Kadim Şehirlerimize Selam Olsun
Her ülkenin, her medeniyetin gözdesi olan, üzerine titrediği, toprağına tuğ olacak şehirleri vardır veya var olması arzulanır. Bizim ülkemiz için kadim şehir noktasında İstanbul başta olmak üzere, Bursa, Amasya, Şanlıurfa, Hatay, Mardin gibi uzunca bir şehir listesi yapmamız mümkün. Asya’nın steplerinden Anadolu’ya, Rumeli’ye uzanan geniş bir coğrafyada yaşayan bizlerin dil, din ve düşünce birikimimizle beraber büyük bir medeniyet inşa ettiğimiz gerçeğinde -her türden olumsuzluğa rağmen- bu şehirlerimiz hayatiyetini sürdürmektedir.
Kadim şehirler sadece mimarisiyle anılmaz elbette. Şehir ruhuyla, tarihiyle, ilhamıyla, incelikleriyle, sırlarıyla, gizemleriyle, şehirlisiyle ve türlü çeşit güzellikleriyle bir bütünlük arz eder. Aynı zamanda kadim şehirlerimizin Anadolu’nun kolonizatör dervişlerine mekânlık yaptığını da biliriz. Şehirleri şehir yapan daha çok hanımlığıyla, beyliğiyle maruf şehirlilerimiz de mevcuttur. Kadim şehirler, medeniyet olgusu içerisinde şehrin periferisindeki çoğu alana sirayet ederek ülke sathına yayılma kabiliyeti de gösterebilmektedir.
Şehirler bir cihetiyle kapılarıyla, tarihi mekânlarıyla, meydanlarıyla, ırmaklarıyla, tepeleriyle de anılır ve bütünlük taşır. Kimi anlatılarda cennetin sekiz kapısı, sarayların kırk kapısı olması gibi şehirlerinde yedi veya farklı sayılarda kapıları vardır. Bursa Ulu Camii’nde Somuncu Baba’nın, Fatiha Suresinin yedi çeşit tefsirini yaptıktan sonra bütün cami çıkışlarında cemaate görünme kerameti vardır. Ve akabinde sırrının faş olduğunu düşünerek Somuncu Baba’nın sırlara karışması menkıbesi anlatılır. Bu da farklı bir kapı örneğidir. Başka bir örnekte, Pir Sultan Abdal’ın darağacında birden sırra kadem basarak, Sivas’ın dört kapısında da görüldüğüne dair anlatımlardır. Velhasıl aynı bunlar gibi şehirlerle anılan kapılar, meydanlar ve tepeler gibi çok çeşitli destekleyici unsurlar vardır.
Şehirlerin temel işlevinin insana ve insan dostu hayvanlara ait olduğunu da bilmeliyiz. Bu aidiyette insanları tabiata yaklaştırma, doğa ile yan yana yaşama konumlandırma gibi anlayışlara da öncelik verilmelidir. Doğal sebze ve meyveye erişim, ağaçla, kuşla yan yana bir hayatı yaşama arzusu da bunlara dâhildir. Öyle ya şehirlerin varoş yalnızlığında kim çocukluğunu büyütmek istesin ki? Şehir olgusunun yanında kent, metropol gibi isimlendirmelerin, tanımlamaların soğukluğunu da ziyadesiyle biliriz. Şehirlerde yaşanılan sıkıntılar, güzellikler gibi türlü çeşit haller, şehirlerin belleğine işlenip şehirlerin siluetlerine sirayet etmektedir. Gri ortam şehir siluetleri, gecekondular vs. yerine rengârenk bir şehir tasavvurunu kim hayata geçirmek istemez ki?
Güzel bir şehir tasavvuru olarak “Şehriyar” isimli şiirimin bir bölümünü buraya taşımak istiyorum izninizle; “Ateşe su taşıyıp Mekke’ye yol alırken/ rüyalardan önce görülmeli bu şehir. / sızlayan mürekkebe derman bulup/ kalem tutturmayı iyi bilir bu şehir./ düşmana karşı en keskin balta olup/ nice uykudan geri koymalı bu şehir./ adına koçlar gönderilir İbrahimlere/ kaç put kırdırır burçlarında bu şehir./ şehirlerin rüyaları boz bulanıkken hâlâ/ Kudüs gibi mücevher olmalı bu şehir. / meşkle yoğrulup sonsuzluğa susamışken/ ne mutlu ki, aşk yolunda bu şehir./ şehirliyiz evet, manada altını, yakutu/ gerçekte şehriyar kalmalı bu şehir. / gerçekte kadim olmalı (kalmalı) bu şehir”
Son tahlilde şehirleri kültür, incelik, can güvenliği, ihtiyaçlar gibi birçok perspektiften ele alınıp bu doğrultuda inşa edilmesi gerektiğini de bilmeliyiz. Öyle ya her dönemin farklı yaşam tarzlarına, farklı anlayışlarına ve farklı algılayış biçimlerine göre şehirler inşa olunmaktadır. Şartlar, imkânlar noktasında belirli kıstaslar olsa da “keçiyi yardan düşüren iki tutam ottur” yanlışına da düşmemek gerekiyor. Hani şöyle düşünülebilir, şehirliler her profilden her insan kalitesinden oluşsa da -amiyane tabirle- bu şehirlerin kaba, saba insanları dahi eğitme özelliğini de göz ardı etmememiz gerekiyor.
İlkay Coşkun
Kültür Ajanda Dergisi
Mayıs 2026, sayı 150

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder