamanlar olurdu. Kız öğrencilerinden tamamen arındırılmış erkek lisesini yatılı okumanın avantajı ve dezavantajları fazlasıyla vardı elbette. Kız arkadaş edinme dürtüsünü dört yıl süresince hep yaşamışızdır.

‎Okulda mekânların bile orijinal isimleri vardı. Eksibir (-1) mesela. Girişin bir altında olan bir yer. Orada banyo yapardık, elbiselerimiz yıkanır ve ütülenirdi. Bu orijinal ismi kim bulmuş bilmem ama orayı biz hep böyle nitelendirirdik. İç çamaşırlarımız, gömleklerimiz ve sair giysilerimiz birbirine karışmasın, kolayına bulalım diye annelerimizin, isimlerimizi elbiselerimize işlemesi ne güzellikti. Öğretmenlerimizin tamamına yakınının lakapları vardı. Birçoğunun taklitleri yapılırdı. Öğrencilerinde bir kısmının en azından takma isimleri vardı. Bana ‘Arafat’ derlerdi mesela. Yaser Arafat o yıllarda çok meşhurdu. Zaman zaman yaptığım felsefi konuşmalardan dolayı mı yoksa azda olsa çalışkan olmamdan mı bilmiyorum ama bu isimle anılırdım. Bunlar gibi daha nice anılar, nice yaşanmışlıklar... Liseyi yatılı okuyanlara bu yazdıklarım hiç yabancı gelmeyecektir. Bunlar benim gibi mülayim, sus pus bir öğrencinin yaşadıkları. Haşarı, yaramaz bir öğrencinin yaşadıklarını siz tasavvur edin artık. Ama her şeye rağmen güzel yıllardı vesselam. Arkadaşlarla o günleri zaman zaman yâd ettiğimiz, buluştuğumuz zamanlarda anıları bir bir faş ettiğimiz çok oluyor.

‎Bizim nesil, her türlü olumsuzluklara rağmen küçük şeylerle mutlu olmayı becerebilen, küçük imkânlarla hayalleri büyütebilendi. Gözleri parlayan zeki öğrencilerdik. Bizler ki mücadelelerin omuzları üzerinde yükselmeyi başardık. Geçmiş yıllardan sonra bu yıllara bakıyorum da daha çok gayretli, çalışkan arkadaşlarımız çok güzel yerlere geldiler. Doçent, profesör olan arkadaşlarımız oldu. Eskilerin “zarfa değil mazrufa bakın” dedikleri iç güzellik ve testinin içinde ne var ise dışına taşması böyle olsa gerek. O yıllarda gerek heyecanlarımızla, gerekse de keyifli yanlarımızla kafa konforumuzu sağlam tutmasını başardık. İlk gençlik çağlarımızda, yatılı okul yıllarında hayatlarımıza hücum eden hezaran yük bizler için yaşam yakıtı oldu sanki. Bu güzellikleri yaşatan bütün arkadaşlarıma sağlıklı güzel bir hayat dilerim.

‎İlkay Coşkun
Gözlerini Gökyüzünde Açanlar
Meteoroloji Meslek Okulu
Mart 2026, Metlis - (Vedat Güneş - Bahattin Aydın)

Yatılı Okul Yılları

Yatılı Okul Yılları (Seksenler - Meteoroloji Meslek Lisesi) – İlkay Coşkun

‎Lise yılları, çocukluktan gençliğe geçişle beraber daha çok ergenlik dönemini içinde barındıran dört yıllık geniş bir zaman dilimini içermektedir. Bu yıllar hele yatılı okunduğu zaman dolu dolu vakitleri barındırmaktadır. Aynı zamanda çokça mücadeleleri de içerisinde taşımaktadır. Gerek derslerdeki zorluklar gerekse de üniversiteye hazırlık yıllarının içinde olması bu yılların önemini oldukça artırmaktadır. İnsan, bu geçmiş günleri yani maziyi düşündükçe bir sürü hatırası ayaklanmaktadır. Öyle ki lise yılları hayatında yaşadığımız bazı detaylar hep hatırımdadır. Bu yıllarda yaşanılanlar, insanın yüreğinde ırmaklar gibi göllenmektedir. Özellikle bazı lise arkadaşlarım o yıllardaki yaşadıklarını bu gün yaşıyormuş gibi anlatmaları beni bir hayli heyecanlandırıp hayrete düşürmektedir.

“Liseyi kazandı” belgesinin elime geçmesiyle, babamla Ankara’ya ilk yolculuğumuz ve okul kaydımın yapılmasını dün gibi anımsıyorum. O yıllarda Ankara’da yakın kimsemizin olmamasından dolayı veli olarak bir köylümüzün imzasının alınması... Yatılı okula girişle birlikte zorunlu dört yıllık hizmet için gerekli olan imzaların ve kefillerin bulunması gibi meşakkatli ama bir o kadarda heyecanlı bir çabanın sonunda okul kaydının yapılması ile devam eden bir süreç. İlk heyecanlar, ilk gri pantolonlar, mavi gömlekler, üç yüzü aşkın öğrencinin tek tip giyinmesi, terzilerin elbise ölçülerimizi almaları bu gün gibi hatırımda. Okulda, aylık olarak azda olsa maaşımız dahi vardı. Her ay, çantayla görevlinin gıcır gıcır harçlıklarımızı dağıtması ne güzellikti. Sabahları askeri içtima gibi avluda toplanmalarımız, okul müdürümüzün uzun uzun nasihatleri, yaramazlık yapanların kusurlarının ifşa edilmesi, saç kontrolleri, giysi kontrolleri derken tam bir seremoni idi yaşadıklarımız. Öyle ya yatılı okullar, insan temelli malzemenin daha da şekil aldığı güzide eğitim kurumlarıydı sonuçta.

Özellikle yatılı okulun ilk yıllarında ağlamalar, sızlamalar ile beraber özlem halinin duygudaşlığını daha derin yaşamaktaydık. “Aşil’in topuğundaki zayıf nokta” benzeri nazenin bir durumdu bu. Hatta yorgan altı ağlamalarına şahitliğimiz olmuştur. Dört yıl boyunca her tatil ve bayram öncesi sevdiklerimize kavuşacak olmanın gönenciyle neşelenirdik. Sabah bir, akşam iki ders etüdümüz vardı. Genelde üst sınıftan öğrenci arkadaşlar, sınıfın başında belletmenlik yapar, nöbetçi hoca, koridorlarda fink atarken ders çalışmamız sağlanırdı. Bu etütlerdeki gizli sohbetler, çizgi roman okumalar, ders çalışıyor numaraları, uyumalar ve başka nice kaytarmalar vardı hepimizde. Pür dikkat ders çalışan arkadaşlarımız her zaman olmuştur. Onların hakkını da yemeyelim.

‎Teneffüslerde ve akşam dersten sonraki boş zamanlarda okul bahçemizde volta atardık. Döne döne geniş okul bahçesini bilmem kaç kez sohbet ederek turlamışızdır. Önümüzden geçen zengin arkadaşlarımızın tank gibi yürüyen koca koca pahalı ayakkabılarını dilimize dolayarak sohbetler ederdik. Ana tema okul, ders, anılar, kızlar vs. olurdu herhalde. Tellerle çevrili idi bahçemiz. Üst katta yatakhaneler, alt katta sınıflar ve sosyal bazı mekânlar, spor salonu, konferans salonu vs. mekânların olduğu yan binalar vardı. Okulu çevreleyen tel örgülü duvarlarda gösterdiğimiz cambazlıkların, yiğitliklerin haddi hesabı yok gibiydi. Hatta tel örgülere karşı ün yapmış arkadaşlarımız vardı. Dışarı kaçışlarımız, yoklamalarımız, nöbetçi hocalarla, nöbetçi arkadaşlarımızla mücadelelerimiz vs. nice curcunanın biriktirdiği anılar.

‎Üst sınıflara terfi ettikçe sigara içenler çoğalırdı. Sigara içenlerin, hocalarla köşe kapmacaları, zaman zaman yapılan sigara aramaları, özellikle tuvaletlerde sigara içenleri yakalamalar ve arkasından yaşananlar. Ben, hiç sigara içmediğimden dolayı pek sıkıntı yaşamadım ama sigara içilen ortamlarda bulunmam nedeniyle ufak tefek sıkıntılar yaşamışımdır. Bu anlamda okul bahçesinin bazı kör noktalarında sigara içenleri, hafiye hocalarımızın kovalamacaları her zaman olmaktaydı. Çarşı izninde öğretmenlerimizin, sigara içenleri görmeleri ve bunun sonucunda yaşanılan trajikomik olaylar...

‎Seksenli yılların ikinci yarısına denk gelen zamanlarda, biraz da özenti haliyle olsa gerek gelişen bir futbol ve break dans hali vardı üzerimizde. Milli takımımız ve spor kulüplerimiz o yıllarda dışarı da yeni yeni başarılar kazanmaya başlamışlardı. Heyecanlı bir şekilde topluca maçları televizyonda izlerdik. Eğer yendiysek, okul tel örgülerine yönelip en azından bazılarımız okulun dışına kendimizi atardık. Nöbetçi hocalarının bizleri zapt etmede gösterdikleri gayretlerini gözlerimizin önüne getirelim. Bu yıllarda başlıca eğlence aracımız televizyondu tabi ki. Meşhur televizyon dizilerimiz ve televizyonu kapma noktasındaki kavgalarımız hep olurdu. “Hayat Ağacı” isminde yabancı bir televizyon dizimiz vardı mesela. “Küçük Ev” dizimiz, Pamela Anderson, Samantha Fox daha kimler kimler yoktu ki. Pazar günleri öğle saatlerinde başlayan Hikmet Şimşek Şefliğinde başlayan klasik Müzik programı ve toplu bir şekilde televizyondan kaçışlarımız…

‎Bu kadar hareketli, ele avuca sığmayan erkek lisesinde dayak olayları da yok değildi elbette. Bu konuyu bipleyerek diğer güzel konularımıza geçelim istiyorum. ‎Enerjik, ele avuca gelmeyen biz gençler için yemek, yemekhane her zaman önemliydi. Sabahları kahvaltıda ağzı, dili kavuran metal bardaklarda ikinci bardak çayı içebilmek için çok çaba sarf etmişizdir. Sekiz kişilik masalara on-on iki bardak gelen demlikler konulurdu. Sekiz kişilik margarin yağı, reçel, bal, peynir, zeytin günlere göre paylaştırılırdı görevli öğrenciler tarafından. Bu paylaştırmalar zaman zaman çok da adil olmazdı. Sekiz kişilik masada ikişer kişi beraber kahvaltı yapardı. Yanınızda olan arkadaşınız kahvaltıda yemekleri seçerek yemesi birçokları için önemli bir avantajdı. Öğlen ve akşam yemekleri sıra ile alınır ve istediğimiz yere otururduk. En güzel günümüz rosto, tavuk, köfte gibi daha çok et yemeklerinin olduğu günlerdi. Bazı zamanlar, kalan yemekleri sonlarda tekrar alma fırsatımız doğardı. Ekmek arasına koydurduğumuz yemekleri, köfte vs. daha sonra yemek için sınıftaki küçük kişisel dolabımıza koyardık.

‎Ankara Hipodromunda Kenan Evren selamlamaları ve asker gibi öğrenci yürüyüşlerimiz olurdu. Darbeci Kenan Evren karşısında isteklice yürürdük her 19 Mayıslarda. Ankara’da yaşayıp da Gençlik Parkı serüveni olmayan insan yok gibidir o yıllarda. Hafta sonları Gençlik Parkı’na gidip de son paramızı lunaparkta harcadığımızdan, bir saati aşkın Keçiören okul yolunu yürüdüğümüz zamanlar olurdu. Kız öğrencilerinden tamamen arındırılmış erkek lisesini yatılı okumanın avantajı ve dezavantajları fazlasıyla vardı elbette. Kız arkadaş edinme dürtüsünü dört yıl süresince hep yaşamışızdır.

‎Okulda mekânların bile orijinal isimleri vardı. Eksibir (-1) mesela. Girişin bir altında olan bir yer. Orada banyo yapardık, elbiselerimiz yıkanır ve ütülenirdi. Bu orijinal ismi kim bulmuş bilmem ama orayı biz hep böyle nitelendirirdik. İç çamaşırlarımız, gömleklerimiz ve sair giysilerimiz birbirine karışmasın, kolayına bulalım diye annelerimizin, isimlerimizi elbiselerimize işlemesi ne güzellikti. Öğretmenlerimizin tamamına yakınının lakapları vardı. Birçoğunun taklitleri yapılırdı. Öğrencilerinde bir kısmının en azından takma isimleri vardı. Bana ‘Arafat’ derlerdi mesela. Yaser Arafat o yıllarda çok meşhurdu. Zaman zaman yaptığım felsefi konuşmalardan dolayı mı yoksa azda olsa çalışkan olmamdan mı bilmiyorum ama bu isimle anılırdım. Bunlar gibi daha nice anılar, nice yaşanmışlıklar... Liseyi yatılı okuyanlara bu yazdıklarım hiç yabancı gelmeyecektir. Bunlar benim gibi mülayim, sus pus bir öğrencinin yaşadıkları. Haşarı, yaramaz bir öğrencinin yaşadıklarını siz tasavvur edin artık. Ama her şeye rağmen güzel yıllardı vesselam. Arkadaşlarla o günleri zaman zaman yâd ettiğimiz, buluştuğumuz zamanlarda anıları bir bir faş ettiğimiz çok oluyor.

‎Bizim nesil, her türlü olumsuzluklara rağmen küçük şeylerle mutlu olmayı becerebilen, küçük imkânlarla hayalleri büyütebilendi. Gözleri parlayan zeki öğrencilerdik. Bizler ki mücadelelerin omuzları üzerinde yükselmeyi başardık. Geçmiş yıllardan sonra bu yıllara bakıyorum da daha çok gayretli, çalışkan arkadaşlarımız çok güzel yerlere geldiler. Doçent, profesör olan arkadaşlarımız oldu. Eskilerin “zarfa değil mazrufa bakın” dedikleri iç güzellik ve testinin içinde ne var ise dışına taşması böyle olsa gerek. O yıllarda gerek heyecanlarımızla, gerekse de keyifli yanlarımızla kafa konforumuzu sağlam tutmasını başardık. İlk gençlik çağlarımızda, yatılı okul yıllarında hayatlarımıza hücum eden hezaran yük bizler için yaşam yakıtı oldu sanki. Bu güzellikleri yaşatan bütün arkadaşlarıma sağlıklı güzel bir hayat dilerim.

‎İlkay Coşkun
Kültür Çağlayanı Dergisi
Sayı 96, Ocak Şubat 2026





3 Mart 2026 Salı

Kritikler 3

“Kritikler 3” Yürekten Gelen Türkü

“Kritikler 3” Yazar Sinan Ayhan’ın Aralık 2025’te KDY Yayınları etiketiyle okurlarıyla buluşturduğu on dördüncü kitabıdır. Deneme türündeki Kritikler kitabının üçüncüsüyle birlikte daha da devamının geleceği gözüküyor. Yüz otuz iki kısa denemeden ve yüz yirmi sayfa hacminden müteşekkildir. Yazılar, üç bölüm de tasniflenmiş; “Üç Kısa Çöp, Akıl Savaşları ve Yürüyen Kitap: Türkü” şeklindedir.

Kitabın ana gövdesini ‘türkü’ bahsi oluşturmaktadır diyebiliriz. Türkü konu başlıklarının bir kısmı şu şekildedir. “Kehribarın Türküsü, Öğretmen Türküsü, Yeşil Yazmanın Türküsü, Güneşe Göç Türküsü, Sabah Türküsü, Serçelerin Türküsü, Sumocu ile Narsistin Türküsü, Yalnızlığın Acı Zakkum Türküsü, Türkü Bedeni” gibi. Türkü mevzusu kitapta uzun uzadıya çok çeşitli denemelerle etraflıca ele alınmaktadır. Hatta daha geniş anlamda; “Öyle ki sükûtun bile içeriği müzik. Yokluğu ören bir müzik” (s. 50) diyerek müziğe, musikiye uzanan geniş bir çerçeve çizilir. Kültürümüzde muhabbetin ve çayın yanında türküyü kim aramaz ki? “Türkü cana gelen aşktır, hayattır. Türkü mırıldandığımız hayattır” (s. 54) denerek türkü ile hayat arasında ne güzel tatlı bir bağ kurulmuş. “Türki ile gelen sesler içinde, bir yıkılmaz şehri kuran ırmaktır. Sesi aklıdır, müziği ruhu…” (s. 55) Başka birçok yerde de türkü hakkında çok farklı mülahazalarda ve tespitlerde bulunulur. “Türküdür zehri sağaltan propaganda. Yalanı yok eden, sana yüksek bir ahlak veren şey” (s. 56), “Türkü bir ahlak ve iman meselesidir. Yağızlık ondadır ve mertlik ondan gelir” şeklinde devam edilir. Sonuçta musiki, türkü yaşama sevincini diri tutan etmenlerdendir.

Kitapta altını çizdiğim, çerçevelik bazı bölümleri buraya taşımak istiyorum izninizle. “Yazmak, eşici ve kökleştirici düşünme yetisidir. Yazmak hem kendine hem başkasına sesleniştir”, “İslam, bu çağ insanına, mantık örgüleri itibariyle önündeki manzaraya bakıp alacağı son uyarı halidir” (s. 24). “Türkler, at ile ilgili yüz yirmiyi aşkın kelime türetmişler.”, “Felsefede sistemi olan filozof ciddiye alınır”, “Hayat aramakla başlıyor ama aradığın şeyi bulmakla bitmiyor”. “Onu anlamak için zamana yeni uyanmış olmak lazım.” (s. 98), “Bacası tüten ocak geleceğe kalmanın tılsımıdır” (s. 98), “Derler ki doğru her bir insana denk düşer, bir çoktur, gerçek tek bir görüde kendini gösterir”. “Ankara’nın değerlerini Edirne veya Kars üzerinden açıklayabileceğiniz anlamına gelir ki bu da güzel ve zengin çehreli bir keyfiyettir” (s. 108), “Baba, oğlu vatan görür” (s. 113) Ne kadar yerinde, derinlikli, manalı ve güzel tespitler değil mi? Denemelerde alıntılanan bazı sözlere de bakacak olursak; “Ey insanlar! Sizler bu dünyada kendilerine ölümün fırlatıldığı hedeflersiniz” (Hz. Ali), “Kaderi asılmak olan suda boğulmaz” (Jules Verne), “İstanbul’u elinde tutan, dünyayı elinde tutar” (Napolyon), “Birilerini güldüren bir adam, her şeyi başarmış demektir” (Jim Carrey)

Yazar, türkü ile beraber, “düşünce, som düşünce, akıl, girift akıl, felsefe, Doğu Batı ideolocyası, hak ile batıl savaşı, yazmak, zaman, ölüm, yapay zekâ, yeni ile eski kıyaslaması, üslupçu olmak” gibi konuları da yedeğinde tutarak değinilerde bulunur. Hatta öyle ki yazar, düşünceyi hep merkezinde tutar. Bu da insan olmanın, düşünen bir varlık olmanın en başat bir unsuru olduğuna delalettir. Öyle ya ehemmi mühimme müreccahtır. “Hayatın içinde düşünce, düşüncenin içinde hayat ve dolayısıyla düşünce bir kıymık, kıymıkta düşünce…” (s. 18) “Çakıntı (çakma eylemi), kav, som, lamel (yassı cam), rical (evliya), sekans (arka arkaya gelen dizi, sinema terimi), piktogram (sembolik resmetme). Mastar, teşne (istekli, susamış), puv kurmak, hanif (Allah’a inanmış), fağfur (değerli porselen), maudit (lanetli)” bunlar gibi az kullanımda olan farklı kelimelerle birlikte okura bir nevi sözlük karıştırma imkânı da verilmektedir.

Yazar, kimi türkü sözlerini alıntılayarak kitabında yer vermektedir. Yunus, Hz. Mevlana, Karacaoğlan, Köroğlu gibi değerlerden alıntılanmış güzel türkü sözleri bulunmaktadır. Bunlarla birlikte, “Hz. Ali, Hz. İbrahim, Hz. Süleyman, Necip Fazıl, Jules Verne, Napolyon, Sokrat, Jim Carrey, Leibniz, İbni Rüşd” gibi birçok isimle de karşılaşmaktayız. Bununla birlikte yazar, bazı denemelerini isimler üzerinden de seslenerek girizgâh yapar; “Barika, Gaius Cassius, Huizingo, Alfonso, Asri, Efraim, Yorgo” gibi isimleri sıralayabilirim.

Son tahlilde, üretken Yazar Sinan Ayhan’ın kaleminden daha anlaşılır, daha sarih, konusu belli olan, yüzü insana dönük güzel denemeler okudum. Türkü üzerinden geçmişe ve kültür inşasına değer kıymet veren bir gözle bakışı yansımaktadır. Mesela gurbette türkü, memleket gibi ne çok kıymetlidir değil mi? Ne varsa eskide kaldı diyenlerdendir bir taraftan... Ya da Fehmi Gemuhluoğlu’nun “İnsan gönülden ibarettir” sözündeki gibi bir duygudaşlık taşınmaktadır. Anadolu insanına zorluklar ve acılar daha çok türkü yaktırmıştır. Söz nakil kültürü anonim bireyler üzerinden taşınır daha çok. Değirmende doğan fare, gök gürültüsünden korkmayacağı bir tavır ve muhkemlik halidir bu. Gerek duygusuyla gerekse de lirik tavrıyla eleji bir türkü kıvamında okudum yazılanları. Hayatımızdaki musiki ve türkü, rutin dünyanın içindeki en mühim güzelliklerdendir. Bu neviden yazıların içeriğinde hüzünler olsa da türkülerimiz üzerinde baharlar taşıyan elbiseler hep olacaktır.

Sinan Ayhan

1974 yılında Kastamonu’da doğdu. Bilecik Anadolu Lisesi’nde okudu. İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi İşletme Bölümü’nden mezun oldu. İstanbul Ticaret Üniversitesi Muhasebe ve Denetim Bölümü’nde yüksek lisans yaptı. Yüksek lisans eğitimi esnasında, Prof. Dr. Çiğdem SOLAŞ ile “Çin Muhasebesi ve Muhasebede Kültür Etkisi” ve “Ahilikte Hesap Tasnifi” üzerine çalıştı. “Çin Muhasebesi” üzerine olan çalışma Dünya Muhasebe Konferansı’nda tebliğ edildi. Ve Türkiye’de Muhasebe ve Finans dergisinde, yurt dışında Des Computis adlı muhasebe tarihi dergisinde yayınlandı.

Yayınlanmış Eserleri:

Afrika: Kurutulmuş İnsan Gölgeleri (Şiir, Mart 2021), Alt-Üst (Hikâye, Mayıs 2021), Bir (Roman, Ekim 2021), Su Uykusu (Şiir, Aralık 2021), Kritikler (Deneme, Nisan 2022), Tekrarın Tiryakisi Zaman (İlkay Coşkun ile birlikte, Şiir, Haziran 2022), Bozgun (Roman, Kasım 2022), İç Rölyefler (Şiir. Nisan 2023), Kritikler 2 (Deneme, Temmuz 2023), Anadolu: Bu Harlı Irmağın Önü (Şiir, Eylül 2023), Nihilist (Hikâye, Eylül 2024), Cansız (Roman, Aralık 2024), Gavroche’a Yeni İletiler: Flamalı Yalnızlık (Şiir, Ağustos 2025), Kritikler 3 (Deneme, Aralık 2025)


İlkay Coşkun
Kültür Ajanda Dergisi
Sayı 148. Ocak 2026





Kültürel Atlas

Kültürel Atlas

‎İnsanlığın geçmişinden, Hz Âdemden ve köken mitlerinden bu tarafa kültürel olgular şekillenerek hayat bulmaktadır. İnsanlığın ortak payda kesişimin de olan kültürel değerler de yok değil elbette. İnsanlığın tekâmülünde ön saflarda olan bu değerler, toplumdan topluma, dinden dine farklılaşmalar gösterse de özünde benzeşen çok yönleri de bulunmaktadır. Kültürel yapının üst çadırı olarak adalet, büyük bir terazi görevi görmekte ve merhamette bu terazinin dengesini oluşturmaktadır. Bu kültürel saiklerle birlikte etik, ontolojik ve epistemolojik faktörlerle yaşamın içerisinde hayatiyetini sürdüre gelmektedir.

‎Bizi ilgilendiren daha çok kendi medeniyetimizde, kendi coğrafyamızda vuku bulanlardır elbette. Öyle ki kültürümüz, geleneklerimiz ve daha çokta kadim değerlerimiz bu günü kurmamız ve yarına taşımamız açısından olmazsa olmaz bir gerekliliktir. Kültürün içeriğinde maneviyat, uhreviyat gibi birçok olguyu da buna dâhil etmemiz mümkün. Anadolu kültüründe olan ümmi biliş, aktarma yeteneği ve irticalen söyleme gibi onlarca değere ev sahipliği yaptığını bilmekteyiz. Daha özelde bir zamanların masal, hikâye anlatıcıları, musannifleri gibi birçok örneklerle bu konuyu daha da genişletmemiz mümkün. Bu örneklemeyi birçok alan için yapmamız mümkün elbette. Bunun karşısında maalesef ki en istenmeyen şey olan savaş ve kıtlık, insanın terbiyesinde farklı da olsa bir görev üstlenmektedir. Savaş ve kıtlık hiç istenilmeyecek bir durum ama bunların da hayatın bir parçası olduğunu göz ardı etmememiz gerekiyor.

‎Günümüzün revaçta olan popüler kültür refleksleri her geçen gün daha çok kutsanıyor ama cılızda olsa karşı duruşlar yok değil elbette. Bunun gibi bütün seküler anlayışlar insanlığı zorun zorunu yaşatmaktadır. Geleneği yıkmış yerine de herhangi bir şey ikame ettirememiş insan kalabalıklarıyla yüz yüzeyiz maalesef. Bu, insanın dünya ile bağlarını koparmak değil elbette tam tersine ayakları yere basan ve bir noktada mesafeli bir duruşu temsil etmektedir. Yoksa dünyadan tamamen kopup tecrit olmak başka türden sıkıntılara yol açacaktır. Bu günün insanı yalnızlık ve bireysellik tozunu öyle fazla yuttu ki sonuçta kültürler alt üst olup yozlaşmaktadır. Bu dejenerasyonda ailecek, millet olarak huzurlu olalım da evimiz tezek kalağı olsun dediğimiz zamanlardayız ne yazık ki. Daha çokta bir dirhem bal yiyebilmek için bir çuval keçiboynuzu yeme durumlarını da yaşamaktayız.

‎Mamafih kültür, insana mazi, tarih gibi çok şeyi hatırlatıp yaşamayı öğretmektedir. İyi olan kültürümüzü yaşatıp eşyaya bağlılığın daha az olduğu ve insanın insana yettiği daha iyi zamanlara dönmemiz gerekiyor. Kültür gibi olgunlaşmış değerleri geri planda tutmak insanlara farklı farklı açmazlara taşıyacaktır. Kültürün ve değerlerin korunmasında eğitim, etik değerler, vicdan, hak hukuk gibi olgular kıymetini hiç düşürmeyecektir Öyle ya akrabalık gidip gelmekle, beylik sofra kurmakla ve kültür yaşatmakla hayatta kalabilecektir.

‎İlkay Coşkun
Kültür Ajanda Dergisi
Sayı 148, Mart 2026



27 Şubat 2026 Cuma

Havamız Olsun - Kitapyurdu

Kitapyurdu tarafından, 2025 yılının en iyi kitapları seçildi.
"Havamız Olsun" kitabım anı-deneme kategorisinde beşinci sırada yer aldı.
İyi okumalar dilerim. İlkay Coşkun - 26.02.2026


21 Şubat 2026 Cumartesi

"Havamız Olsun" Hakkında - Yaşar Akgül

"Havamız Olsun" Hakkında - Yaşar Akgül

Çocukken babamın pilli radyosundan haberlerin akabinde verilen hava durumunu
da dinlerdik doğal olarak..en çok da gümrüğe takılmayan şu meşhur "Balkanlar 'dan gelen soğuk hava" ya takılırdım hep..bu soğuk havalar niye hep Balkanlar 'dan geliyordu.. bizimle alıp veremediği neydi bu Balkanlar'ın..!!!

Meteoroloji Müdürlüğü bizim mahalledeydi
ve okuduğum ilk okulun hemen karşısındaydı..
Öğretmenimiz bir gün sınıf olarak bizi bu Müdürlüğü gezmeye görmeye götürdü..
daha önce az çok bahçesine dışarıdan bakıp merakla izlediğimiz Müdürlüğe girdiğimizde neler gördük neler.. yağmur ölçüm ünitesi, rüzgar gülü, EKG çeker gibi çizelgeler, cihazlar, ne olduğunu anlamadığımız bir takım aletler..
çocuk gözüyle sanki bir uzay üssüne gelmiş gibi hepsine hayranlıkla bakıyorduk..

Hani biriyle baş başa konuşurken biri gelir de sorar ya: ne konuşuyordunuz diye..
hiiiç havadan, sudan dersiniz.. demek ki çok önemli şeylerden bahsetmişsiniz..

Bütün bunları sevgili dostum, İlkay Coşkun'un
Havamız Olsun kitabını alınca hatırladım..
Bir meteoroloji uzmanı, bir mühendis olarak böylesine özgün bir kitabı yazmakla çok iyi bir iş yapmış doğrusu.. belki de alanında bir ilk..

Bir şair ve yazar olarak İlkay Coşkun
havaya, suya, toprağa, dağlara, rüzgarlara, yağmura, kara, gökyüzüne, mevsimlere, iklimlere bambaşka bir gözle bakıyor..
Ben hiç böyle bakmamıştım dünyaya diyeceksiniz belki de..

Çok teşekkürler kıymetli kardeşim..
hava atmayı ziyadesiyle hakketmişsiniz..

Kitabınızın hayırlı, uğurlu, bereketli olması temennisiyle.. selamlarımı, dualarımı ve muhabbetlerimi gönderiyorum gönülden..

Yaşar Akgül
21.02.2026

13 Şubat 2026 Cuma

Kitapyurdu Final Oylaması

Kitapyurdu Okur Ödülleri Final Oylaması

Kitapyurdu'nda, "Havamız Olsun" isimli deneme kitabım, okur ödülleri oylamasında finale kaldı. Finale kalan kitaplar tekrar oylanacak. Son bir kez daha oylamaya katılmak isteyenler buyursunlar. 26 Şubat 2026 tarihine kadar final oylaması devam edecek. Selamlar.




9 Şubat 2026 Pazartesi

Eğer İçinizden Biri

Eğer İçinizden Biri

“Eğer İçinizden Biri” Şair Şadi Oğuzhan’nın 2024 yılında Çıra Yayınları etiketiyle ikinci baskısını okurlarıyla buluşturduğu, üçüncü şiir kitabıdır. Yirmi iki şiirin yer aldı eser, altmış dört sayfa hacmindedir. Kitaba ismini veren “Eğer İçinizden Biri” ayrıca kitabın ilk şiiridir. Yazarın, öykü ve eleştiri türlerinde başka kitapları da bulunmaktadır. Benim de zaman zaman şiir okuma isteyim nükseder. Hele ruhuma, beynime, ahvalime uygun bir şiir kitabı buldum mu değmeyin keyfime. Bu eseri de işte böyle güzel bir zamanda edindim.

“Bu şiiri ben yazmadım/ savaşlar, depremler yazdı/ bu şiiri ben yazmadım/ hastalar, veremler yazdı/ Ferhatlar, Keremler yazdı” girizgâhı öncelikli olarak hoş bir şekilde karşılıyor okuru. Şiire önsöz niteliğinde, uzun uzun şerh edilebilecek güzel ifadeler bunlar. Şiirlerin yazılış serüvenine, şiirlerin mana temellerine vurgunun yapıldığı içten ve yalın bir anlatımla özetlenmiş şiirler adeta.

Kitabın ilk şiiri, “Eğer İçinizden Biri” şairin buldum dediği veya kaybettiği kimi kelimelerin, şiir mısralarının kritiğini içermektedir. Bu ilginçlikteki şiirde bir nevi şairin, şiirleriyle olanın üzerine eklemeler yapması veya bu inşa halinde esinlenmeye ve duygudaşlığa ses ve sözlerden bahisler sunmasıdır. “O, herkesin kim bilir geçtiği bir sokakta/ yürürken, şöyle birkaç kelime buldum/ ezilmesinler diye eğilip alıyorum/ belleğimde bir yere, bir kâğıt parçasına/ artık onların benim olduğunu sanarak” devamında düşürdüğü kelimelerden de bahisler şu şekildedir. “Yine dalgın ve telaşlı gidiyorken bir yere/ ya da eve dönerken, yani herhangi bir gün/ ben de bir şeyler düşürmüş olabilirim yolda/ böylece helalleşmiş oluyoruz değil mi/ eğer içinizden biri üstüne basmadıysa.” (s. 10) Bu şiirden anlaşılacağı üzere, “şiir, geçmişe atıflarla ilerler” düsturunca bir felsefe içermektedir. Böylelikle şiir anlamında her birikim, retrospektif bilgimizi büyütmektedir. Bir taraftan, bu şiirler vasıtasıyla şairin şiir anlayışının da ipuçlarını görmekteyiz.

Şiirlerde daha çok birinci tekil şahıs yani şairin sesi duyulmaktadır. “Aklımda, çırılçıplak kırbaçlanan bir mahkûm” (s. 36), “Bir düzensiz göçmen varsa, o benim” (s. 37) gibi. Bu bağlamda şairin şiirlerdeki sesinin daha çok duyulduğunu ve şiirlerin öznel bir gerçekliğe karşılık geldiğini de söylesek yanlış olmayacaktır. Şair, içindeki sesi daha çok yatıştırmış gözüküyor. Şairin şiir sesi dingindir. Şiirlerde ses ve ritim uyum içerisindedir. Başka bir ifade ile şair, gönül mahbesinde tuttuğu sesleri nazenin bir şekilde nakışlamaktadır. Kimi şiirlerde ses kırılmalarıyla ve mısra bölmeleriyle yeni bir ses oluşturuluyor. “Sessizce örgütlenen ırmaklar, bütün” (s.15), “soluklanıp soluklanıp başlamak beyaz” (s.17), “çocuklar okuldan dönüyordu tam/ arabalar, iş yerleri ve bütün” (s. 22) gibi.

Şair, kimi şiirlerinde mahzun bir ülkeyi veya hüzünlü bir portreyi çiziyor gibi. Mesela “vazgeçmek mümkün mü” şiirinin bir bölümünde şöyle seslenmektedir; “bir yolculuk bıraktım, anımsadıkça süren/ henüz tanışmadığım ülkenin sınırına/ kaç kere dolaştım oysa kim bilir/ önümde kocaman rüzgâr kuşları/ bir kapıdan, bir rüyadan geçerek” (s. 25)

Şiirlerde rüzgâr, meridyen gibi kimi kelimelerle bolca karşılaşmaktayız. Kimi ilginç kelimeler de şu şekildedir; duyulmayalıberi, çatlayavarsın gibi. Bunlarla beraber, Gambiyalı Modou, eskatologya, epizot, Felatun Bey, Rimbaud, Dekart, Kuvâ-yı Milliye, Endülüs, İstanbul gibi kimi kelime ve isimlerle de karşılaşmaktayız.

Öz olarak, şairin şiirlerinin çağrışımı yüksek, dizgisi kendine has bir üsluptadır. Şiirlerde az imge ve yalın anlatımla rafine edilmiş mısralar okumaktayız. Ama yalın anlatımla derinlikli önermelerde bulunulmaktadır. Şair, şiir mürekkebine, imge ve alegorilerle çok fazla su karıştırmadığını söyleyebilirim. Dekadandık içermeyen nazenin bir tavırdır bu. Şiirler, derinlikli ve kapalı bir anlatım üzerinde yol almış görünse de şiirlerin manası tamamen şairin karnında da değildir elbette. Konulu kimi şiirlerde sarihliği de görmekteyiz. Biz okurlar için bu güzel şiirlerden polen ve tat alabilmek için düşünmek, algılamak ve özümsemek gerekmektedir. İyi okumalar dilerim.


İlkay Coşkun
Kültür Ajanda Dergisi
Sayı 147, Şubat 2026





Evimin Penceresinden

 Evimin Penceresinden

“Evimin Penceresinden” Şair Atilla Akıncı’nın ilk şiir kitabıdır. Devir Yayınevi etiketiyle, 2025 yılının son ayında matbuat âlemine dâhil edilmiş. Toplam yedi bölümde tasniflenmiş, seksen iki şiirden müteşekkildir. Kitap, yüz kırk altı sayfa hacmindedir. Şiir bölümleri şu şekildedir; “Ruhumun Aynasında, Yaşadığım Yer, Tabiatla Beraber, Geçmişten Gelenler, İnsanlığa Haykırış, Çölde ve Kedilerim” şeklindedir. Kitapta yer alan şiirlerin bazılarının kimi dergi ve fanzinlerde yayınlandığını görmekteyiz. Aynı zamanda “Evimin Penceresinden” kitap ismi, şairin kitapta yer alan bir şiiri olarak da karşımıza çıkmaktadır.

Kitabın, bölüm başlıklarıyla tasniflenmiş olmasıyla, şiir içeriklerinin bu minvalde kimlik kazanmış olduğunu söylememiz yerinde olacaktır. Şiirlerin ana tema ehramının tepesinde tabiat sevgisi yer almaktadır. Bu durum kitabın geneline sirayet etmiş gözüküyor. Ayrıntı olarak; “bahar, gül, yağmur, bülbül, sahil, deniz, vapur, dalga, ağaç, çöl” gibi anlatımları bunlara dâhil edebiliriz. Başka bir cihetten şiirlerin tamamı serbest nazım türünde ele alınmış konulu şiirlerdir. Şiirlerde temel malzeme, tabiat, çevre ve aile duyarlılığı taşıyan niteliktedir. “İnsanlığa Haykırış” toplumsal içerikli şiirlerini ayrı tutar isek diğer şiirler daha genel ifade ile pastoral bir tarzdadır. Ormanıyla, bitkisiyle, hayvanıyla tabiata bir rikkat ziyafetidir. Bunların hepsi bütünü tamamlayan destekleyiciler hükmündedir. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın, “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” eserinde dediği gibi “saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman ve ayarı insandır” Şeklindeki gibi bir bütünleyendir.

Şairin, şiire ve edebiyata bakışının şifrelerini, sunuş ve arka kapak yazısında görmekteyiz. Mesela şair, edebi ürünlerdeki kelimeleri şu şekilde tasvir etmektedir; “Havada asılı duran kelimeler, bir mıknatısın kendine doğru çektiği demir parçaları gibi hemen toplanıyor” (s. 15) diyerek olayı daha somut bir kavram üzerinden anlatmaktadır. Bu yazılanlar da yer alan, Yahya Kemal Beyatlı’dan alıntılanan güzel bir söz de şu şekildedir; “Şiir, düşünceyi duygu haline getirinceye kadar yoğurmaktır”

Şairin şiir dilini anlayabilmemiz adına bir kaç şiir mısraını buraya taşımak istiyorum izninizle. “...Gözlerin suretini/ Kalbim, siretini arar mesafelerde/ zaman gergefe işler/ mesafelerin nağmelerini/ tam da kalbimin süveyda noktasına diker/ terzi misali...” (s. 39), “Bir genç nida bıraktı yarınlara” (s. 52), “Bir Mevlevi gibi şehrin üstünde/ Hâlâ gözlerimin içine karlar giriyor/ Gözlerimin içinden karlar çıkıyor/ Karların da üstüne karlar var/ Kar taneleri birbirine yapışıyor/ Kar yağıyor şehre.” (s. 77), “Hafızam, yine oyun oynamıştı bana sahafta/ Ruhumu bıraktım, kimsesiz çınar yolunda” (s. 80) Gibi. Bunlarla birlikte “hoşhân, suzân, pruva, pupa, banliyö, hamili, mihnet” gibi kimi farklı kelimelerle de şiir içeriklerinde karşılaşmaktayız.

Şiirleri keyifle okuyabilme adına, eleştirel gözümü daha çok kısık tutmaya çalışırım genellikle. Ama yine de bir kaç hususa burada değinmek istiyorum. İlk şiir kitaplarının genelinde ola gelen fazla öznellik ve sadece birinci tekil şahıs (ben) üzerinden anlatımı biraz da olsa aşmak gerekiyor. Bu durum her ne kadar samimiyet göstergesi olsa da daha çok şairin kendisini anlatıyor hissini uyandırıyor. Daha çok ‘ben’ üzerinden bir tasvir ve mülahazalar bütününü imliyor. Geniş zaman üzerinden anlatımlar daha genele hitap edeceğinden, bu tercih daha uygun olacaktır. Bir de anlatımlarda nesre kaymalar olmaktadır. Belki de biraz daha imge kullanımına imkân vererek, nesre çok sık yönelme engelinin önüne geçilebilecektir. Böylelikle şiiri şiir yapan unsurların daha çok bir araya gelmesiyle şiirin tadı kıvama gelecektir.

Şairin hayatının bir bölümü gurbette (Almanya) geçmesi hasebiyle belki de şairin şiirleri daha öznel, daha kendine göçmen duruyor olmalı. Sonuçta kimi yaşananlar, insanın kolay kolay yutkunamayacağı, insanın boğazında taşıdığı yumrular taşıyacağı zamanlardandır. Gurbetle beraber az da olsa hüzün halini taşıyor olmalı. Ama daha ziyadesiyle renkli gönenç sahipliği daha çok kendisine yer buluyor. Böylelikle daha çok kötüye karşı bir muarız duruşta taşınmaktadır. Bunlarla birlikte şiirlerde yalınsılık (tevazu) hâli kendisine fazlasıyla yer buluyor. Ek olarak, şiirlerde mekânlar olarak daha çok şairin vakitlendiği yer olan İstanbul Beykoz geçmektedir. Bununla birlikte, Yeniköy, Kabataş, Karaköy, Florya, Sirkeci Garı, Boğaz, Emirgan, İstiklal Caddesi gibi birçok yeri de bunlara dâhil edebiliriz.

Öz olarak şair, şiirlerinde birçok yaşanmışlığı ve anıyı ayaklandırmaktadır. Aynı zamanda şairin ifadesine göre, hafıza denen gizemli kutu üzerinden rayihalar yayılmaktadır. Şair, aşı boyalı balkon zamanlarından bahisler aksettirerek bu durumu desteklemektedir. Böylelikle şiirler duygu olarak, yüreğe ve insana dokunan duyarlılıktadır. Şiirler mütevazı, malumatfuruşluk içermeyen sade ve samimi bir üsluptadır. Sonuçta her şair, her insan kendi kalbinin ekmeğini yiyecek ve kendi içine doğru yolculuğunu tamamlayacaktır. Her şair gibi Atilla Bey’de az çok eskiye kaside çizmektedir böylelikle. Bu minvalde konulu ve gayeli bir anlatım rotası üzerinden yol alınmaktadır diyebiliriz. İyi okumalar dilerim.


İlkay Coşkun
Papatya Dergisi
Sayı 20, Aralık Ocak 2026