25 Mart 2026 Çarşamba

Gözlerini Gökyüzünde Açanlar

Gözlerini Gökyüzünde Açanlar - İlkay Coşkun

Yatılı Okul Yılları (Seksenler - Meteoroloji Meslek Okulu) – İlkay Coşkun

‎Lise yılları, çocukluktan gençliğe geçişle beraber daha çok ergenlik dönemini içinde barındıran dört yıllık geniş bir zaman dilimini içermektedir. Bu yıllar hele yatılı okunduğu zaman dolu dolu vakitleri barındırmaktadır. Aynı zamanda çokça mücadeleleri de içerisinde taşımaktadır. Gerek derslerdeki zorluklar gerekse de üniversiteye hazırlık yıllarının içinde olması bu yılların önemini oldukça artırmaktadır. İnsan, bu geçmiş günleri yani maziyi düşündükçe bir sürü hatırası ayaklanmaktadır. Öyle ki lise yılları hayatında yaşadığımız bazı detaylar hep hatırımdadır. Bu yıllarda yaşanılanlar, insanın yüreğinde ırmaklar gibi göllenmektedir. Özellikle bazı lise arkadaşlarım o yıllardaki yaşadıklarını bu gün yaşıyormuş gibi anlatmaları beni bir hayli heyecanlandırıp hayrete düşürmektedir.

“Liseyi kazandı” belgesinin elime geçmesiyle, babamla Ankara’ya ilk yolculuğumuz ve okul kaydımın yapılmasını dün gibi anımsıyorum. O yıllarda Ankara’da yakın kimsemizin olmamasından dolayı veli olarak bir köylümüzün imzasının alınması... Yatılı okula girişle birlikte zorunlu dört yıllık hizmet için gerekli olan imzaların ve kefillerin bulunması gibi meşakkatli ama bir o kadarda heyecanlı bir çabanın sonunda okul kaydının yapılması ile devam eden bir süreç. İlk heyecanlar, ilk gri pantolonlar, mavi gömlekler, üç yüzü aşkın öğrencinin tek tip giyinmesi, terzilerin elbise ölçülerimizi almaları bu gün gibi hatırımda. Okulda, aylık olarak azda olsa maaşımız dahi vardı. Her ay, çantayla görevlinin gıcır gıcır harçlıklarımızı dağıtması ne güzellikti. Sabahları askeri içtima gibi avluda toplanmalarımız, okul müdürümüzün uzun uzun nasihatleri, yaramazlık yapanların kusurlarının ifşa edilmesi, saç kontrolleri, giysi kontrolleri derken tam bir seremoni idi yaşadıklarımız. Öyle ya yatılı okullar, insan temelli malzemenin daha da şekil aldığı güzide eğitim kurumlarıydı sonuçta.

Özellikle yatılı okulun ilk yıllarında ağlamalar, sızlamalar ile beraber özlem halinin duygudaşlığını daha derin yaşamaktaydık. “Aşil’in topuğundaki zayıf nokta” benzeri nazenin bir durumdu bu. Hatta yorgan altı ağlamalarına şahitliğimiz olmuştur. Dört yıl boyunca her tatil ve bayram öncesi sevdiklerimize kavuşacak olmanın gönenciyle neşelenirdik. Sabah bir, akşam iki ders etüdümüz vardı. Genelde üst sınıftan öğrenci arkadaşlar, sınıfın başında belletmenlik yapar, nöbetçi hoca, koridorlarda fink atarken ders çalışmamız sağlanırdı. Bu etütlerdeki gizli sohbetler, çizgi roman okumalar, ders çalışıyor numaraları, uyumalar ve başka nice kaytarmalar vardı hepimizde. Pür dikkat ders çalışan arkadaşlarımız her zaman olmuştur. Onların hakkını da yemeyelim.

‎Teneffüslerde ve akşam dersten sonraki boş zamanlarda okul bahçemizde volta atardık. Döne döne geniş okul bahçesini bilmem kaç kez sohbet ederek turlamışızdır. Önümüzden geçen zengin arkadaşlarımızın tank gibi yürüyen koca koca pahalı ayakkabılarını dilimize dolayarak sohbetler ederdik. Ana tema okul, ders, anılar, kızlar vs. olurdu herhalde. Tellerle çevrili idi bahçemiz. Üst katta yatakhaneler, alt katta sınıflar ve sosyal bazı mekânlar, spor salonu, konferans salonu vs. mekânların olduğu yan binalar vardı. Okulu çevreleyen tel örgülü duvarlarda gösterdiğimiz cambazlıkların, yiğitliklerin haddi hesabı yok gibiydi. Hatta tel örgülere karşı ün yapmış arkadaşlarımız vardı. Dışarı kaçışlarımız, yoklamalarımız, nöbetçi hocalarla, nöbetçi arkadaşlarımızla mücadelelerimiz vs. nice curcunanın biriktirdiği anılar.

‎Üst sınıflara terfi ettikçe sigara içenler çoğalırdı. Sigara içenlerin, hocalarla köşe kapmacaları, zaman zaman yapılan sigara aramaları, özellikle tuvaletlerde sigara içenleri yakalamalar ve arkasından yaşananlar. Ben, hiç sigara içmediğimden dolayı pek sıkıntı yaşamadım ama sigara içilen ortamlarda bulunmam nedeniyle ufak tefek sıkıntılar yaşamışımdır. Bu anlamda okul bahçesinin bazı kör noktalarında sigara içenleri, hafiye hocalarımızın kovalamacaları her zaman olmaktaydı. Çarşı izninde öğretmenlerimizin, sigara içenleri görmeleri ve bunun sonucunda yaşanılan trajikomik olaylar...

‎Seksenli yılların ikinci yarısına denk gelen zamanlarda, biraz da özenti haliyle olsa gerek gelişen bir futbol ve break dans hali vardı üzerimizde. Milli takımımız ve spor kulüplerimiz o yıllarda dışarı da yeni yeni başarılar kazanmaya başlamışlardı. Heyecanlı bir şekilde topluca maçları televizyonda izlerdik. Eğer yendiysek, okul tel örgülerine yönelip en azından bazılarımız okulun dışına kendimizi atardık. Nöbetçi hocalarının bizleri zapt etmede gösterdikleri gayretlerini gözlerimizin önüne getirelim. Bu yıllarda başlıca eğlence aracımız televizyondu tabi ki. Meşhur televizyon dizilerimiz ve televizyonu kapma noktasındaki kavgalarımız hep olurdu. “Hayat Ağacı” isminde yabancı bir televizyon dizimiz vardı mesela. “Küçük Ev” dizimiz, Pamela Anderson, Samantha Fox daha kimler kimler yoktu ki. Pazar günleri öğle saatlerinde başlayan Hikmet Şimşek Şefliğinde başlayan klasik Müzik programı ve toplu bir şekilde televizyondan kaçışlarımız…

‎Bu kadar hareketli, ele avuca sığmayan erkek lisesinde dayak olayları da yok değildi elbette. Bu konuyu bipleyerek diğer güzel konularımıza geçelim istiyorum. ‎Enerjik, ele avuca gelmeyen biz gençler için yemek, yemekhane her zaman önemliydi. Sabahları kahvaltıda ağzı, dili kavuran metal bardaklarda ikinci bardak çayı içebilmek için çok çaba sarf etmişizdir. Sekiz kişilik masalara on-on iki bardak gelen demlikler konulurdu. Sekiz kişilik margarin yağı, reçel, bal, peynir, zeytin günlere göre paylaştırılırdı görevli öğrenciler tarafından. Bu paylaştırmalar zaman zaman çok da adil olmazdı. Sekiz kişilik masada ikişer kişi beraber kahvaltı yapardı. Yanınızda olan arkadaşınız kahvaltıda yemekleri seçerek yemesi birçokları için önemli bir avantajdı. Öğlen ve akşam yemekleri sıra ile alınır ve istediğimiz yere otururduk. En güzel günümüz rosto, tavuk, köfte gibi daha çok et yemeklerinin olduğu günlerdi. Bazı zamanlar, kalan yemekleri sonlarda tekrar alma fırsatımız doğardı. Ekmek arasına koydurduğumuz yemekleri, köfte vs. daha sonra yemek için sınıftaki küçük kişisel dolabımıza koyardık.

‎Ankara Hipodromunda Kenan Evren selamlamaları ve asker gibi öğrenci yürüyüşlerimiz olurdu. Darbeci Kenan Evren karşısında isteklice yürürdük her 19 Mayıslarda. Ankara’da yaşayıp da Gençlik Parkı serüveni olmayan insan yok gibidir o yıllarda. Hafta sonları Gençlik Parkı’na gidip de son paramızı lunaparkta harcadığımızdan, bir saati aşkın Keçiören okul yolunu yürüdüğümüz zamanlar olurdu. Kız öğrencilerinden tamamen arındırılmış erkek lisesini yatılı okumanın avantajı ve dezavantajları fazlasıyla vardı elbette. Kız arkadaş edinme dürtüsünü dört yıl süresince hep yaşamışızdır.

‎Okulda mekânların bile orijinal isimleri vardı. Eksibir (-1) mesela. Girişin bir altında olan bir yer. Orada banyo yapardık, elbiselerimiz yıkanır ve ütülenirdi. Bu orijinal ismi kim bulmuş bilmem ama orayı biz hep böyle nitelendirirdik. İç çamaşırlarımız, gömleklerimiz ve sair giysilerimiz birbirine karışmasın, kolayına bulalım diye annelerimizin, isimlerimizi elbiselerimize işlemesi ne güzellikti. Öğretmenlerimizin tamamına yakınının lakapları vardı. Birçoğunun taklitleri yapılırdı. Öğrencilerinde bir kısmının en azından takma isimleri vardı. Bana ‘Arafat’ derlerdi mesela. Yaser Arafat o yıllarda çok meşhurdu. Zaman zaman yaptığım felsefi konuşmalardan dolayı mı yoksa azda olsa çalışkan olmamdan mı bilmiyorum ama bu isimle anılırdım. Bunlar gibi daha nice anılar, nice yaşanmışlıklar... Liseyi yatılı okuyanlara bu yazdıklarım hiç yabancı gelmeyecektir. Bunlar benim gibi mülayim, sus pus bir öğrencinin yaşadıkları. Haşarı, yaramaz bir öğrencinin yaşadıklarını siz tasavvur edin artık. Ama her şeye rağmen güzel yıllardı vesselam. Arkadaşlarla o günleri zaman zaman yâd ettiğimiz, buluştuğumuz zamanlarda anıları bir bir faş ettiğimiz çok oluyor.

‎Bizim nesil, her türlü olumsuzluklara rağmen küçük şeylerle mutlu olmayı becerebilen, küçük imkânlarla hayalleri büyütebilendi. Gözleri parlayan zeki öğrencilerdik. Bizler ki mücadelelerin omuzları üzerinde yükselmeyi başardık. Geçmiş yıllardan sonra bu yıllara bakıyorum da daha çok gayretli, çalışkan arkadaşlarımız çok güzel yerlere geldiler. Doçent, profesör olan arkadaşlarımız oldu. Eskilerin “zarfa değil mazrufa bakın” dedikleri iç güzellik ve testinin içinde ne var ise dışına taşması böyle olsa gerek. O yıllarda gerek heyecanlarımızla, gerekse de keyifli yanlarımızla kafa konforumuzu sağlam tutmasını başardık. İlk gençlik çağlarımızda, yatılı okul yıllarında hayatlarımıza hücum eden hezaran yük bizler için yaşam yakıtı oldu sanki. Bu güzellikleri yaşatan bütün arkadaşlarıma sağlıklı güzel bir hayat dilerim.

‎İlkay Coşkun
Gözlerini Gökyüzünde Açanlar
Meteoroloji Meslek Okulu
Mart 2026, Metlis - (Vedat Güneş - Bahattin Aydın)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder