Mektebin Bacaları
“Mektebin Bacaları” Yazar Nurettin Durman’ın Çıra Kültür etiketiyle, Ocak 2026’da matbuat âlemine dâhil etmiş olduğu hikâye kitabıdır. On sekiz hikâyenin yer aldığı eser, yetmiş dört sayfa hacmindedir. Hikâyelerin çoğunluğu kurgudan ziyade daha çok yazarın yaşadıkları üzerinden şekil almış olduğunun hissini uyandırmaktadır. Başka bir ifade ile yaşanmış olan hatıralar, hikâye olarak ayaklandırılmış diyebiliriz.
Eserin ilk hikâyesi olan “Mektebin Bacaları” aynı zamanda kitaba isim olmuştur. “Ders verir hocaları” şeklinde devam eden türkünün sözleri anonim olarak bilinmesine rağmen daha çok Muş yöremize ait olduğunu biliriz. Bu türkü, bir dönemlerde çok meşhurdu. Kitap yazarının çocukluğuna tekabül eden zamanlarda, arkadaşlarıyla beraber bu türküyü sokakta sesli bir şekilde okumaları üzerine, yaşadıkları serüvenin hikâye edilmiş şeklini okumaktayız. Öyle ya Tanpınar’ın dediği gibi “Biz bu türkülerin milletiyiz”
Sesli bir anlatımda, hareketli hikâyeler kendisini keyif alarak okutuyor. Anlatım daha çok olay örgüsü üzerinden şekillenmektedir. Hikâye anlatımları yalın ve kısa cümlelerden oluşmaktadır. Ağdalı anlatımlara pek yer verilmez. Yaşanmışlıklar anlamında müşahhas tahliller ve ruh hali olarak da mücerred tavır sergilenmektedir. Yani bu anlatımlar içerisinde betimlemeler, karakterlerin ruh hali tahlilleri şeklinde bir liste yapmamız mütenasip bir değerlendirme olacaktır.
Hikâyelerde çocukluk dönemi, hastane ortamı, köy hayatı, başörtüsü mücadelesinin yapıldığı doksanlı yıllar, şehrin curcunalı ortamı gibi çokça serüven konusu işlenmektedir. İlk gençlik yılları ve İstanbul göçüyle beraber asıl hikâyeler vücut bulmuş diyebiliriz. Tolstoy’un “Tüm muhteşem hikâyeler iki şekilde başlar. Ya bir insan yolculuğa çıkar ya da şehre bir yabancı gelir” sözündeki ilk bölüm gibi yani yazarın İstanbul yolculuğu ile beraber asıl serüvenin başlamış olduğunu söyleyebiliriz.
Merak duygusunu çok fazla törpülemeden hikâye içeriklerine bir göz atalım. Hikâyelerin daha çok seksenli ve doksanlı yıllarda yaşanmış olduğunu özellikle vurgulamalıyım. Bu dönemler Türkiye nüfusunun altmış beş milyon olduğu, Kenan Evren'li, Turgut Özal'lı yıllardır. O yılların getirdiği samimiyet, çözüm üretme yeteneklerini ve mücadele olgusunu günümüze değin behemehâl canlı taşınmaktadır. Herkesin diliyle kalbinin aynı şeyi konuştuğu yıllardır o yıllar. Bu samimi anlatımlarda, yâr, pîr ve er dolusu kahramanlar her daim bulunabilmektedir. Yine aynı dönemlerin siyasi ve futbol ortamı da kimi hikâyelere yoldaşlık yapmaktadır. Bunlarla beraber yazarlık, yayıncılık ve dergicilik konularını hikâyelere ulanmış olduğunu görmekteyiz. Hikâyelerde dikkatimi çeken başka bir ayrıntı da bir rüya anlatımı, gerçekmiş gibi şaşırtmacayla sonuçlanmaktadır. Bunlar gibi bazı hikâyelerde tali konu anlatımları heyecan uyandırmakta ve sonrasında da gerçek konuya rücu edilmektedir.
Hikâyelerin; yazarın doğduğu, vakitlendiği ve doyduğu yerlerde geçtiğini görmekteyiz. Bingöl, Elazığ, Ankara, Kars, Sivas, Van Bahçesaray ve özellikle İstanbul ve İstanbul’un çeşitli semtlerini sıralayabiliriz. Hikâyelerde yer alan karakterler Anadolu'dan yani bizdendirler. “Memet, Şerif, Saim, Faruk, Okan, Ayşe, Süleyman Çelik, Yasin Bey, Kemal, Hoca Mahmut, Mustafa Bey, Selahaddin Abi, Sami Bey, Emine, Sarı Agop, Musa, Sara” gibi ilk aklıma gelenler olarak sıralayabilirim.
Okuduğum kitaplarda dikkatimi celp eden az kullanımda olan, farklı kelime ve anlatımların altını çizmekteyim. Bu kelimelerin bazıları yöresel söyleyişlerle beraber şu şekildedir; “Hekkak delmez (oymacı sanatkâr), servibülend (uzun boylu), titrini taşımak, ortalığı kargışlamak (ilenmek, beddua), sonracağızım, olsundu, dönenip, kendindenlik, gıllı gışlı bir devir (tereddütlü), kıylu kal zamanı (boş söz), şürekâ (ortaklar), herze (saçma sapan söz ve davranış), celadet (yiğitlik), merbut (bağlı olan), servi revan (uzun boylu), tarassut etmek (gözetleme), şappadak (ansızın), cıngıllı mesele (parçalı, saçaklı), gayrı müsella” gibi. Bunlarla beraber anlatımlarda çerçevelik kimi cümlelerle de karşılaşmaktayız. “Yüzü ne kadar hüzün varsa toplamış üstüne” (s. 14), “İnsan bu, imge gibi duruyor hayatın içinde” (s. 18), “Tam da vurgun yemiş palamut balığı gibi kırpışmak” (s. 25), “Bırakın da rüzgâr rahatça esiversin kaldırımlarda. Akasyaların yapraklarında oynaşsın. İnce dallarını sallayıp oyalansın” (s. 55) Hikâyelerde yer yer kimi bilgi verilen bölümlerle de karşılaşmaktayız. “Sivas, 1175’te 2. Kılıçarslan tarafından kesin olarak Selçuklulara bağlandı” (s. 57) Gibi.
Öz olarak Anadolu’da hikâye, masal anlatıcıları, musannifler hep olagelmiştir. Bu nakletme olgusu hep canlı tutulmuş. Bizim hikâye yazma geleneğimiz de hep bu köklerden beslenmiştir. Anadolu’da zorluklar ve güçlüklerle beraber farklı farklı hikâyelerin içerisinde doğulmaktadır. Hikâyelerde Anadolu irfanını, insanımızın alicenaplığını, insanımızın tekâmülünde etkili olan hikmet ve irfan olgularını, kültürel saiklerden gelen kimi tasvirler şeklinde uzunca bir liste yapmamız mümkündür. Hikâyelerde murabıt bir dil de kendisini hissettiriyor. Tema ve motif olarak hikâyeler, maneviyatın yanında insani bir duruş üzeredir. Hikâyelerde hem umut taşınmakta hem de ömürlerin daha yaşanılabilir olması adına verilen mücadeleler işlenmektedir. İyi okumalar dilerim.
İlkay Coşkun
Kültür Ajanda Dergisi
Sayı 149, Nisan 2026




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder