2 Eylül 2026 Çarşamba

İzler ve Gölgeler

İzler ve Gölgeler

“İzler ve Gölgeler” Yazar Aynur Özçelik’in ilk hikâye kitabıdır. KDY Yayınları etiketiyle, Şubat 2026’da okurlarıyla buluşturulmuş. Yüz on altı sayfa hacmindeki eser, on dokuz öyküden müteşekkildir. “Her hikâye dünün uzayan gölgesi bu gününse yarına bıraktığı parmak izidir” şeklindeki güzel tespit, kitabın kapağına alt başlık yapılmış. Ayrıca yazar bu eserini, Kültür Ajanda dergimizin kaptanı Nesrin Dülek Çaylı’ya ithaf etmiştir. Aynı şekilde yazar eşine, çocuklarına ve okurlarına da ithaf etmektedir.

‎Hikâyelerde hayatın içinden, çok çeşitli konuların işlendiğini görmekteyiz. “vatan, Ermeni zulmü, Almanya gibi gurbet olgusu, ayakkabı boyacılığı, ayakkabı ustalığı, okul hayatı, hayvan sevgisi, 1970’ler de yaşanan terör sıkıntısı, Veli ermiş insan portreleri, yasaklı madde kullanımında yaşanılan sıkıntılar, fakirlik” gibi ilk aklıma gelenler olarak sıralayabilirim. Diyebiliriz ki gündelik yaşamlar, kişilikleriyle maruf karakterler ve sosyal temler hikâyelerin özünü teşkil etmektedir. Çoğu yazarda olduğu gibi insan sosyolojisini ve psikolojisini de hikâyelerde buluyoruz. Değil mi insan, çok yönlü bir canlıdır. Gülden nazik ve demirden kaimdir. Ama bütün bu anlatımların yanında cumbalı ahşap konaklar, leylaklar, ıhlamurlar, buhurumeryem kokuları, fesleğenler, kadifeçiçekleri gibi daha nice güzellikleri de sıralayabiliriz.

Hikâyelerde dikkati çeken en önemli şeyin, betimlemelere ve tasvirlere çokça yer verilmesidir. İkinci olarak da konu dâhilinde seçilen karakterlerin daha çok zanaatkâr olmalarıdır. Bir diğer ayrıntı da bazı öyküler nihayet bulmamaktadır. Flu bir bilinmezlik, konunun müphemliği, gizem üzerinde yol alınmaktadır. Bu da merak duygusunu fazlasıyla beslemektedir. En önemlisi de tecrübelerin ve yaşanmışlıkların bilgeliğinde yol alınmaktadır diyebiliriz. Hikâye anlatımları genellikle dış anlatıcı üzerinden yol alsa da yer yer başkarakter ve yazarın ağzından da anlatım şekillenmektedir.

Yazar kimi hikâyelerinde, okurlarının karşısına farklı etnisite ve çok kültürlü Anadolu mozaiğiyle çıkar. Bu bağlamda hikâyelerde geçen belli başlı karakter isimlerine bir bakacak olursak. “Dimitri, Hacı Muştak, Mihayl, Hasan, İbrahim, Yusuf, Sariya, Milana, Hamza, Baba Faraj, Saya, Akif, Suna, Yakup Efendi, Süleyman Usta, Özcan. Nusret Usta, Remzi, Cemil, Kerim, Almancı Yahya, Samet, Kına Gelin, Manifaturacı Ethem Bey, Muazzez Hanım, Adil Bey, Belkıs Hanım. Saatçi İbrahim Usta, Osman Ziya, Seyit, Güzin Hanım, Ekrem Bey, Daniel, İsmet Usta, Ferari bacı, Hasan Çavuş, Necati Usta, Ferah, Müge, Nevzer, Vedat, Yılmaz, İhsan, Hayat anne, Rıza.” gibi bazılarını sıralayabiliriz. İsimlerden de anlaşılacağı üzere daha çok zanaat erbabından karakterler olduğunu görmekteyiz. Hikâye kahramanları, genellikle hayattan kam almış karakterler olmasa da kahramanları ziyadesiyle dingin karakterlidirler. Öfke ve hamlık üzere olan değirmenlerin suyu ziyadesiyle kesiktir diyebiliriz. Hikâyelerin yaşandığı yerler olarak da başta Erzurum’u söyleyebiliriz. Bu ara da yazarımız Erzurumludur. Devamında “Doğubayazıt, Kars, Bursa, İstanbul, İzmir, Hama” gibi yerleri sıralayabiliriz.

Hikâyelerde yer yer bazı yöresel ifadelerle de karşılaşmaktayız. “Uşanka (kış şapkası), iskemle, cizlavit (kara lastik), şölve (parıltı), engâh (yavaş, sakin), leçek (pullu beyaz tülbent)” gibi. Bununla beraber özellikle Erzurum ve çevresinin geleneklerinden de bahisler vardır. Mesela bunlardan birisi, “Ayna Dolandırma” geleneğidir. Küçük kızların eline ‘okuyuntu’ dediğimiz, düğüne davet amaçlı ikramlık tepsiler verilirdi. Bu tepsinin içerisinde de küçük bir ayna bulunurdu. Küçük kızlar ev ev gezerler. Hem ikramlıklar dağıtılır hem de karşılığında yumurta gibi karşı hediyeler alınır. Bununla beraber küçük aynaya genç kızlar bakar, bahtlarının iyi olacağına ve açılacağına inanırlardı. Bir diğeri de gençlerin eğlenmek, kendilerine ziyafet çekmek için düğün sahibinden aldıkları, “koç Parası” geleneğidir.

Hikâye dilini algılayabilmemiz için altını çizdiğim kısa bazı bölümleri buraya taşımak istiyorum izninizle. “Hatıralarının kırıntılarını eze eze yürüdü” (s. 15), “Yusuf olmak için bir Kenan diyarı, bir dipsiz kuyu, bir de Mısır sultanlık şart” (s. 34), “Arkasında bir ev dolusu hasret bıraktı” (s. 44), “Kâinatta her şey bir sebebe bağlıdır. Rastlantısal değil, anlamlı ve hikmetlidir” (Babadan alıntı- s. 60), “Anam artık bir döşeğin üzerini yurt tutmuştu” (s. 72), “Bu zamanda düğün iki kişiye, gerisi deli komşuya” (s. 97, babaanneden alıntı), Düğünlerde söylenegelen güzel bir dörtlük mani de şu şekildedir. “Atladı gitti eşiği/ Sofra da kaldı kaşığı/ Bir tas çorba idi aşı/ Ona da damladı yaşı.” (s. 99), “Hevesler çok olmayınca insan gönlüyle uğraşır” (s. 101, Babaanneden alıntı) Gibi sıralayabiliriz.

Dip derin kültürüyle maruf, insan olmanın künhüne vakıf Anadolu’dur burası. Şen şadıman değildir çok şey ama bütün yaşantıların ‘edep’ üzere yol aldığını biliriz. Öğle ya Anadolu insanının sahip olduğu irfan bu hasletle mündemiçtir. Bir evin oda sıcaklığı gibi mutluluklar da yaşanır, büyük ağızlı sıkıntılarda... Ama yine de insan bu, görüntüde dışa ne kadar uç verse de ziyadesiyle içine ağacaktır. Ezcümle, yazar kimi yaşanmışlıklardan mülhem, hayatın geniş hatıra ormanında okurlarını dolaştırmaktadır. Bu neviden hikâyeler için diyebiliriz ki yaşanılan dönemin ve coğrafyanın ruhunu yansıtması önemli bir ayrıntıdır. Marifetler, fedakârlıklar ve diğerkâmlık gibi birçok haslet örnekleriyle serimlenir. Seçilen karakterlerin çoğunluğu, görünen dünyayı, görünmeyen dünyanın tarlası addeden bir anlayışa sahiptirler. Bu bağlamda anlatım, duyarlı ve sezgisel bir bütünlük içerisinde yolunu almaktadır. Bu meyanda hikâyelerin daha çok taşra, köy havalisinde geçtiğini söylesek yanlış olmayacaktır. Son olarak demem o ki hikâyelerde şehrin ve bir devrin yaşantısına şahit oluyoruz. İyi okumalar dilerim efendim. Buyurunuz.

‎İlkay Coşkun
Kültür Ajanda Dergisi
Sayı 154, Eylül 2026





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder