1 Ekim 2026 Perşembe

Türkçe Sevdamız

Türkçe Sevdamız

Dünyanın dört bir yanında Türkçe konuşan birine rastladığımızda sıcacık bir duygu salınır yüreğimize. Dinimiz ortak olmasa dahi illaki aramızda ortak bir şeyler bulmaya çalışırız ve buluruz da. Dil ortak paydamız da kültürümüzün, düşünce ve algımızın yakınlığına şahitlik ederiz. Türkçemiz, ortak bir bayrağımız ve sancağımız oluverir birdenbire. Yazı dili olarak bin beş yüzlü yılları, konuşma dili olarak da beş binli yılları devirmiş bir medeniyetin temsilcileriyiz. Eski bir medeniyet dili olan Türkçemiz aynı zamanda bir imparatorluk dilidir de. Dünya da her ne kadar iki yüz yirmi milyon Türkçe konuşan insan olduğu söylense de gerçek rakamın bundan çok daha yüksek olduğunu söyleyebiliriz. Dünya da Türkçeyi konuşur sayısı bakımından beşinci sırada olduğunu ve daha ön sıralara da yükselebileceğimizi de görmemiz gerekiyor.

Dil, güzel sözü ve düşünceyi betimler. Yaşantılara, kültürlere sözcülük yapar. Ağızlar ballı, laflar bereketli olsun istenir. Öyle ya dünyanın sonuna değin kimi kelimelerin yaşayabileceğine inanılır. Bu kadar uzun yaşayabilme ne büyük bir kısmettir. Bu bağlamda yaşayan bir varlık olarak dil, var olma metedololojisinin içerisinde önemli bir yere sahiptir. Âşık Veysel’in, “Ben giderim, sazım sen kal dünyada” sözünde ki türküler, sözler hepsi de dilimizin birer ürünü değil midir? Dil değince Türkçe değince Türkçenin süt dişleri olarak bildiğimiz Yunus’u unutmamak gerekir. “Keleci (söz) bilen kişinin, yüzünü ağ ede bir söz/ Sözü pişirip, işini sağ ede bir söz/ Söz ola kese savaşı, yağ ile bal ede bir söz” Konfüçyüs'e göre dil bozulursa kelimeler düşünceleri anlatamayacak, düşünceler de iyi anlatılmazsa işler hakkıyla yapılmayacaktır. Görevler de gereği gibi yapılmazsa töre ve düzen de olmayacaktır. Adalet bozulacak ve halk ne yapacağını şaşıracaktır. Yani birbirine bağlı zincirleme bir sona doğru gidilecektir. Eflatun'un dediği gibi “Düşünce dilden, dil düşünceden doğar” sözü gibi kıymete haizdir dil konusu.

Asya’nın geniş steplerinden, en kuzey ve doğudan başlayıp Balkanlar hatta Avrupa’nın içlerine değin uzanan Türkçemizin gönülde ve işte birlik için ne kadar kıymetli bir araç ve harç olduğunu görmemiz gerekiyor. Türkçe konuşanlar arasında farklılıkları da gözeterek dil ve alfabe birliğine yönelik hipotetik ortak bir tavır sergilemekte bu bağlamda önem arz etmektedir. Türk birliği ve milli birliğin de özünü ve esasını oluşturacaktır aynı zamanda. Hangi dil hangi ağız olursa olsun dilin aslına ve hakikatine uygun olan çalışmalar, müdahaleler daha kıymetli olacak ve kabul de görecektir. Dil, kendi kuralları çerçevesinde, kalem ve kelâm faaliyetleri ile geliştirilmelidir. Dil, sunilik yapaylık kesinkes kabul etmeyecektir. Dil konusunda fikri anlamda farklı yaklaşımlar vardır ve olacaktır da. Önemli olan bu fikirlerin genel kabul görmesi ve ayakları yere basan doğru tercihlerden olmasıdır.

Dil ve düşünce dünyamızda önemli yeri olan etimoloji çalışmalarının kıymetini iyi etüt edip kelime uydurma ile kelime türetme arasındaki farkı iyi görmemiz gerekiyor. Her şeyde olduğu gibi dilde de uygulamanın kuramdan önce geleceğini görmeliyiz. Dile, literatüre sokulmaya çalışılan her kelimenin, dilcilerin, akademik çevrelerin, şair yazar ve kültür insanlarının süzgecinden geçmesi, benimsemeleri dilin de ömrünü uzun kılacaktır. Dilin uygulama alanlarını ve bunlardan alınan sonuçları iyi etüt etmemiz gerekiyor. Bir de yeni Türkçe öğrenenler, yemek kültürümüzü, müzik ve sinema gibi birçok değerimizi de beraberinde öğrenirler. Bizi biz yapan değerleri, düşünme, algı, bakış açısı ve dini hayat gibi birçok yünümüzü de öğrenmeye çalışırlar. Ancak bütün bunlar, dili öğrenmekle vuku bulmaktadır.

“Her şeyin başı dildir ve her şey dil ile vardır” demek kadar önemlidir lisan konusu. “Kamusa uzanan el, namusa uzanmıştır” diyen Cemil Meriç gibi daha üst perdeden bakmak gerekiyor belki de. Ve “Türkçem, benim has bayrağım” diyen Fazıl Hüsnü Dağlarca gibi dili bayraklaştırmak gerekiyor. Dile bakışımız, ata kültürüne, yaşantısına ve düşünce yapısına müntesip bir duyarlılıkta olmalıdır. Böylelikle geçmişle gelecek arasında bu bağı hep diri tutabilelim. Türkçe düşünen ve Türkçemizi yaşatanlara selam olsun.

İlkay Coşkun
Kültür Ajanda Dergisi
Ekim 2026, sayı 155



21 Eylül 2026 Pazartesi

‎Vildan & İlkay Coşkun

 ‎Vildan & İlkay Coşkun
-----
‎Evlilik Yıldönümü Şiiri
...
‎yılların yıla hükmü olmaz
‎insanız geçecek bu ömür
‎söz düşecek, göz düşecek
‎izini sürecek bu ömür

‎üstte som bahar elbisesi
‎gönlümüzü mesrur edecek
‎elmaslar güherler, inciler
‎kader öykümüz bu ömür

‎rotası kalbimize çizili
‎hayatın figüranlarıyız
‎baştan sona oynadığımız
‎ol cihana sığar bu ömür

‎İlkay Coşkun
17 Eylül 2026‎

10 Eylül 2026 Perşembe

2 Eylül 2026 Çarşamba

İzler ve Gölgeler

İzler ve Gölgeler

“İzler ve Gölgeler” Yazar Aynur Özçelik’in ilk hikâye kitabıdır. KDY Yayınları etiketiyle, Şubat 2026’da okurlarıyla buluşturulmuş. Yüz on altı sayfa hacmindeki eser, on dokuz öyküden müteşekkildir. “Her hikâye dünün uzayan gölgesi bu gününse yarına bıraktığı parmak izidir” şeklindeki güzel tespit, kitabın kapağına alt başlık yapılmış. Ayrıca yazar bu eserini, Kültür Ajanda dergimizin kaptanı Nesrin Dülek Çaylı’ya ithaf etmiştir. Aynı şekilde yazar eşine, çocuklarına ve okurlarına da ithaf etmektedir.

‎Hikâyelerde hayatın içinden, çok çeşitli konuların işlendiğini görmekteyiz. “vatan, Ermeni zulmü, Almanya gibi gurbet olgusu, ayakkabı boyacılığı, ayakkabı ustalığı, okul hayatı, hayvan sevgisi, 1970’ler de yaşanan terör sıkıntısı, Veli ermiş insan portreleri, yasaklı madde kullanımında yaşanılan sıkıntılar, fakirlik” gibi ilk aklıma gelenler olarak sıralayabilirim. Diyebiliriz ki gündelik yaşamlar, kişilikleriyle maruf karakterler ve sosyal temler hikâyelerin özünü teşkil etmektedir. Çoğu yazarda olduğu gibi insan sosyolojisini ve psikolojisini de hikâyelerde buluyoruz. Değil mi insan, çok yönlü bir canlıdır. Gülden nazik ve demirden kaimdir. Ama bütün bu anlatımların yanında cumbalı ahşap konaklar, leylaklar, ıhlamurlar, buhurumeryem kokuları, fesleğenler, kadifeçiçekleri gibi daha nice güzellikleri de sıralayabiliriz.

Hikâyelerde dikkati çeken en önemli şeyin, betimlemelere ve tasvirlere çokça yer verilmesidir. İkinci olarak da konu dâhilinde seçilen karakterlerin daha çok zanaatkâr olmalarıdır. Bir diğer ayrıntı da bazı öyküler nihayet bulmamaktadır. Flu bir bilinmezlik, konunun müphemliği, gizem üzerinde yol alınmaktadır. Bu da merak duygusunu fazlasıyla beslemektedir. En önemlisi de tecrübelerin ve yaşanmışlıkların bilgeliğinde yol alınmaktadır diyebiliriz. Hikâye anlatımları genellikle dış anlatıcı üzerinden yol alsa da yer yer başkarakter ve yazarın ağzından da anlatım şekillenmektedir.

Yazar kimi hikâyelerinde, okurlarının karşısına farklı etnisite ve çok kültürlü Anadolu mozaiğiyle çıkar. Bu bağlamda hikâyelerde geçen belli başlı karakter isimlerine bir bakacak olursak. “Dimitri, Hacı Muştak, Mihayl, Hasan, İbrahim, Yusuf, Sariya, Milana, Hamza, Baba Faraj, Saya, Akif, Suna, Yakup Efendi, Süleyman Usta, Özcan. Nusret Usta, Remzi, Cemil, Kerim, Almancı Yahya, Samet, Kına Gelin, Manifaturacı Ethem Bey, Muazzez Hanım, Adil Bey, Belkıs Hanım. Saatçi İbrahim Usta, Osman Ziya, Seyit, Güzin Hanım, Ekrem Bey, Daniel, İsmet Usta, Ferari bacı, Hasan Çavuş, Necati Usta, Ferah, Müge, Nevzer, Vedat, Yılmaz, İhsan, Hayat anne, Rıza.” gibi bazılarını sıralayabiliriz. İsimlerden de anlaşılacağı üzere daha çok zanaat erbabından karakterler olduğunu görmekteyiz. Hikâye kahramanları, genellikle hayattan kam almış karakterler olmasa da kahramanları ziyadesiyle dingin karakterlidirler. Öfke ve hamlık üzere olan değirmenlerin suyu ziyadesiyle kesiktir diyebiliriz. Hikâyelerin yaşandığı yerler olarak da başta Erzurum’u söyleyebiliriz. Bu ara da yazarımız Erzurumludur. Devamında “Doğubayazıt, Kars, Bursa, İstanbul, İzmir, Hama” gibi yerleri sıralayabiliriz.

Hikâyelerde yer yer bazı yöresel ifadelerle de karşılaşmaktayız. “Uşanka (kış şapkası), iskemle, cizlavit (kara lastik), şölve (parıltı), engâh (yavaş, sakin), leçek (pullu beyaz tülbent)” gibi. Bununla beraber özellikle Erzurum ve çevresinin geleneklerinden de bahisler vardır. Mesela bunlardan birisi, “Ayna Dolandırma” geleneğidir. Küçük kızların eline ‘okuyuntu’ dediğimiz, düğüne davet amaçlı ikramlık tepsiler verilirdi. Bu tepsinin içerisinde de küçük bir ayna bulunurdu. Küçük kızlar ev ev gezerler. Hem ikramlıklar dağıtılır hem de karşılığında yumurta gibi karşı hediyeler alınır. Bununla beraber küçük aynaya genç kızlar bakar, bahtlarının iyi olacağına ve açılacağına inanırlardı. Bir diğeri de gençlerin eğlenmek, kendilerine ziyafet çekmek için düğün sahibinden aldıkları, “koç Parası” geleneğidir.

Hikâye dilini algılayabilmemiz için altını çizdiğim kısa bazı bölümleri buraya taşımak istiyorum izninizle. “Hatıralarının kırıntılarını eze eze yürüdü” (s. 15), “Yusuf olmak için bir Kenan diyarı, bir dipsiz kuyu, bir de Mısır sultanlık şart” (s. 34), “Arkasında bir ev dolusu hasret bıraktı” (s. 44), “Kâinatta her şey bir sebebe bağlıdır. Rastlantısal değil, anlamlı ve hikmetlidir” (Babadan alıntı- s. 60), “Anam artık bir döşeğin üzerini yurt tutmuştu” (s. 72), “Bu zamanda düğün iki kişiye, gerisi deli komşuya” (s. 97, babaanneden alıntı), Düğünlerde söylenegelen güzel bir dörtlük mani de şu şekildedir. “Atladı gitti eşiği/ Sofra da kaldı kaşığı/ Bir tas çorba idi aşı/ Ona da damladı yaşı.” (s. 99), “Hevesler çok olmayınca insan gönlüyle uğraşır” (s. 101, Babaanneden alıntı) Gibi sıralayabiliriz.

Dip derin kültürüyle maruf, insan olmanın künhüne vakıf Anadolu’dur burası. Şen şadıman değildir çok şey ama bütün yaşantıların ‘edep’ üzere yol aldığını biliriz. Öğle ya Anadolu insanının sahip olduğu irfan bu hasletle mündemiçtir. Bir evin oda sıcaklığı gibi mutluluklar da yaşanır, büyük ağızlı sıkıntılarda... Ama yine de insan bu, görüntüde dışa ne kadar uç verse de ziyadesiyle içine ağacaktır. Ezcümle, yazar kimi yaşanmışlıklardan mülhem, hayatın geniş hatıra ormanında okurlarını dolaştırmaktadır. Bu neviden hikâyeler için diyebiliriz ki yaşanılan dönemin ve coğrafyanın ruhunu yansıtması önemli bir ayrıntıdır. Marifetler, fedakârlıklar ve diğerkâmlık gibi birçok haslet örnekleriyle serimlenir. Seçilen karakterlerin çoğunluğu, görünen dünyayı, görünmeyen dünyanın tarlası addeden bir anlayışa sahiptirler. Bu bağlamda anlatım, duyarlı ve sezgisel bir bütünlük içerisinde yolunu almaktadır. Bu meyanda hikâyelerin daha çok taşra, köy havalisinde geçtiğini söylesek yanlış olmayacaktır. Son olarak demem o ki hikâyelerde şehrin ve bir devrin yaşantısına şahit oluyoruz. İyi okumalar dilerim efendim. Buyurunuz.

‎İlkay Coşkun
Kültür Ajanda Dergisi
Sayı 154, Eylül 2026





31 Ağustos 2026 Pazartesi

Ahmet Doğru ile Söyleşi

ŞAİR YAZAR AHMET DOĞRU İLE 
(KİTAPLARI BAĞLAMINDA) POETİKASI ÜZERİNE SÖYLEŞİ
(‎İlkay COŞKUN - Kültür Ajanda Dergisi, sayı 154, Eylül 2026)

‎Merhabalar. Bir okur tasavvur edin. Yazılarını, şiirlerini beğendiği kaç şairin ve yazarın yazdıklarının ve kitaplarının tamamını okumuştur. Ve hatta ilgili kitapların tamamına ayrı ayrı değerlendirme yazıları yazmıştır. İşte tam da böyle bir okur olarak bendeniz, Ahmet Doğru Hocamın bütün kitaplarını okudum ve hatta bazı kitaplarını Kültür Ajanda dergimizin -Kitaplık- bölümünde misafir ettim. Söyleşinin ileriki bölümlerinde Yazar Şair ve Edebiyatçı Ahmet Doğru Hocamızı daha yakından tanıyacağız elbette. Ezcümle şunu söyleyebilirim ki aşkla, türlü çeşit duyarlılıkla ve güzelliklere teşne naiflikte yazar. Bir başka hal ise soy ismi gibi Doğru yazmanın gayreti içerisindedir. Bu girizgâh cümlelerinin ardından ilk sorumuz ile söyleşimize geçelim.

1) Ahmet hocam, hoş geldiniz. Kültür Ajanda Dergimize yaptığımız bu güzel söyleşi cevaplarınız için çok teşekkür ediyorum. Dergimizin Ağustos 2026, 153. sayısının dosya konusu; “Dinlenme-tatil kültürü ve ruhumuzu besleyen sanatsal deneyimler” şeklindedir. Söyleşinin ileriki bölümlerinde bir öğretmen olarak tatil anlayışınızı ve yaz dönemini nasıl geçirdiğinizi sormak istiyorum. İzninizle ilk sorumdan sonra sözü size bırakayım. Son dört sene içerisinde iki şiir, iki deneme, iki öykü ve bir günlük kitabı ile okurlarımızla buluştunuz. Daha önceki dört şiir kitabı ile sayı on bire çıktı. Bu kitaplarınızı hangi zaman diliminde yazdınız? Yazım serüveniniz nasıl yol aldı ve nasıl şekillendi?

Yazma serüvenim lise sıralarında başladı. Yatılı okul, bu yeteneğimi ortaya çıkaran en önemli etmen olmuştur diyebilirim. Sonra Güneysu dergisi vesilesiyle Bestami Yazgan’la tanışmam var. Bestami Hoca ustam oldu, ölçülü şiir çalışmalarına başladık. Öyle ki lise sıralarındayken 4. Güneysu Şiir Şöleni’ne en genç şair olarak katılıp kürsüde şiir okudum. Bundan sonra iflah olmaz bir yazma isteği ile Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenliğini tercih ettim. İki üniversitede tamamlanan lisans, üç üniversitede bırakılan yüksek lisans şairce hareketlerimi besledi sanırım.

Yazma eylemine karşı çeşitli zaman dilimlerinde farklı yaklaşımlar geliştirdim. Bir ara, üniversite yıllarında, yazma eylemini hayatın merkezine almıştım. 2000 yılında ilk kitap çıkınca, yazmayı bırakmayı denedim. İlk kitap sonrası bir hayal kırıklığı yaşadım fakat kendimi yazmadan uzaklaştıramadım. Baktım olmuyor; mizahı seçip kara gülmece türündeki Baykuş Dikey Duruş dergisini çıkardım. Dernek, evlilik, afla döndüğüm yüksek lisans yılları (2002–2007) gibi farklı uğraşlar sayesinde yazmayı biraz geri plana itebildim. Sait Faik’in belirttiği gibi yeniden kurşun kalem, silgi ve defter alıp yazma serüveninde yeni bir sayfa açtım. Su dergisi ile yeniden yazmaya başladım 2007 yılında. Şiir sesimi de bu yıllarda tam olarak bulduğumu söyleyebilirim. Sonra 2012 yılında ikinci şiir kitabı Dünya Döngüsü, ardından benim editörlüğümde yeniden yayınlanmaya başlayan Güneysu dergisi…

Salgın yılları kitapları çoğaltmama, kendi yazdıklarıma yeniden göz atmama olanak sağladı. KDY’yi de keşfedince Aşkın Kaleleri, Yedi Ocak Yangını ile beraber Ay Adası ve Dünya Döngüsü’nün de ikinci baskılarıyla 2021 yılında 4 kitabı bir araya getirebildim. 2026 yılı, yayınlanan ilk şiiri (Diyanet Çocuk dergisi, Mayıs 1993, arka kapak) baz alınca sanatta otuz üçüncü yılım oluyordu. 33. yılı 11 kitapla taçlandırdım kendimce.

Şiir, öykü, deneme, günlük, makale gibi yazma türlerini günün farklı zaman dilimlerinde kaleme alıyorum. Sabahlar şiirin, akşamlar deneme ile makalenin, geriye kalan vakitler de öykülerin desem yalan olmaz sanırım. İstisnaları var tabii bu vakit ayırmalarının. Bunun yanında inceleme yazıları, anılar, günlükler de var; onların da zamanı değişiyor. Günlüklere günü gününe değinemiyorum mesela, haftalık veya aylık olarak yazdığım da oluyor.

2) Yazdıklarınız ve özellikle şiirlerinizin ilk örneklerinden bugüne kadar olan süreci tahlil etmenizi istersek, değerlendirebilir misiniz? Poetikanız ve şiire bakış açınızla neler söylemek istersiniz? Başka bir ifadeyle, sizin açınızdan şiirinizin pratiğini, yapısını, ‘ne’liğini ortaya koyduğunuz poetikanız hakkında neler söylersiniz?

Yazılarım; duygu, düşünce ve hayallerimle birlikte paylaşma isteğimi estetik bir biçimde dile getirme, dile getirdiklerini anlayabilecek duyarlılıktaki kişilere ulaştırma, onlara bu duyguları beğendirme gibi hedefleri sürekli güncelleyerek, yenileyip geliştirerek bir varoluş savaşı veriyor. İlk günden bugüne Mehmet Akif’in dediği gibi: “Elemim bir yüreğin kârı değil, paylaşalım” demekteyim. Bana göre yazmak, “acılar denizi” olan dünyada hüznü, elemi, gamı ve acıları paylaşmaktır. Belki çok karamsar olacak fakat asıl olan acının paylaşımıdır. Elbette sevinçler de paylaşılır ya; bu şiirle ne kadar olur, ne kadar etkileyici olur ya da ne kadar derinlikli bir şiir olur, kararsızım.

Estetik bulduğum her temayı şiirde ele alabilirim. Bununla beraber her yaşın kendine göre temaları var. Gençken ele aldığım temaları şimdi ele almıyorum mesela. Şimdi ele aldığım temaları da gençken ele alamamıştım elbette. Dolayısıyla bakış açısı yaşa göre değişiyor, poetika da bu durumda yıllara göre kendini yeniliyor.

Su gibi akıp giden yıllar, zamanın kısalığını apaçık gösteriyor. Benim şiire yaklaşımımda bu anın kısalığına duyulan telaş var. Alttan alta sürekli bu telaşı sürüklüyorum mısralara. Bu yüzden şiirimde ara ara tutuk durma, akıcılığı kırma, kara bir gülmeceyi şiirin ortasına taşıma gibi tavırlar ortaya serebiliyorum. İstiyorum ki bu bir anlık hayat, şiire büyük bir telaş olarak taşınsın; telaş dile gelirken imge hüznü sırtlasın. Bu açıdan ‘telaşın şairliği’ni yapıyor, ‘telaşın şiiri’ni yazıyorum diyebilirim.

Hayat tecrübeler yumağı, yaşayarak birçok şeyi tecrübe ediyoruz. Şiire yeni başladığım lise yıllarında, dergilerdeki güzel şiirleri okurken "Acaba ben de böyle şiirler yazabilir miyim?" diye soruyordum kendime. Bugünse dergilerde yayınlanan pek çok şiiri beğenemiyorum. İnsan bir gelişim içerisinde olgunlaşarak hayatını devam ettiriyorsa, dün geride kalan basamaklar yığını oluyor. Bununla beraber yazdığım yüzlerce şiir, binlerce mısra gelip diziliyor gözümün önüne ki onların içinde de değiştirmeye kalkışacağım yüzlercesi var. Fakat bulunduğum beğeni düzeyi ile geriye müdahil olmak istemem. Şairin ve yazarın kişisel gelişimini izlemek, gelişimini görmek beni etkiliyor. Bu yüzden "İlk şiirdeki ses ustalığını son şiirine kadar devam ettirdi." tarzındaki yaklaşımları, ben yerinde saymak olarak algılarım nedense.

Okuduklarım, yaşadıklarım oluyor ilham kaynaklarım. Yani okuma, gözlem ve hayalle besliyorum yazılarımı. Sabahları şiire ayırsam da öyle belli bir vakit olmaz şiir yazmamın. Mesela "Bu manzara insana şiir yazdırır." düşüncesine de katılmam, çünkü belli bir manzara karşısında duygulanmam. Ne zaman yazacağımı, ne zaman duygulanacağımı doğrusunu söylemek gerekirse ben de bilmiyorum. Bazen kendimi şiir yazmaya zorluyorum, ortaya bir şeyler çıkmıyor. O sebeple hayatı yaşamaya, hissetmeye çalışıyorum; şiir kendiliğinden doğsun istiyorum genelde. ‘Bazen de bencillik yapıyorum, zihnimde çok güzel yazılan bir şiiri sadece kendime okuyup kayda almıyorum’ diye bir espri de yapayım yeri gelmişken. Sonuç olarak şunu belirtmek isterim: Bir şiirin ruh hali, diğer şiirin yakınından bile geçmiyor. Sanatın tekliği, orijinalliği de buradan geliyor galiba.

3) Neşvünema bulduğunuz zamana karşı yenilmeyen öyküler, şiirler hangileridir? Bir edebiyat ürünü hangi beklentilerinizi karşılar ki beğeni ve duygularınızda değer bulur?

Kalıcılığı uzun olan öykü ve şiir diyeyim buna ben. Zamana yenilmemek fikri birden gözümde büyüdü; fazla iddialı olmayayım. Sanırım kalıcılığı uzun olanlar biraz tema ile ilişkili. İnsanın varoluşundan bugüne değişmeyen temalar var. Kalıcı bireysel temalar; mesela aşk, ölüm, ayrılık, gurbet, kıskançlık, fedakârlık, yalnızlık gibi. Yine toplumsal olan savaş, afet, vatan sevgisi gibi. Bununla beraber evrensel temalar; insan, hayvan ve tabiat sevgisi, eşitlik, adalet… Yazar bu kalıcı temalara yeni bir bakış, yeni bir yaklaşım getirdiği ölçüde kalıcı olacaktır. Elbette bazen dil, kullanılan teknik, anlatım biçimi ve üslup da kalıcılığı tek başına sırtlayabilir eğer o alanın öncüsü ise. Bugün kalıcılığı görmemizi engelleyen, edebi esere düşen reklam gölgeleri var. Yarın o reklam gölgesi kalkınca edebi eser daha iyi değerlendirilecektir diye düşünüyorum.

Şu sıralar edebi eserden beklentim; etkili bir dil, modern yaklaşımlar, yeni teknikler, orijinallik, samimiyet, iyi bir işçilik, farklılık ve farkındalıktır (metinlerarasılık). Bu sekiz yön, hayata geçiremediğim ‘çadır eleştiri kuramı’nın birer bakış yönüydü. Eseri, çadır kurma tekniğinden yola çıkarak hazırladığım sekizgen yıldızın ortasına oturtuyor, bu yönlerden incelemeye ve değerlendirmeye kalkışıyordum. Bu kuram bende edebi eserlere karşı bir önyargı oluşturdu. Hâlen bir eserin üzerine hayalen bu sekizgen çadırı kurar, bu yönlerini irdelerim.

Bunun yanında edebiyat eserlerini eğitim açısından değerlendiriyorum. Bu açıdan yazılan her şeyi kıymetli bulurum, ta duvar yazılarına varana kadar desem mübalağa olmaz. Çünkü yazmayla uğraşmak insanın dili üzerine, konuşması üzerine düşünmesini sağlar; sözcükleri seçerken dikkati devreye girer. Kısaca yazan insan, bir parça düşünür.

4) Bir yazma ritüeliniz var mıdır?

Birkaç tane var fakat olmazsa olmaz ritüeller değil bunlar; yazmaya uygun olduğum vakitlerde geliştirdiğim tavırlar. Öncelikle sabahları herkes uyurken yazmayı severim, şiir ve yazılarımı da çoğunlukla sabahları yazarım. Genelde bu vakitte bilgisayarla yazmayı yeğlerim, içecek bir şey aramam bu saatlerde. Sonra uykum kaçtığı vakit yazarım. Özellikle uzun kış geceleri uykum kaçtığında kalem ve kâğıtla, çoğunlukla da klavyeyle geri getirmeye çalışırım uykumu. Bu saatte çay yaparım kendime. Yine sınavlarda gözcü olduğum vakitler, boş dersler; bir parça kâğıt, bir kurşun kalem arandığım ve en iyi yazma çalışmalarını yaptığım zamanlardır. Bunun için kurşun kalem, açacak, silgi ve çizgili not defteri taşırım yanımda genellikle.

5) Şairler ve yazarların farklı farklı edebi türlerde yazmasını nasıl değerlendirirsiniz? Yazma yönünüzü özellikle edebiyat üzerine yoğunlaştırırken neleri gözetiyorsunuz? Bir yazar ve eğitimci olarak Türk dilinin doğru kullanıldığını söyleyebilir misiniz? Bu noktada neler tavsiye edersiniz? Bunun yanında, eğitimin içinde olan ve edebiyata katkı sağlayan biri olarak edebiyat dünyasının bazı alanlardaki daralmaları, küçülmeleri akabinde daha az okuyor olmamızı neye bağlıyorsunuz?

Edebiyatçılar için çok yönlülüğün üstadı Tanpınar’dır sanırım. Tanpınar gibi bir örnek olunca farklı edebi türlerde yazmayı bir zenginlik addediyorum. Fakat yoğunlaşmak, ustalaşmak için tek türe ağırlık vermek gerektiği söylenebilir. Biz biraz çorbayı seviyoruz galiba; bu yüzden çok yönlülüğe daha fazla kıymet veriyoruz. Uzmanlaşmak mı, çok yönlülük mü? Buna; değişimin yavaş olduğu yerde çok yönlülük, değişimin hızla gerçekleştiği yerde uzmanlaşma biçiminde bir yanıt verilebilir. Günümüz, teknolojisiyle her alanda alabildiğine hızlı. Bu yüzden uzmanlaşmak daha kıymetli görülebilir. Fakat ben yine de çok yönlülük taraftarıyım. Çünkü öykü, şiir, deneme, makale, günlük gibi çeşitlilik bazen birbirini besliyor, bazen de yazarı farklı kulvarda dinlendirmiş oluyor.

Türkçeyi gerektiği gibi özenle kullandığımızı söylemek zor. Nispeten doğru kullandığımızı söyleyebiliriz belki. Bu, baktığımız yönle ilgilidir. Terim oluşturmayı, terimlerin kabulünü, yani terimleşmeyi henüz tamamlayamadık. En başta dil bilimin, dil bilgisinin terim problemi çözümlenebilmiş değil. Sadeleşme, türetme gibi sözcüklerle ilgili diğer konular da yerine oturmuş değil. Bitişik ve ayrı yazılan birleşik sözcükler konusuna akıl erdirmeyi henüz kimse becerebilmiş değil; TDK bugün belirlediği kuralları yarın rahatlıkla değiştirebiliyor. Minareyi çalan kılıfı hazırladığı gibi kuralı değiştiren de kendine göre bir gerekçe belirtiyor fakat bu durum karmaşayı besliyor. Sonra yabancı dillerden gelen sözcüklere bulunan karşılıklar… Türkçeye ne kadar uygun? Bazen bunları sadece ben mi dert olarak görüyorum, yoksa yanlış mı düşünüyorum diyecek oluyorum. Tam da bu esnada bir bakıyorum, benim dert gördüğüm bir durumu biri kaleme almış. Söz konusu Türkçenin sorunları olunca ‘bir dokun bin ah işit’ bir durum var maalesef. "Çala çala bir hava döner" atasözüne uygun yol alıyoruz. Dil konusunda çok şey bilmek, yaşanan kaosu daha yakından görmeye olanak sağlıyor. Bu yüzden yazarken kaotik alana girmeden, konuşulan, halkın arasında yaşayan dili gözlemleyerek yazmaya çalışıyorum. Türkülerimizde şiir için, anlatılarımızda öykü için güzel bir dil var. Sözlü edebiyat kültürümüzdeki dil, derya deniz. Kaosu görmeden yazmaya çalışmak gerek sanırım.

Edebiyat dünyasının bazı alanlarındaki daralmalar ve küçülmeler, yazılı kültürden görüntülü kültüre geçişten kaynaklı. Gazete ve dergi, işgal ettiği alanın büyük bir kısmını sosyal medyaya bırakıyor. Bu açıdan az okumamız normal, çünkü çok fazla izler olduk. İzlemek hem görsel hem de duyusal olarak beyni uyardığı için okumaktan daha ilgi çekici geliyor. O yüzden okumaya ayrılan bölümün büyük bir kısmı izlemeye devroluyor. Sonra okuyanlar da bana kalırsa düne göre çok iyi; hem daha fazla okuyorlar hem de daha hızlı okuyorlar.

6) Günümüzün yaşam şekli, 21. yüzyıl, postmodernizm, küreselleşme; edebiyata, öyküye ve şiire nasıl yansımaktadır? Şiirde yeni soluklara, yeni şiir damarlarına, yeni şiir akımlarına ihtiyaç var diyebilir miyiz?

Çok hızlı bir üretim, karmaşa, hızlı bir tüketim, sindirememe, hak ettiği değeri görememe, emeğin hakkını reklamla gölgeleme gibi birçok 21. yüzyıla ait yansıma edebiyatı da yoğuruyor. Fastfood kalitesizliğini gizleyen sos ve baharat örtüsü, edebiyatta da albenili kâğıt, gösterişli baskı olarak çıkıyor karşımıza. Bana büyük yayınevlerinin çoğu, büyük fastfood zincirleri gibi geliyor. Çok satanları da çok okunanları da onlar belirliyor reklamlarla. Edebiyatı sadece kazanç kapısı haline getirme, satılanı üretme, üretileni tükettirme... Elbette şair ve yazarlar da emeğinin karşılığını görmek, yazdıklarından bir kazanç elde etmek ister. Bu çok normal. Fakat büyük yayıncılar, alanı kendi tekellerinde tutmak istedikleri için yazma alanını ve yazarı da kendileri belirliyor. Özgünlüğe, farklılığa, bakış açısına, yaklaşıma kendi siyasi görüşleriyle karar veriyorlar ki büyük yayınevlerinin çoğu hâlâ siyasi yanını apaçık vurguluyor. Dolayısıyla bugünkü piyasada, market zincirleri ile bakkallar piyasanın dışına çıkarıldığı gibi, kendine özgü yazanlar da bu büyük yayınevleri tarafından alanın dışına itiliyor. Üç kitabı önce büyük bir yayınevine, kendi düşünceme de yakın bir yayınevine yolladım. Hemen ertesi gün, geri çevrildiğini belirten bir yazı gönderdiler; tek bir satır bile açıklama yapmadan. Küreselleşmenin bize dayattığı bu. Postmodernizm, modernin sunduğu salt akılcılığa karşı haklı bir çıkış. Tek doğru yok, çok doğru olabilir; tek tarz yok, çok tarz olabilir. Absürde kaçmazsa eleştirel boyutta postmodern bizim için can simidi. Geleneksel yaklaşımı, modernin eleştirisini, mistik bakışımızı postmodernizm sayesinde metinlere rahatlıkla taşıyabiliriz.

Edebiyatta yeni akımlar, şiirde yeni soluklar mutlaka olmalı, olacak da. Fakat pazara dönüşen, reklamla sesin yükseltildiği bir ortamda bu duyulur mu, duyulsa kıymet bulur mu? Emin değilim. Dergiler yayınevi haline geliyor, kitaplar basıyor, yeni ses ve solukları tanıtıyor. Bunu dergiler yapıyorsa kıymetli buluyorum. Nispeten dergiler çevresinde gelişen ve dergi öncülüğü ile yayınlanan kitaplardan daha fazla umutluyum. Bir bakıma onlar bir akım oluşturuyor. Yarın Dergâh, Hece, Türk Edebiyatı gibi uzun soluklu, yayınevi haline gelmiş dergiler yeni akım, yeni soluk için değerlendirilebilir.

7) Şiir yazarken konu neden ve nasıl öyküye geldi? Öykü yazmaya ne zaman başladınız? Şiirler, öyküler hayattan beslenir. Özellikle öykülerinizde seçtiğiniz karakterler, kahramanlar gerçek mi?

Öykü, edebiyat alanında lisansa başlayınca oldu. Şiirle anlatamadıklarımı öyküye taşımam gerekti. İlk öykümü sanırım 1995’te yazmıştım. Lisansın ikinci yılıydı. Ömer Seyfettin’in şiir yazdığını öğrenince “Ben de öykü yazayım öyleyse.” demiştim. Öykünün beslendiği kaynaklar farklı. Annem iyi bir hikâye anlatıcısıdır; abartmayı sever ve sıradan bir olayı trajik hale getirebilir. Şiir gibi öykülerimde de çevremden gelen duyumlar ve gözlemler var. Zamanın Fethi’ndeki öykü kahramanlarımın hiçbiri gerçek değil fakat onlara, farklı kişilerin örnek gördüğüm gerçek karakterlerinin özelliklerini vermeye çalıştım.

8) Editörlüğünü yapmış olduğunuz Güneysu dergisi başta olmak üzere başka edebiyat dergilerinde de şiirleriniz ve nesirleriniz yayınlanıyor. Kitaplara giden yolun dergilerden geçtiğini biliyoruz. Dergilerin işlevi hakkında neler düşünüyorsunuz? Bu bağlamda Kültür Ajanda dergimizi nasıl buluyorsunuz?

Bizde edebiyat dergileri çok kıymetlidir. Servet-i Fünun’la başlayan dergi muhiti, edebiyatımızda kendine has alan ve akım oluşturur. Genç Kalemler, Hisar, Mavi, Yedi Meşale, Varlık gibi nice dergi edebi muhit oluşturmuştur. Bütün edebiyat dergileri bana göre bir edebi muhit oluşturuyor. Kalıcılığı ve etkisi süreyle, çıktığı yerle, kişilerle ilgili oluyor sanırım. Bir dergi bir şairi ya da bir yazarı çıkarırsa kendinden beklenileni gerçekleştirmiştir. Genelde bir kişinin çabası ile sürdürülen dergiler, şair ve yazar için yolda olmaya katkı sağlar.

Kültür Ajanda dergisi ise dile kolay, 13 yıldır yayın hayatında ve şu an 153. sayısı çıkıyor. Nesrin Çaylı Hanım’ın ilk sayı için yaptığı o samimi tanıtımı ve ilk çalışmaları dün gibi hatırlıyorum. Doğrusunu söylemek gerekirse, başlangıçta bu kadar uzun soluklu olabileceğini tahmin etmiyordum; ama dergi rüştünü fazlasıyla ispat etti. İnşallah daha nice on yıllar boyunca bu istikrarlı yürüyüşünü sürdürür. Emeği geçen herkesi gönülden tebrik ediyorum.

9) Kitaplarınızda milli, dini, tarihi ve kültürel yapımızı öncelediğiniz gözükmektedir. Kimlik şuuru, millilik, yerli ve yerel düşünce hakkında neler söylersiniz? Ortak Türk Kimliği denince aklınıza ilk gelenler?

Kimlik şuuru, bizim Batılılaşma serüvenimizle farklı yaklaşımlara, farklı anlayışlara yol açmış hayati bir meselemizdir. Cumhuriyetin 100. yılına girmiş olmamıza rağmen kimlik şuuru konusunda aydınların kafası hâlâ karışık diyebiliriz. Osmanlı’nın son yıllarında ortaya çıkan Batıcılık, İslamcılık, Türkçülük yaklaşımları varlığını koruyor. Bu üç yaklaşım bir çatı altında toplanabilmiş değil. Tam da burada millilik, aslında bu üç yaklaşımı bir çatı altında toplayabilir; bu üç düşünceye yaklaşımı belirleyebilir. Millilik pergelin sabit ayağını kendine sabitlerse, hareketli ayağıyla diğerlerine korkusuzca yaklaşabilir. Buna inansak, yani bir insanın hem Batılı hem Müslüman hem de Türk olabileceğini kabul etsek, çok şey daha hızlı değişecektir. Fakat biz bu üçünü bir araya getirmek yerine birine taraf olup diğer ikisine karşı hasım olmayı tercih ediyoruz ve enerjimizi birbirimizle çatışmaya harcıyoruz. Sağ-sol, ilerici-gerici, laik-dindar gibi çatışmalar yıllardır ülkenin enerjisinin boşa harcanmasına sebep oldu. Yerli ve yerel düşünce bizi kurtaracak tek çıkar yol; çünkü yerli ve yerel düşünceyi kendi dilimizle, kendi kimliğimizle inşa edeceğiz. Hâlihazırdaki düşüncelerin hepsi dış kaynaklı. Dolayısıyla bunları ithal eden insanlar da bunlara inanmıyor, sadece bunları kullanıyor. Daha acısı da sadece kendi çıkarına göre kullanıyor. İnsanımız dışarıdan aldığı düşüncenin haysiyetine de aldırmıyor maalesef.

Ortak Türk kimliği denince öncelikle tarih, din, dil, kültür, vatan ve gelenek görenek aklıma geliyor. Bunları çoğaltmak da mümkün, dile kadar indirmek de. Çünkü dil, içerisinde diğer bütün kimlik öğelerini taşımaktadır. Bu sebeple dil çok önemli. Dil için çaba göstermek, dili geliştirmek için edebiyatla uğraşmak çok kıymetli.

10) Romanda, öyküde, şiirde Dede Korkut’tan günümüze yazınsal mirasımızdan ne oranda besleniyoruz? Bu büyük mirastan daha çok faydalanmak için neler yapmalıyız?

Milli yazınsal mirastan yeteri kadar faydalandığımızı söylemek zor. Sadece Dede Korkut’tan beslensek çok farklı şeyler oluşturabiliriz. Buradaki faydalanma ölçümüz elbette Batı. Batı, Eski Yunan mitolojisini sürekli güncelleyerek yazınsal alanına taşıyor. Bizse onların bizden alıp adını değiştirdikten sonra bize yeniden transfer etmeye çalıştığı edebi kavramları anlama ve anlamlandırmaya çalışıyoruz. Büyük milli yazınsal mirastan daha fazla faydalanmak için bu eserleri güncelleyen yeni eserlere kapılar açmamız gerekir. Sonra bu eserleri okuma, okutma, anlama ve anlatma çabası içerisinde olmamız, bu büyük mirastan daha çok faydalanmak için şimdilik, ilk adım için yeterli olur diye düşünüyorum. Bu ilk adım gerçekleşirse –ki kısmen gerçekleşiyor da– ilerleyen süreçlerde oradan edebi akımlar çıkabilir.

11) Şiir ve diğer edebi ürünlerde metafizik/mistik ve gelenek unsurlarının yer almasına yönelik olarak düşüncelerinizi alabilir miyim? Din, inanç, sosyoloji ve tarihin edebi ürünlere yansımalarını nasıl görüyorsunuz?

“Bana sığar iki cihan, ben bu cihana sığmazam” der Nesimi. Şiirde metafizik unsurlar şairin varlık âlemini aşma cehdi, “ötelere göz kırpma” çabası olarak görülebilir. Ruhunun farkında olan şair, bedenin yanı sıra ruhunu da besleyecektir. Mevlana; “Toprak olan bedene sadece toprak yedirip ruhunu görmezden gelme, onun da besine ihtiyacı var.” der. Özelde şiir, genelde bütün sanat dalları ruhun nefes aldığı alanlardır. Sokrates’in “Müzik ruhun gıdasıdır.” sözünü, ben “Sanat ruhun gıdasıdır.” diye anlarım. Halk ve divan edebiyatlarındaki tasavvufi söylem, gelenekten moderne metafizik ve mistik söylem olarak taşınmıştır. Modern Türk şiirinde öncü gördüğüm Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Cahit Zarifoğlu metafizik ve mistik söylemi şiirde estetik bir derinlik olarak çok iyi kullandılar. Dolayısıyla metafizik, mistik ve geleneksel unsurların şiiri estetik olarak derinleştirdiğini düşünürüm. Ayrıca inanan bir insanın bu yaklaşımı kaçınılmazdır çünkü o her işini bir ibadet şuuru ile yapar.

Edebi metinler insanı her yönüyle ele alır, her yönüyle sarar. Böyle olunca din, sosyoloji, tarih, kısmen coğrafya, psikoloji ve felsefe yazdığı metinlere yazarın bilgi düzey ölçüsünde yansır. Bu durum metinleri zenginleştirdiği gibi şairin entelektüel kimliğini de açık eder. Postmodern yaklaşımın metinlerarasılığını da bu zenginliği arzu eder.

12) Şair Yazar Ahmet Doğru Bey, salgın ve Kahramanmaraş depremi dönemlerini nasıl geçirdi?

Salgın dönemi, şair olarak Koyu Şiirler'i tamamlamama yardımcı oldu. Algılarımızı değiştirdi, hayata bakış açımız daralan alanda genişledi sanki. Belki daha farklı bakış yöntemleri de bulduk. Olmazsa olmaz dediğimiz şeylerin olamayacağını, olmayınca da bir şeylerin eksilmediğini fark ettik. Salgında evden çıkamadık. Pazarcık benim doğum yerim ve 6 Şubat babamın vefat yıldönümüydü. Bu yüzden 6 Şubat Pazarcık depremi simgesel olarak da beni derinden etkiledi. Deprem sonrası bir süre evlere giremedik. Salgındaki ‘evden çıkmayın’ uyarısının yerini depremde ‘eve girmeyin’ uyarısı aldı. Bu peş peşe gelen olaylar derin bir etki bıraktı üzerimizde. Âşık Veysel’in “sadık yâri” kara toprağın bize yâr olmayacağını gördük. Değişen bazı bakış açılarımızın farkındayız fakat bir o kadar da farkına varamadıklarımız var diye düşünüyorum. Depremden sonra bir ay Konya’da kaldık. “Osmaniye’den ayrılalım, memleketten taşınalım” düşüncesini deprem oluşturdu. Deprem sonrası yüzümü “koyu şiirler”den “ağır şiirlere” çevirdim. Deprem şiir algımı da değiştirdi. Malzemeden çalmadan; sağlam işçiliğin, sağlam iskeletin metinlerde de olması gerektiğini gördüm. Kalıcı olmak, ayakta durmak için bunlar şarttı. Bundan dolayı ağır işçilik, ağır zemin, ağır döküm ve ağır kurmaca gerektiren “ağır şiirler”e başladım diyebilirim.

13) Dergimizin Ağustos 2026, 153. sayısının dosya konusu; “Dinlenme-tatil kültürü ve ruhumuzu besleyen sanatsal deneyimler” şeklinde demiştik. İşinin doktoru bir öğretmen olarak tatil anlayışınızı ve yaz dönemini nasıl geçirdiğinizi sormak isterim.

Benim için tatil; eylemsizlik veya tamamen köşeye çekilip dinlenmek anlamına gelmiyor; aksine zihinsel bir vites değiştirme, ruhu asıl besleyen kaynaklara dönme vakti anlamına geliyor. Eğitim-öğretim yılının o yoğun, koşturmacalı ve zihni bölen temposundan sıyrılıp "inziva" limanına sığınmaktır. Öğretmenlik, sürekli veren ve tüketen bir meslek; yaz dönemi ise eksilenleri yerine koyma, yani ambarı yeniden doldurma zamanı.

Bu anlamda benim tatil anlayışımın merkezinde okumak, derinlemesine düşünmek ve yeni metinlerin izini sürmek yer alıyor. Yaz aylarını, dönemin getirdiği gürültüden uzaklaşarak sakin sabahların o berrak zihninde şiire ve nesre yoğunlaşarak geçiriyorum. Ruhumu besleyen en büyük sanatsal deneyim ise bu dinginlikte kendi sesimi dinleyebilmek ve kelimelerin işçiliğine kesintisiz vakit ayırabilmektir. Kısacası, bedenen dinlenirken zihnen ve kalben en üretken olduğum dönem yaz dönemidir diyebilirim.

14) Son olarak hafızanızın o geniş bahçesinde yazmaya dair neler var?

Yazmaya ve dahi yazdırmaya dair birçok düşünce, proje ve yaklaşım var aklımda. Çok şükür, akademik olarak en büyük yoğunluğumu oluşturan doktora tezimi başarıyla tamamlayıp o süreci geride bıraktım. Bunun hemen akabinde Korkunun Kıvamı, Ankara Günlüğü, Bir An Sonsuzluk ve Misafir gibi çalışmalarım da raflarda yerini alarak okuruyla buluştu.

Şimdilerde ise hafızamın bahçesinde demlenen yeni dosyalar var. 25 yılı aşkın bir süredir uğraştığım "Misafir" şiirlerinden sonra, yine uzun süredir yazdığım klasik edebiyatın şiir türleri ile oluşturduğum "Hece Divanı”nı yayına hazırlıyorum. Sonra “Leyla ile Mecnun” mesnevisi, “Mehlika Sultan’a Âşık Yedi Gençten Geriye Kalanlar” ve “Yedi Kent Savaşçısı” şiir alanında masamda bekleyen projeler. Ayrıca küçürek öyküleri ve "Öyküntü"leri de bir araya getireceğim yeni kitap taslakları üzerinde çalışıyorum. Akademik yoğunluğun hafiflemesiyle birlikte zihnimde uzun süredir kurguladığım iki romana da artık daha rahat odaklanabileceğim.

Yazdırmaya dair ise BİLSEM’de olmanın avantajını kullanarak üstün yetenekli öğrencilerimle şiir öğretimi ve dört kare öykü-deneme yazdırma çalışmaları yaptırmayı planlıyorum. Şiir yazdırma çalışmalarını biraz daha formüle ederek kalıplaştırmak niyetindeyim. İnşallah bu projeleri de gerçekleştiririm, tasarı olarak kalmaz. Yazmak kadar, yeni kalemlerin yetişmesine vesile olmanın ve yazdırmanın da güzelliği bir başka.

Kültür Ajanda Dergisi için yaptığımız bu güzel söyleşi dolayısıyla size çok teşekkür ediyorum. Ayrıca Kültür Ajandası ekibine, özellikle Nesrin Çaylı Hanıma çok teşekkür ediyorum. Uzun soluklu olmasını temenni ettiğim şairlik ve yazarlık yolculuğunuzda başarılar dilerim.

Ben de bu güzel söyleşi için size teşekkür ederim İlkay Bey. Eserlerim üzerine yazdığınız önemli değerlendirmelerden sonra böyle geniş bir perspektifle hazırlanmış söyleşi gerçekleştirmeniz çok kıymetli. Size ne kadar teşekkür etsem az diye düşünüyorum. Bana çevirdiğiniz aydınlık bakışı ben de bir ayna gibi görerek kendimi görmeye, yaptıklarımı ve yapacaklarımı değerlendirmeye çalışıyorum. Eleştirileriniz, değerlendirmeleriniz çok kıymetli. Herkesin kendini görebildiği zamanda siz başka eserleri de görüyor ve değerlendiriyorsunuz. Bunun kıymeti ileride daha iyi anlaşılacaktır. Aynı dileklerle ben de size şair ve yazarlık yolunda başarılar diliyorum.

Bu söyleşiye yer verdikleri için Kültür Ajandası ekibine, özellikle Nesrin Çaylı Hanıma ben de çok teşekkür ederim.

Dr. Ahmet DOĞRU

1975 yılında Kahramanmaraş’ın Pazarcık ilçesinde doğdu. İlk ve ortaöğrenimini memleketi Osmaniye’de tamamladı. Ankara Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği bölümünden 1998 yılında mezun oldu. Gazi Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsünde Türkçe Eğitimi alanında yüksek lisansını tamamladı. Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesinde doktora eğitimini tamamladı.

2000 yılında Osmaniye’de başladığı öğretmenliğe Şehit Veli Demiryürek Bilim ve Sanat Merkezinde (BİLSEM) devam etmektedir.

Yazmaya Güneysu dergisinde başladı. Dergâh, Türk Edebiyatı, Hece, Şiar, Ay Vakti, Çınar, Gümüş Kalem, Su gibi birçok dergide şiirleri ve yazıları yayınlandı.

Dergicilikle uğraştı. Çınar dergisinin sanat danışmanlığını, Baykuş Dikey Duruş ve Su Edebiyat dergilerinin editörlüğünü yaptı. Hâlen Güneysu dergisi editörlüğüne devam etmektedir.

Eserleri;

Ay Adası (Şiir- 2000), Dünya Döngüsü (Şiir- 2012), Aşkın Kaleleri (Şiir - 2014), Yedi Ocak Yangını (Şiir - 2020), Kalemi Pusat Bilmek (Deneme - 2023), Zamanın Fethi (Hikâye - 2023), Koyu Şiirler (Şiir- 2023), Korkunun Kıvamı (Küçürek Öykü,2025), Ankara Günlüğü (Günlük, 2025), Bir An Sonsuzluk (Deneme, 2025) ve Misafir (Şiir,2025).





















28 Ağustos 2026 Cuma

21 Ağustos 2026 Cuma

Bir dünya kitap

Bir dünya kitap - İlkay Coşkun

‎Okuyana, okutana, düşünene, ilgi gösterene ve eli kalem tutana selam olsun. Kisve-i tab /

‎#ilkaycoskun #vildanpoyrazcoskun #ilkaycoskunkutuphane #kitap  #havamızolsun #kitapgözü #cenne #tekrarintiryakisizaman #artıuc #ichatlar #kahvebahane #bimola #bilonsa #dusyolcusu #nagmeler #sonsuzlugayuruyus #moriklim #biryüzüesmer