22 Ocak 2026 Perşembe

Kitap Söyleşi

Kitap Söyleşisi

Şair Atilla Akıncı'nın, "Evimin Penceresinden" ilk şiir kitabı söyleşisine katılım sağladık. Hayırlı olsun.  22.01.2026 - Bilecik



19 Ocak 2026 Pazartesi

Tek Gül Mona Roza’nın Hikâyesi

Tek Gül Mona Roza’nın Hikâyesi

“Tek Gül Mona Roza’nın Hikâyesi” Yazar Musa Yaşaroğlu’nun Üçüncü Yeni Yayınları etiketiyle, 2024 yılında okurlarıyla buluşturduğu hikâye kitabıdır. Kitap, yetmiş sekiz sayfa hacminde ve on adet hikâyeden oluşmaktadır. Yazarın bu kitabından başka şiir, deneme, roman ve hikâye türlerinde on çeşit eseri bulunmaktadır.

Kitabın ilk hikâyesi olan “Mona Roza’nın Hikâyesi” kırk sayfa hacmindedir. Uzunca olan bu hikâye kitap hacminin yarısına tekabül etmektedir. Gerek bu uzun hikâye gerekse de bu hikâyenin kitaba isim olması nedeniyle kitapta önemli bir yere sahip olduğunu söyleyebiliriz. Bu bağlamda kitabı iki ana bölüme ayırabiliriz. Mona Roza Hikâyesi ve diğerleri şeklinde. Bu hikâye tek başına bir kitab-ı tab’a büründürülebilirdi. Diğer dokuz hikâyede de okul, öğrencilik, öğretmenlik, yolculuk, deprem ve yalnızlık gibi yazarın yaşadıkları veya çevresinde şahit oldukları üzerinden şekillenmiş olduğunu söylesek yanlış olmayacaktır. Yazarın sesi yer yer hikâyelerde duyulmaktadır. Anlatım genellikle birinci tekil şahıs üzerinden samimi ve içeri’den bir bakış açısı ile ele alınmaktadır.

İlk hikâye, Üstad Sezai Karakoç'un yirmili yaşlarının başında çok gençken, üniversite yıllarında yazdığı Mona Roza şiirinin yazılış hikâyesi kurgusal bir teknikle ve gerçeklikle kaleme alınmaktadır. Ama daha çok da kurmaca gerçeklikten ziyade nesnel bir gerçekliği yansıtmaktadır. Hikâye edilen bu konu, üstadın duruşuna, manevi kimliğine ve mahremiyetine halel getirmeyecek bir üslupla ve magazinleştirilmeden ele alınmaktadır. Üstadın, Mona Roza şiirinde yaşanan aşktan, sevdadan daha çok fazla olduğu sık sık hatırlatılarak yanlış anlaşılmaların önüne geçilmektedir. Ayrıca üstadın gerek düşünce alanındaki teorisyenliğine gerekse de edebiyat ve şiir alanındaki üstatlığına birçok cihetten vurgular yapılmaktadır. Merhum Nuri Pakdil’in “Yazarlar, ulusun toplumsal çalkantı barometreleridir” sözündeki gibi üstadı geniş bir çerçeveden görmemize imkân vermektedir.

“Mona Roza’nın Hikâyesi” tekniğinde, Mona Roza şiiri de bölüm bölüm hikâyeye misafir edilmekte ve anlatımda şiir muhteviyatına uyarlanmaktadır. Başka bir ifade ile bölüm bölüm Mona Roza şiiri şerh ediliyor desek yeridir. Edebiyat ve tarih bölümde okuyan Beyza ve Kerem'in Üstad Sezai Karakoç ve üstadın arkadaşı ile Mona Roza şiirinin nasıl yazıldığı, nasıl doğduğu üzerinden Üstad ile kısa bir görüşme ve üstadın üniversiteden sınıf arkadaşı olarak kurgulanan Yusuf Kirmikli’nin okul dönemlerine ait anlatımları üzerinden konu derinleştirilmektedir. Bu kanallarla Üstadın mütemadi platonik hali resmedilmektedir adeta. Ayrıca üstadın Ping Pong Masası şiiri ve sınıf arkadaşı olan Şair Cemal Süreya’nın da hikâyede isminin geçmesi diğer güzelliklerden olsa gerek. Merak duygusunu fazla törpülememe adına bu kısa malumatla yetinmiş olalım.

Hikâyede geçen isimlere bir göz atacak olursak, “Selen, Beyza, Kerem, Erzurumlu Bekir, Giresunlu Sami, Afyonlu Kemal, Kayserili Ahmet, Hafize Öğretmen, Osman Hoca. Nuran, Engin, Rengin, Hasan, Bakkal Lütfi, Manav Sabri, Zahit Bey, Gülce Nine, Cevdet, Selim Öğretmen. Kırkdörtlük Kamil, Kırküçlük İbo, Şadiye, Çaycı Ali, Salih, Ümit, Latif, Esma, Meryem” gibi isimleri öncelikli olarak sıralayabilirim. Bu isimlerden de anlaşılacağı üzere Anadolu'dan, bizden, anonim diyeceğimiz bireylerle karşılaşmaktayız. Hikâyelerin geçtikleri yerler olarak da Kocaeli, Ankara, İstanbul, Konya, Maraş, Kayseri gibi yerleri sıralayabilirim.

Hikâyelerde sıcak insan ilişkileri ve taşra esintisi kendisini fazlasıyla hissettirmektedir. Bu durumu sahici hayat hikâyeleri olarak da nitelendirebiliriz. Teknik olarak hikâyelerde metin betimlemeleri, diyaloglar ve gösterme teknikleri kendisine fazlasıyla yer bulmaktadır. İçerik olarak da yazar duyguyu, geleneği, milli ve manevi değerleri öncelediğini söyleyebiliriz. Hikâyeler, kültürel bir altlıkla beraber kadim değerlerle mücehhez bir anlatımla yol almaktadır. Başka bir anlamda Müslümanca bir bakış tesmiye edilmiş desek yanlış olmayacaktır. Yani hikâyelerde milli ve manevi değerler daha çok etüt edilmektedir. İtibarına, konforuna teslim olmuş günümüz insanının karşısında bir dik duruş sergilenmektedir adeta. Güçlüklere, mücadeleye ve çabaya yönelik bir anlatım derinliği taşımaktadır. Hikâyelerde yer yer de lirizmin ağır bastığı bölümlerle de karşılaşmaktayız. Güzel bir hikâye kitabı okudum. İyi okumalar dilerim.


Eğitimci Yazar Musa Yaşaroğlu

1985 yılında Bayburt’un Güneydere Köyü’nde dünyaya geldi. Hayatını inşaat işçisi olarak sürdüren emektar bir babanın yedi çocuğundan altıncısıdır. İlköğretim ve lise eğitimini Bayburt’ta tamamladıktan sonra Marmara Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği bölümünden mezun oldu. 2007 yılında Kocaeli’de öğretmenlik hayatına başladı. Halen Gebze Bilim ve Sanat Merkezi’nde Türkçe Öğretmeni olarak görevine devam etmekte olan Yaşaroğlu, evli ve üç kız babasıdır.

Öğretmenlik mesleğinin yanında aktif olarak yazarlık hayatına devam eden Musa Yaşaroğlu’nun Dil ve Edebiyat, Ketebe Piyan, Üçüncü Yeni, Cins, Enderun, Cimga, Temmuz, Ayasofya, Şiar, Hisdüşüm, Kardelen Çocuk gibi dergilerde şiir, deneme ve hikâye türünde eserleri yayınlanmış ve yayınlanmaya devam etmektedir.

Neşredilmiş Eserleri:

Fasl-ı Hazan (2011), Hüzün ve Eylül (2012), Mum Misali (2013), Aşkın Kölesi (2014), Sürgündeki Palto (2016), Değer Dede (2019), Mukaddes Yükün Hamalı (Hikâye, 2021), Kaldırımların Emzirdiği Çocuk (Roman, 2024), Tek Gül- Mona Roza’nın Hikâyesi (Hikâye, 2024), Âkif Dedemiz ile Zaman Yolculuğu (2025)

İlkay Coşkun
Şehir Defteri Dergisi
Sayı 21, Ocak 2026




5 Ocak 2026 Pazartesi

Koşa Koşa İnsan

Koşa Koşa İnsan


Hayatı Toparlayan Rutin

Hayatımızda basit ve sıradan rutinlerin ne çok kıymeti harbîyesi varmış meğer. Bunu köye gidişlerde, yaşlı başlı amcaların sıraya girerek ‘hoş geldin’ demelerinden ve çocuk halimle koltuklarımın kabararak karşılık vermemden hatırlarım. Şimdilerde de köye gidişlerim olmakta ama birkaç kişinin dışında varlığımın farkında bile olunmaması yüreğimi burkmakta. O zamanların imece, kubaşma, değiş-tokuş gibi birçok uygulamalarını hatırlarım ve bu günlerimle kıyaslarım. Yine o yılların şehir hayatı içerisinde her bayram komşu ve dostların birbirlerinin evlerine gidiş gelişlerini düşünüyorum. Bu uygulamaları sıradan görsek de bu halleri şimdilerde arar durumdayız. Geçmişin çoğu anında yaşadığımız tatlı ve hoş rutinlerimizdi bunlar.

Nasıl ki toplama bir millet olunmuyorsa; şehirlerden, kasabalardan, yurtdışından süreli gelişlerle de köycülük ve mahallelik olmuyormuş. Toplama halk ile köy ve mahalle kurulamıyor olduğunu en çarpıcı şekliyle anlıyoruz. Ruh ve aidiyet duygusu gerektiriyormuş. “Taş yerinde ağırdır” sözüne şimdi daha çok anlam veriyorum. Bütün bunlar insana yoldaş, daha ekmel uygulamalardı. Çoğu etkileşim, uzam kazandığı yerde bir bütünlük sağlamaktaydı. Hepsi de toplumu oluşturan bir dinamik ve senkronik duygudaşlıkla yol almaktaydı.

Kadim bir bilgeliğin ve kültürün şahitliği üzerinde, dünün hatıraları zihinlerimizde birer birer sökün etmekte. Dün de yaşanılan çoğu uygulamalar, biteviye ve kimi rutinlerle beraber çokça ruhu beslemekteydi. Hayatın yanında sağlam bir duruşa takat oluyordu. Kimilerine göre durgun, sessiz ve münzevi zamanları çağrıştırmaktadır. Daha az adrenalin içerse de daha çok huzurun kaynağı niteliğindeydi. Yani rutinlik, bir sıradanlık değildi elbette. Sıradanlık, mücrim bir görüntü verse de daha çok olumlu bir rutinlik ile bazı alışkanlıklar birlikte bir devri daimîliği imlemekteydi.

Kan Çarpması

Tıpkıları ve aynıları içerisinde yaşadıklarıyla susturulmuş insanıdır. Başını hoş tutan bir suskunluk değildir bu. Olsa olsa daha çok vurgun yemişlik. Ama bir tarafında hep avuntu taşımaktadır. Hayata yenile yenile devam etmenin bir suskunluğu böyle olsa gerek. Bir şeyi hep yanlış yapma korkusuyla baştan yenilmişlik hali. Mahir bir terzi gibi güçlendirilmemiş bir hayat. Olsa olsa çıtkırıldım hüznü ve daha çok da suskunluğu yaşıyor olmalı. Ne bir pirden el almış ne de bir müritten güngörmüş olmalı. Belki de en zor olan darmadağınık kanatlarıyla mücadelesidir.

Vefayı da göz ardı edecek bir hoyratlık cenderesine girmiş olmalı. İyiliğe iyilik, kötülüğe kötülük düz mantığını dahi uygulayamayan bir geri duruş. Kendine güvenmenin yıkıntısını yaşıyor olmalı. Azlıktaki görgüsü, çağları aşacak yanılsaması olmalı. Bütün faraziyelerde reddi miras yenilgili bir hal eşliğinde. Dünün kadifiye edilmiş bugünün viranesinde oyalanmıştır. Bir inat tabarî hevesi gütse de cürmü kadar yer yakacağının hodbinliği içerisinde. Açtın gözünü boğaza düğümleyip yumdun sözünü. Üslup u beyan aynıyla insan olacaktın. Biriktirdiği sis, barut ve telaşa memuru da olsa hayal kırıklığı ve tesanüt oyunu yaşadıklarıyla kalacaktır. Deniz düşü kurup çölde oturmak böyle bir şey olsa gerek. Yarın ölüm, gül suyu olsa da her taştan korkan bir testi olmayı kendisine yakıştıracaktır. Hakeza kaybetmenin yetimliğini yaşıyor olmalı böylelikle.

İlkay Coşkun
Kültür Ajanda Dergisi
Ocak 2026, sayı 146





Acı Ceviz

Acı Ceviz

‎”Acı Ceviz” Yazar Murat Soyak'ın, 2023 tarihinde Simer Yayınları etiketiyle 4. baskısını yaptığı hikâye kitabıdır. Eser, on sekiz hikâyeden oluşmakta ve yüz iki sayfa hacmindedir. “Acı Ceviz” kitabın ilk hikâyesi olmasının yanında, “Şen Boyacılar”, “Amele Pazarı”, “Tesbih”, “Bağ Bozgunu”, “Okul Yolu”, “Kuyu”, “Çanakkale İçinde”, “İstanbul” isimlerinde diğer hikâyelerle devam etmektedir.

‎Anlatımlardan edindiğimiz ilk intibaa ya göre hikâyeler dönemsel olarak daha çok seksenler ve doksanlara denk düşmektedir. Bu anlatımlardan yazarın çocukluk ve ilk gençlik yıllarına tekabül ettiği hissi uyanmaktadır. Evliya kıssalarının, ahir zaman alametlerinin, askerlik hatıraların daha fazla anlatıldığı zamanlara karşılık gelmektedir. Bu zamanlar ki muhabbetin insan içinde çiçekler büyüttüğü, kadir kıymetin daha bir değerli olduğu, mektupların bir kuş misali dağları aştığı ve kabahatim daha çok yüzleri gölgelediği zamanlardan bahsediyoruz. Çarşı ekmeğinin kokusunun ve tadının alındığı güzelliklerle beraber, mektubun arkasına ellerin çizilip yollandığı nostaljik zamanlardır bunlar. Bu yıllar ki çocukların taşın sertliğini, gülün inceliğini tecrübe ettiği güzelliklerdir. Bu yıllarda akrabalar, evladüiyallar daha çok yakın çevrededirler. Aileler, çekirdekleşmemişlerdi henüz.

‎Hikâyelerde dış anlatıcı sesi daha çok duyuluyor. Yazar, hikâyeleri yaşanırken bir yerlerde sonlandırılmaktadır. Bu da hikâyenin daha devamının olduğu hissini okura vermektedir. Hikâyelerde, kahramanlardan daha çok olay örgüsünün önde olduğunu söyleyebiliriz. Hikâyelerde nesnellik ve gözlemlerle beraber öznelliklere de yer verilmektedir. Anlatımlarda Anadolu'nun bir portresi çiziliyor adeta. Anadolu da fakirlikte, ambarı yosulu zenginliklerde vardır elbette. Muhannete muhtaç olmak istemeyen bir çalışkanlıkta… Düğün evinin defçisi de ölü evinin yasçısı da hayatta olan gerçekliklerdendir. Dededen, babadan ekinci olan İç Anadolu insanının yaşantısını ve kültürünü de okuyoruz bir taraftan.

Bizden, Anadolu'dan diyeceğimiz hikâyelerde, kahraman isimlerine bir göz atacak olursak; “Sadıkoğlu İbrahim, Emin, Mahmut, Ali Ağa, Yanık Yüzlü Ömer, Yakup Emmi, Şükrü, Kerim, Yusuf, Ahmet, Cemile, Muhittin, Elif, Selim, Muharrem, Şinasi, İhsan Efendi, Tahir, Neşet, Cengiz, Eşref, Kadir Çavuş, Şükran Teyze, Hayrettin” gibi isimleri aklıma ilk gelenler olarak sıralayabilirim.

‎Yazar, yer yer Anadolu'nun kadim değerlerinden, kültüründen süzülerek gelen kimi güzel sözleri de alıntıladığını görmekteyiz. Bazı türkü sözleriyle de nasiplendirir okurlarını. “Cevizden düşen iflah olmaz”, “Başın yarılsa da sırrını ele verme evlat”, “Değmen benim gamlı, yaslı yüreğime”, “İnsanın zehrini insan alır”, “Bülbülün yatağı bahçeler, bağlar/ Garibin yatağı kahveler, hanlar/ Gurbet ilde ölsem bana kim ağlar/ Ötme garip bülbül, gönül şen değil” gibi.

‎Son tahlilde, bu hikâyelerde köy- kent Anadolu serüveninin ritmini ve hareket alanına şahitlik ediyoruz. Özellikle şehirlere yoğun göçlerle beraber, kent ile köy arasında kalan Anadolu insanının retrospektif hafızasından alıntılanmış kesitler olarak düşünebiliriz. Yazar, yaşamış olduğu birçok hatırayı hikâyelerle ayaklandırmış gözüküyor. Bu durum da hikâyelerin kurgudan daha çok mazi de yaşanmış hikâyeler olduğu anlayışını kuvvetlendirmektedir. Böylelikle kültürümüzün ve değerlerimizin aurası taşınmaktadır. İçerisinde kurgu da olsa anıların penceresinden bu şekilde bakabilmek ne güzelliktir. Taşranın mücadelesi, şehrin umudu, göçün hikâyesi, acılar ve sevinçler ile yoğrulmuş bu güzel hikâyelere buyurunuz. İyi okumalar.


Murat SOYAK

Niğde’de doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini Niğde’de tamamladı. Marmara Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Gül Aydınlığı edebiyat dergisini çıkardı. Bir dönem gazetelerde kültür, sanat, edebiyat yazıları yazdı. Bir Nokta, Yedi İklim, Yitik Düşler, Ay Vakti, Likâ, Türk Dili, Ardıç, Akpınar, Berceste, Kuşluk Vakti, Beyaz Gemi, Değirmen, Edep, Mesel dergilerinde şiir, hikâye ve denemeleri yayımlandı. 2009 yılında Defter edebiyat-kültür-sanat sitesinin kuruluşunda yer alıp genel yayın yönetmenliği görevini yaptı. Halen bir lisede Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni olarak görevini sürdürmektedir.

Yayımlanan kitapları:

Irmaklarca (şiir, 2006)
Bahar Sürgünü (deneme, 2010)
Acı Ceviz (öykü, 2011)
Direniş Taşı (şiir, 2012)
Kırk Öykü (öykü seçkisi, 2013)
Gül Aydınlığı (deneme, 2017)
Toprağın Derin Çağrısı (deneme, 2021)
Bilgenin Söylediği İsmail Özmel İle Söyleşiler (söyleşi, 2025)

‎İlkay Coşkun
‎Kültür Ajanda Dergisi
-Kitaplık Bölümü-
Ocak 2026, sayı 146






23 Aralık 2025 Salı

KKTC. Doğu Akdeniz Üniversitesi Kütüphanesi

 KKTC. Doğu Akdeniz Üniversitesi Özay Oral Kütüphanesi - İlkay Coşkun

https://librarycatalog.emu.edu.tr/

İlkay Coşkun Kitaplığı (Kütüphaneler)

208 Üniversite kütüphanesinin tamamında, seksen bir il halk kütüphanesi ile birçok büyük ilçe ve şehir kütüphanesi başta olmak üzere toplamda altı yüzün üzerindeki kütüphanede, kitaplarımın tamamına yakını okurlarıyla buluştu. Ayrıca KKTC., Azerbaycan, Bosna Hersek, Makedonya, Tataristan, Özbekistan, Kırgızistan, Kazakistan, Türkmenistan, Macaristan gibi 10'un üzeri ülkenin yirmiden fazla kütüphanesinde kitaplarım bulunmaktadır. İyi okumalar dilerim. Aralık 2025

https://toplukatalog.tr - İlkay Coşkun

koha.ekutuphane.gov.tr - İlkay Coşkun

Özbekistan Ali Şir Nevai Milli Kütüphanesi

 Özbekistan Ali Şir Nevai Milli Kütüphanesi - İlkay Coşkun

------------------------------------------------------------------

https://www.natlib.uz/search/tot/result?si=TOTAL&st=KWRD&lmtst=&lmtsn=&lmt0=&q=%C4%B0lkay+Co%C5%9Fkun


İlkay Coşkun Kitaplığı (Kütüphaneler)

208 Üniversite kütüphanesinin tamamında, seksen bir il halk kütüphanesi ile birçok büyük ilçe ve şehir kütüphanesi başta olmak üzere toplamda altı yüzün üzerindeki kütüphanede, kitaplarımın tamamına yakını okurlarıyla buluştu. Ayrıca KKTC., Azerbaycan, Bosna Hersek, Makedonya, Tataristan, Özbekistan, Kırgızistan, Kazakistan, Türkmenistan, Macaristan gibi 10'un üzeri ülkenin yirmiden fazla kütüphanesinde kitaplarım bulunmaktadır. İyi okumalar dilerim. Aralık 2025

https://toplukatalog.tr - İlkay Coşkun

koha.ekutuphane.gov.tr - İlkay Coşkun

Kırgızistan Türkiye Manas Üniversitesi Kütüphanesi

 Kırgızistan - Türkiye Manas Üniversitesi Kütüphanesi - İlkay Coşkun

-------------------------------------------------------------------

https://yordam.manas.edu.kg/yordam/?p=1&q=%C4%B0lkay+Co%C5%9Fkun&alan=qYazarlar_txt


İlkay Coşkun Kitaplığı (Kütüphaneler)

208 Üniversite kütüphanesinin tamamında, seksen bir il halk kütüphanesi ile birçok büyük ilçe ve şehir kütüphanesi başta olmak üzere toplamda altı yüzün üzerindeki kütüphanede, kitaplarımın tamamına yakını okurlarıyla buluştu. Ayrıca KKTC., Azerbaycan, Bosna Hersek, Makedonya, Tataristan, Özbekistan, Kırgızistan, Kazakistan, Türkmenistan, Macaristan gibi 10'un üzeri ülkenin yirmiden fazla kütüphanesinde kitaplarım bulunmaktadır. İyi okumalar dilerim. Aralık 2025

https://toplukatalog.tr - İlkay Coşkun

koha.ekutuphane.gov.tr - İlkay Coşkun

20 Aralık 2025 Cumartesi

Azerbaycan Milli Kütüphanesi


Azerbaycan Milli Kütüphanesi
İlkay Coşkun

https://ek.anl.az/search/query?term_1=%C4%B0lkay+Co%C5%9Fkun&theme=e-kataloq

İlkay Coşkun Kitaplığı (Kütüphaneler)

208 Üniversite kütüphanesinin tamamında, seksen bir il halk kütüphanesi ile birçok büyük ilçe ve şehir kütüphanesi başta olmak üzere toplamda altı yüzün üzerindeki kütüphanede, kitaplarımın tamamına yakını okurlarıyla buluştu. Ayrıca KKTC., Azerbaycan, Bosna Hersek, Makedonya, Tataristan, Özbekistan, Kırgızistan, Kazakistan, Türkmenistan, Macaristan gibi 10'un üzeri ülkenin yirmiden fazla kütüphanesinde kitaplarım bulunmaktadır. İyi okumalar dilerim. Aralık 2025

https://toplukatalog.tr - İlkay Coşkun

koha.ekutuphane.gov.tr - İlkay Coşkun

https://ek.anl.az/search/query?term_1=vildan+poyraz+co%C5%9Fkun&theme=e-kataloq

Azerbaycan Milli Kütüphanesi
Vildan Poyraz Coşkun

10 Aralık 2025 Çarşamba

Gavroche

Gavroche’a Yeni İletiler - Flamalı Yalnızlık 

"Gavroche’a Yeni İletiler Flamalı Yalnızlık" Ağustos 2025’te okurlarıyla buluşturulan, Yazar Sinan Ayhan’ın on üçüncü eseridir. Deneme türündeki kitap, yüz otuz dört sayfa hacminde ve KDY Yayınları etiketiyle okurlarıyla buluşturulmuş. Deneme yazıları giriş, gelişme ve sonuç üst başlığında tasniflenmiş.

"Gavroche’a Yeni İletiler Flamalı Yalnızlık" kitap ismi dikkat celp etmesi ve neden bu kitabın yazıldığı gibi kimi sorulara yazar önsöz yazısında cevaplandırıyor. Sinan Bey, 2001 - 2002 yılları arasında "Katlı Zımpara Perisi Gavroche" isimli on iki kitap sayfası hacminde uzun bir şiir yazar. Ayrıca bu uzun şiirine bu kitabında da yer vermektedir. Ayrıca yazar; "Düşüncenin ceplerinde hangi nurlar gizlenmiş, bir de "Gavroche" üzerinden bakalım. Yalnızlığımız mı? Bu toplumda o baki zaten" diyerek kitabın mahiyetini ve özetini önsöz yazısında sunmaktadır. Kitapta yer alan "Katlı Zımpara Perisi Gavroche" isimli on iki sayfalık uzun şiirinin son bölümü şu şekildedir. "ne sör ne dük ne avangard/ bir sanatkâr/ kafamızda sadece devrim resimleri/ tarihin çelik sayfalarına doğru yürüyor/ yürüyoruz" (s. 22)

Gavroche, Fransız Yazar Victor Hugo’nun 1862 tarihli meşhur Sefiller romanındaki kurgusal çocuk karakteridir. Gavroche, Paris sokaklarında yaşayan bir sokak çocuğudur. Başka ifadeyle Victor Hugo’nun Sefiller’inin şair ruhlu devrimci çocuk karakteridir. Temiz kalpli, cesur, hazırcevap ve sevimli bu çocuk maalesef ki romanda on iki yaşında iken gençliğine, çocukluğuna doyamadan ölmektedir. Sefiller romanını çoğumuz okumuşuzdur, biliriz. Biz yine romanı ana hatlarıyla kısaca hatırlayalım; Sefiller kitabı, 1724 sayfa ile birden çok cilt hacmindedir. Antimonarşizm, din, Adalet, siyaset ve ahlak felsefesini konu edinmektedir. Epik ve kurgusal tarih türünde yazılmış güzel bir romandır. Sefiller’in konusu dünyada iyilik yapma gücü bulan ama sabıkalı geçmişinden kaçamayan eski mahkum Jean Valjean’ın hüzünlü hikayesidir. Anne ve babası küçük yaşlarındayken ölmüştür. Jean, ablası ile yaşamaya başlayan bir gençtir. Çalışmak için iş bulamadığı için fırından ekmek çalar. Bunun cezasını hapishanede çekerken birçok kere hapishaneden kaçma teşebbüsünde bulunduğu için cezası fazlasıyla katlanır. Seneler boyu kürek mahkumluğu yapan Jean’ın toplum ile arasındaki yaşadıkları ele alınır. Jean, cezasını çektikten sonra geçmişi peşini bırakmayacak ve bir kez daha aynı hataya düşecektir. Bu ıslah sürecinde polis müfettişi Javert tarafından sürekli takip edilir. Gavroche, romanda tarihsel olarak 1830 - 1832 yılları arasında yaşar. 1832 yılında devriminde Gavroche çatışmalar sırasında şarkı söyleyerek fişek topladığı sırada vurularak bu hayattan koparılır. Romanda bunlardan başka karakterler de vardır elbette. En azından Sefiller romanını okumayanlar için merak duygusunu fazla törpülememek için değinimizi burada nihayete erdirelim ve esas konumuza geçelim.

Yazarın, "Gavroche’a Yeni İletiler Flamalı Yalnızlık" kitabında Gavroche’ya bir nevi seslenerek iki yüzün üzerinde seslenişlerle birlikte bir ileti sunulmaktadır. İletilerde geçen bazı seslenmeler şu şekildedir. "...katman katman karanlığı bilir misin Gavroche" (s. 26), "Hangi iz üzereyiz Gavroche, yine kasvet çöktü pencere pervazlarına..." (s. 41), "...Gavroche havalar ısındı" (s. 58), "...canım yanıyor Gavroche" (s. 58), "...kandırma beni Gavroche" (s. 60), "Gavroche’a bütün yollar dar" (s. 87), "gözlerim kapana dursun Gavroche" (s. 118) gibi.

"Gavroche’a Yeni İletiler Flamalı Yalnızlık" kitabında, "kan, büyücü, kanlı mendil, habbe, kunala, çıkrık, lamel, yedi uyurlar, etamin, gılgamış, iskarta, giyotin, apolet, retina, birsuri, gestapo, belit, düello, flamalı yalnızlık, narsist, mostra, türbülans, börü, squid game" gibi kelimeler ve isimler üzerinden iletiler vücut bulmaktadır.

Yazılan yazılar, şiirler atıflarla yol alır anlayışının canlı bir örneğini görüyoruz bu yazılanlarda. Konular dahilinde felsefi ve hermenötik bir incelemeler bütünü gibi. Şöyleki, Hz. Mevlana, Yedi Uyurlar, Rolling Stones, Niçe, Rimbaud, Hamlet,Şarlo, Hiroşima, Nagazaki, Kerbela, Karun" gibi bir çok gönderisiyle ve atıflarıyla yol alınmaktadır. Mesela Hz Mevlana’nın dediği gibi "bir çiş denizinde dışkı parçasına tutunmuş kendini gemi kaptanı zanneden sinekler ve vızıltılar" anlatımına yer verilir. Bütün bu anlatım yol ve yöntemi aynı senkronik duygudaşlıkla yolunu almaktadır.

"prelüd, postular, tüvit, burbon, izomer, fağfur, habbe, lepiska, hermesyan, olemp, perende, sımışka, snopse, francala, obskür, okült gratesk, berlioz, palimsest, artikül, piktogram, adle, göring, trençkot, pandüller, belit, derecat, enfiye, vassal, fevc, miniskül, medusa, kleptoman"gibi sözlük karıştıracağımız onlarca kelimenin anlatımlara misafir edildiğini görmekteyiz.

Yazar, önsöz yazısında da belirttiği gibi kendi kuramı olan "Bileği - Metni" anlayışını bütün kitaplarında olduğu gibi bu kitabında da uygular. "Bileği metni bir sözcük, binlerce anlam nüvesinin dünyaya bakan gözüdür" şeklinde tanımlar. Yazar için Bileği Metni, düşüncenin mayalı halidir. İlk önce "bileği - düşünce" devamında da oradan "Bileği - Metne" geçişi görür.

Öz olarak, bu yazılanların Gavroche üzerinden yalnızlık temasının iletiler, seslenme benzeri bir anlayışla işlendiğini görmekteyiz. Bu iletilerde taşınan yalnızlık, insanın içinde uluyan başlukları da ihtiva etmektedir. Varlık ile yokluk arasındaki bir çelişme gibi. Bu denemeler, sanatsal bir ileti boyutundadır. Gerek Gavroche gerekse de Lorca gibi farklı coğrafyaların gariplerine ve ezilmişlerine yer vermekte ve böylelikle göndermeler de bulunulmaktadır. Alımlayanlar için bütün bunlar, düşünsel bir zenginlik katmaktadır. Sonuçta zorluklar içerisinde ki yaşam herkesin kendi rolünü oynadığı bir süreç ve zaman aralığıdır.

İlkay Coşkun
Papatya Dergisi
Sayı 19, Aralık 2025

3 Aralık 2025 Çarşamba

Ankara Günlüğü

Ankara Günlüğü”nde Yaşayan Türkü

“Ankara Günlüğü” Yazar Ahmet Doğru’nun Haziran 2025 tarihinde, KDY Yayınları etiketiyle okurlarıyla buluşturduğu dokuzuncu eseridir. Otuz üç adet günlük yazısının yer aldığı kitap, yüz otuz sekiz sayfa hacmindedir. Günlükler, Ekim 2018 ile Ocak 2020 tarihleri arasında yazılmış olduğunu görmekteyiz. Günlükler, Cahit Zarifoğlu’nun “Yaşamak” isimli günlüklerinde olduğu gibi gün gün değil de haftalık zaman dilimlerinde yazılarak faklı bir deneyim hayata geçirilmiştir.

Günlüklerden anlaşıldığına göre yazar, Ankara’ya güzel bir gençlik ve özlem bağışlamıştır. “Bir mırıltı palazlanır dudağımdan gözlerime Ankara dolar” (s. 107) diyerek bu özlemini taçlandırmaktadır. Yazar bütün yazdıklarında Ankara’yı özlem ve sevgiyle yâd etmektedir. Günlüklerin sonlarında, “Ne güzelsin Ankara!”, “Şen olasın Ankara!”, “Türkü türkü kal Ankara, türkü türkü gül Ankara!”, “Güle güle kal Ankara!” gibi ifadelerle temennilerini dillendirmektedir. Yazar, Ankara’yı hep ululamaz tabi ki. Zor ve sıkıntı duyduğu konulara da değinir. Ankara’yı bir bürokrasi soğukluğunda görür mesela. İnsanın olduğu her yerde iyilerde kötülerde vardır. Bundan kelli kimi insanlara ısınamamıştır. “Bir yerde söylediğin bir söz, bambaşka bir kılıkla hoş olmadık başka bir yerde karşına çıkabiliyor” (s. 25) diyerek bir nevi maruzatını iletir. Zaman zaman bunlar gibi sükût-i hayale uğrar. Bu süreçte iyi veya kötü yüzlerce anıyı Ankara toprağına armağan eder.

Kitap isminden de anlaşıldığı gibi kitabın ana omurgasını Ankara oluşturmaktadır. Ankara, anlatımlarında türkü, bağlama, teyp, kaset ve tütün birlikteliği vardır. Yazar, 1996 - 2000 yılları arasında Ankara Gazi Üniversitesinde lisans eğitimini alır. Okul bitiminde ücretli öğretmenlik ile öğretmenliğe adım atar. Devamında Ankara Bilkent Üniversitesinde yüksek lisans eğitimine başlar. 2002 yılında askeri öğretmendir. Doktora eğitimini Bolu’da 2018 - 2020 yılları arasında alırken yol güzergâhında yine Ankara vardır. Yazar, yer yer Pazarcık’ta geçen çocukluğuna varana kadar zamansal atlamalar yaparak geçmişe yolculuğa da çıkar. Bu gidişlerle beraber anılarını uyandırmaktadır adeta. Günlüklerden anlaşıldığı üzere bu yol, yazarın dimağını diri ve duru tutmaktadır. “Yol türküdür, türkü yolundur” sözündeki gibi bir döngüde ve yollardadır yazar. Yollar, hasret olduğu kadar bir taraftan da berekettir. Bu yıllarda kırk yaşını geçirmiş bir ateş ustasıdır adeta. Önsöz yazısında bu günlüklerin doğuşunu çok güzel bir şekilde izah eder. Buradaki günlükler, genelde yolda dinlenilen türkülerin sözlerini epigrafa (eserin başındaki alıntı söz veya şiir) alarak başlar. Türkü eşliğinde dünün Ankara’sındaki hatıraları ayaklandırır ve bu günün Ankara’sını seyre daldırır. Yine yazarın ifadesiyle bu yazılanlar, o yılların Ankara’sının anıştırmasını, karşılaştırmasını ve duyumsatmasını içermektedir.

Günlük veya günce dediğimiz bu yazım türü, yazarın günlük olaylarla ilgili düşüncelerini yazdığı, gününü de not düşerek kaleme aldığı kısa yazılardır. Başka bir ifade ile günlükleri insan yaşamının bir grafiği veya nabzı olarak tanımlamamız mümkündür. Cahit Zarifoğlu, Nurullah Ataç, Cemil Meriç, Cemal Süreya, Tomris Uyar, Oğuz Atay, Franz Kafka, Virginia Woolf, Stefan Zweig, Sylvia Plath, Albert Camus gibi tanınmış tanınmamış, Türk veya yabancı birçok yazarın günlükleri kitaplaştırılmış olduğunu görmekteyiz. Günlükler tarihsel olursak; “Ali Bey'in Seyahat Jurnali”, Şair Nigar Hanımın, “Hayatımın Hikâyesi” gibi ilk günlükler olarak karşılaşmaktayız.

Gerek türkü sözlerine gerekse de türkülere ses olmuş türkücülere ve kimi şair ve yazarlara çokça yer verilir günlüklerde. “Pir Sultan, Karacaoğlan, Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri, Heyder Baba, Erzurumlu Emrah, Şehriyar, Cem Karaca, Davut Sularî, Arif Sağ, Selda Bağcan, Âşık Mahzunî Şerif, Fikret Kızılok, Gülden Karaböcek, Haluk Levent. Hasan Sağındık, Uğur Işılak, Ali Ekber Çiçek, Sabahattin Ali, Talat Sait Halman, Yavuz Bülent Bakiler, Abdurrahim Karakoç, Erdal Erzincan, Zülfü Livaneli. Selçuk Küpçük, Ali Akbaş, Mehmet Gözükara, Saadettin Yıldız Hoca” gibi isimleri ilk aklıma gelenler olarak sıralayabilirim. Günlüklerde geçen Ankara başta olmak üzere bazı mekânlara da bir bakacak olursak; “Kızılay, Güven Park, Kavaklıdere, Beytepe, Bahçelievler, Beşevler, Bilkent, Emek, Dikmen, Toroslar, Nurdağı, Amanoslar, Pazarcık, Bolu” gibi yerleri öncelikli olarak sıralayabiliriz.

Yazarın, her günlük yazısında epigrafa yerleştirdiği türkü sözleri başta olmak üzere şiir alıntılarına ve güzel sözlerden bazılarına da bir bakalım; “Hasreti bırakıp özlem getiren/ Güllerin yerine diken bitiren/ Gönlümde yarayı açan o tren/ Ötünce hatırla yâr beni beni.” (s. 18 - Diyardan Diyara, Arif Sağ türküsü), “Dilde gam var şimdilik lütfeyle gelme ey sürur” (s. 40 - Rasih), “Pir Sultan Abdal'ım bu dünya fani/ Veren Allah elbet alır bu canı/ Dostun bir çift sözü üşüttü beni/ Yüce dağ başında buymuşa döndüm.” (s. 49), “Sen Hakka tevekkül kıl/ Tefviz et ve rahat bul/ Sabır eyle ve razı ol/ Mevla görelim neyler/ Neylerse güzel eyler.” (Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri) gibi.

“Naçizane benim de Ankara üzerine kalem oynatmışlığım vardır. “hastaya ilaç, yolcuya telaş/ milletvekiline maaş, zengine dolaş Ankara/ kültüre seymen, düğüne oyun/ gecekonduya fukara, çocuğa lunapark Ankara.// kimine umut, güzeli soyut/ trafiği boyut, asgari ücrete büyük Ankara/ trene istasyon, otobüse durak/ insana buyruk, bazılarına kuyruk Ankara.// ülkeye baş, yolları taş/ havası talaş, başarıya ulaş Ankara/ yeşili azık, sosyetesi nazik/ yemediğin kazık; Çinçin, Roman, Sincan, Ankara.// Kalede bayrak, yolda uğrak/ memura torpil, Kızılay Ulus Ankara/ kitaba dost, sırta palto/ düşmana korku, milyonlara yaşam Ankara.// yolda taksi, dolmuş da aksi/ rızık ekmek, elbiseye kumaş Ankara./ evde TRT, gazinoda eğlence/ her gün her gece Karşıyaka’da mezar Ankara.//… yaza kavun, kışa simit/ askere silah, kahramana Kazan Ankara.”

Her ne kadar anı ile günlük karıştırılsa da günlüğün gün gün, anı yazısının ise aradan zaman geçtikten sonra yazıldığını biliriz. Türk edebiyatında rûznâmeler, vakayinâmeler, seyahatnâmeler, sefaretnâmeler gibi yazılanları da günlükler olarak değerlendirmemiz mümkündür. Günlükler bütün samimiyetiyle yazarın iç dünyasını görmemizi sağlamaktadır. Yazarın özel hayatı, kırgınlıkları, sıkıntıları, aşkları gibi birçok konuyu günlüklerde görmemiz mümkündür. Günlük yazmak, hayal gücünü uyarıp yenilikçi düşünce yollarını aralayacaktır. Böylelikle insan kendi potansiyelinin farkına varacaktır. Duyguların hem yazılı hale gelmesine hem de duygusal farkındalığı sağlayacaktır. Başka bir cihetten de günlük tutmak, edebiyatın da kapılarını daha çok aralayacaktır.

Zaman zaman günlükler okurum. Günlükleri hem daha öznel hem de daha sevimli, cana yakın bulurum. Yine aynı şekilde bu içten samimi günlükleri; şiir, hatıra ve deneme havasında okudum. Daha çok gür sesli şiirleriyle tanıdığımız Ahmet Doğru hocanın, diğer edebi türlerde ki ürünlerini de gayet başarılı bulduğumu söyleyebilirim. Günlüklerde yaşanılanlar ve düşünceler açık ve serbest bir şekilde ifade edildiği için makbul olan yazarının ölümünden sonra günlüklerin yayınlanmasıdır. Yazarı hayatta iken yayınlanan günlüklerde bazı kaygılardan dolayı günlük içeriğindeki samimiyet sekteye uğrayabilmektedir. Öyle ya yazarın hayatı, kırılganlıkları, sıkıntıları, aşkları gibi birçok yaşanmışlığı içermektedir. Yine de yazar hiçbir kaygıya mahal vermeden cesaretle, içtenlikle kalemini kullandığını görmekteyiz. İyi okumalar dilerim.


Şair Yazar Dr. Ahmet Doğru kimdir

21 Şubat 1975 Cuma günü Kahramanmaraş'ın Pazarcık ilçesinde dünyaya gözlerini açtı. Dokuz yaşına kadar Ahır Dağının eteklerinde Aksu çayının kıyısında tabiata dair eğitimini aldı, sonra Osmaniye'ye göç edildi. İlk ve orta öğrenimini memleketi Osmaniye’de tamamladı. Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyat Öğretmenliği bölümünden 1998 yılında mezun oldu. Aynı üniversitede Türkçe öğretimi alanında yüksek lisans yaptı. Daha sonra Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesinde Türkçe Eğitimi alanında doktora eğitimini bitirdi. Öğretmenliğe memleketi Osmaniye’de başladı. Halen Osmaniye Şehit Veli Demiryürek Bilim ve Sanat Merkezinde Türk Dili ve Edebiyat Öğretmenliği görevini sürdürmektedir.

Yazmaya Güneysu dergisinde başladı. Dergah, Türk Edebiyatı, Ay Vakti, Eğitim, Çınar, Gümüş Kalem, Su, Ardıç, Berceste, Lika, Künye, Hece Taşları, Devinim... gibi birçok dergide şiirleri ve yazıları yayınlandı. Dergicilikle uğraştı. Çınar dergisinin sanat danışmanlığını, Baykuş Dikey Duruş ve Su Edebiyat dergilerinin editörlüğünü yaptı. Halen Güneysu dergisi editörlüğüne devam etmektedir.

Eserleri:

Ay Adası (Şiir- 2000), Dünya Döngüsü (Şiir- 2012), Aşkın Kaleleri (Şiir - 2014), Yedi Ocak Yangını (Şiir - 2020), Kalemi Pusat Bilmek (Deneme - 2023), Zamanın Fethi (Hikâye - 2023), Koyu Şiirler (Şiir- 2023), Koyu Kıvam (Küçürek Öykü,2025), Ankara Günlüğü (Günlük, 2025) ve Bir An Sonsuzluk (Çağrıntı, 2025).


İlkay Coşkun
Kültür Ajanda Dergisi 
Aralık 2025, sayı 145





1 Aralık 2025 Pazartesi

Gencim Doğruyum Çalışkanım

Gencim Doğruyum Çalışkanım

‎Gençliğe bakışta, farklı kültürel saiklerin ve inanışların etkisi değişkenlik gösterse de ortak olan fizyoloji, adrenalin, tıynet gibi ortak paydaların gerçeğinde de olaylara bakmamız gerekiyor. Bu benzerlikler üzerinden insanlığa dair daha aforistik genellemeler yapabiliriz muhakkak. İnsanın yaşam evrelerinde zorluklar, sıkıntılar olumlu-olumsuz cihetler her daim görülecektir elbette. Hiç kimseyi kendi anlayışımız üzerinden tekfir etme kolaycılığına düşmeden sadece mevcut durumu tespit etme gibi bir değerlendirmemiz ve her yönü ile konuyla şamil çözüm önerilerimiz olmalıdır. Herkesin kendi kapısının önünü süpürmesi mevzusu, daim hayatiyetini sürdürmelidir. Nasıl ki büyük kardeşleri zaman erken büyütüyorsa, gençlerde hayatı tecrübe ederek, hatalar yaparak olgunluk yaşlarına ulaşacaklardır.
‎Öyle ki gençlik en azından hayattaki dört zenginlikten en az ikisine sahiptirler. Zamansal ve fiziksel zenginliği taşırlar. Statü ve finansal zenginliğin de birer doğal üyesidirler. Bu gençlik evresini, hayatın bir bölümünden ziyade daha çok bir düşünme tarzı olarak da betimleyebiliriz. Olumlu cihette gençlik, elvanlı ve cömert zamanlara şahitlik etse de hormonların fişeklemesiyle heyecan, adrenalin, macera gibi duyular zuhurat halinde de nüksedebilmektedir. Ve kontrol edilmeyi zorunlu kılmaktadır. Gençlerde daha diri olan yaşama sevinci bir taraftan emniyet kemeri gibi hayata daha sağlam bağlayacaktır. Şefkat, merhamet, iyilik gibi olumlu hasletler de paralel kabaracaktır. Bir yerde yaşanılan kimi adrenalin ve heyecanlar daha büyük yanılgıları önleyebilecektir. Mesela yılanlarla iç içe yaşayan kimi coğrafyalarda, çocukların ağızlarına azıcık zehir akıtılır ki bu sayede çocuklar daha ciddi yılan sokmalarına karşı bağışıklık kazanabilsinler. Günümüzde hedonist-seküler hayat direktifleriyle gençlik daha çok tek tip, bireyci ve özgürlük bağımlısı olarak yol almaktadırlar. Dünyadan tamamen tecrit olmak kadar dünya ile mesafeli bir ilişki kuramamakta hüsranlık getirecektir maalesef.
‎Sonuçta bütün bu değerlendirmelerimizin ana teması, bizcil bir yaklaşım çerçevesinde yol alacaktır. Yani başka bir ifade ile gençliği, başkalarının değer terazisine vurmadan ziyade, kendi özgül ağırlığımızla tartmamız daha elzem olacaktır. Buradaki amaç hayatın hiç bir evresini yermek, eleştirmek veya ululamak değil elbette. Bütün gençleri aynı kefeye koyarak enseyi karartmakta doğru olmayacaktır. Ne yaşlıyı eski görmek, ne de gençleri ve çocukları yeni addetmek doğru olmayacaktır. Olsa olsa gençliği daha çok heyecanı ve alışkanlığı zihinsel yetiler üzerinden dumura uğratmamak olmalıdır. Öyle ya gençliğin kıymeti, nedret boyutundadır. Daha çokta hayatın diğer evreleriyle uyum içerisinde bir bütünlük sağlayarak insanlığı yüceltmesi arzu edilir.
İlkay Coşkun
‎Kültür Ajanda Dergisi
‎Aralık 2025, sayı 145

16 Kasım 2025 Pazar

Havanız Olsun

HAVANIZ OLSUN - Emine Türker Özgen /

‎Bir kitabın havasını kokladım ve yazayım istedim. “Her esinti yüzümüze dokunuyor; havanın ezgileri bizi dansa kaldırıyor sanki. “İlkay Coşkun daha kitabın başında havasına sokuyor beni.

‎Önce gönlün havası mı değişir dersiniz, yoksa esen rüzgârlar mı değiştirir bizi? Ya beklediğimiz hava bizi yarı yolda bırakırsa? Yüzyıllardır insanlar, doğanın işaretlerine bakarak yaşamlarını biçimlendirmiştir ya, örnekler vererek anlatır Coşkun. “Kavağın yaprağı aşağıdan dökülürse kış çok olur.”, “Koç ayında soğuk sert olursa, kış uzun sürer.”, “Keçinin pöçü havadaysa yağmaz; aşağıdaysa mutlaka yağar.” Cırcır böceklerinin sesinden, serçelerin yere çöküşüne kadar nice küçük belirtiye anlam yüklenmiştir. Bir bir gösterir olan biteni böyle kitabında.

‎Mevsim geçişlerinin tedirgin eşiğinde, İnsan yaşamını durmadan ilerleyen bir göç hâli olarak görür. Albert Camus’nün o güzel cümlesini sokar aklımıza. “Kışın en karanlık günlerinde öğrendim ki içimde sönmeyen bir yaz mevsimi var.” Mevsimlerin kapıları açılırken, nice söz ve duyguyu da içeri buyur eder. Tıpkı Hıdırellez’in yaz kapısı gibi hepsi de yeryüzüne açılır. Ahh o gökyüzünü bir pamuk şekeri gibi kaplayan güzellikler yok mudur? Onları görürsünüz birden. Dokunmak istersiniz bir çocuğun saflığıyla.

‎“Her şey zıddıyla vardır” der. “Değirmen iki taştan döner; muhabbet iki baştan.” Bir şiirde açarsa çiçek, başka bir dizede kaçmaz mı zemheriden? İl il dolaşır. Sandıklı’da yöre dilinden bir söz bırakır kulağımıza: “Yaz işi, kış düşü boldur.”

‎Yazı, dut ağacının silkelendikçe meyveye duran bereketine benzetir. Guguk kuşlarını dinler; gür yağmurların toprağa kattığı bereketi izler. Yağmurla gelen sözlerle bazen insana tebessüm ettirir eski sözlerle. “Yağmurda düşmanın koyunu, dostun atı satılsın.”

‎Nisan yağmurunu yutan bir yılanın ağzındaki damlanın ya zehre ya da şifaya dönüşebileceğini anlatır okuduklarından, bildiklerinden; gür yağmurlar üzerine konuşurken.

‎Sis ve buz, sabırsız bir kurt gibi yolları yoklarken, ansızın açan güneş bir anda bütün manzarayı kaplar. Deli rüzgâra gelince… Türk, Altay, Tatar, Macar mitolojilerinde rüzgâr tanrısının Yel Ana olduğundan bahseder. Bazı kahramanların rüzgâr çıkaracağına inanan kadim hikâyeleri aktarır. Yunancadaki anemosun “rüzgâr ölçer” kelimesine ilham olmasından, bir İngiliz amiralinin keşfiyle oluşan Beaufort ölçeğinden söz eder; rüzgârın gücünü 12 dereceye ayırdığını, son noktanın kasırga olduğunu anlatır.

‎Rüzgârın dilini çözmeye çalışırken, ozon tabakasını bir muhabbetle anlatır. ”Hani yağmur sonrası alınan güzel bir toprak kokusu vardır. İşte bu kokunun ana kaynağının ozon gazı olduğu söylenir. Aşkın, mutluluğun eşin kaynağı bu koku; yükseklerden, dağlardan yeryüzüne rüzgarlarla gelen ozon gazının kokusuymuş meğer.”

‎Tıpkı Atmosferde bulunan kirli havayı temizleyip yeryüzüne ak pak inerken şaşırtan kar gibi düşlerdiniz şiiriyle bu olayı. “Yağmurdan sonra zamanı gelir, buz çözülür; cemrelerle birlikte erik, kayısı, kiraz çiçeği sarar ortalığı. Bir yeni gelin gibi…”

‎Anlatı boyunca çağlar arasında gidip gelirsiniz. Marcel Proust’u bir ıhlamur ağacının gölgesinde hayal edersiniz; Coşkun, Proust’un havaya dair eserinden bahsederken… Ardından bilimin kapısı aralanır, Biyometeoroloji. insan ruhunun sıcak, soğuk nefeslerine karışan bir bilgi dalı gezinir canlıların arasında. “Gök ağlamayınca yer gülmezmiş,” der bir sözle örnek verir.

‎Doğa Ana’dan yola çıkar; dağlardan geçer, sonunda suya varır. “Sanılanın aksine su, cansız değildir; duyguları algılayan kristallerden oluşur,” der. Her medeniyet suyu başka bir halde karşılar. Kutsal, asi, ölümsüz… Bükülür, kıvrılır, akar; akıl pınarı olur.

‎En soğuk kışları, küçük buzul çağlarını, soğuk yüzünden kırılan orduları yazar. Dünyamızda kayıtlara geçen en sıcak 15 yazdan 14’ü için yirmi birinci yüzyıl başlarında yaşandığından bahseder.

‎ “İyilik de kötülük de bumerang gibidir, mutlaka size geri döner.” ‎Ben, bilmediklerimi öğrendim. Keyifli değil mi ne dersiniz?


‎Emine Türker Özgen

3 Kasım 2025 Pazartesi

Halit Yıldırım'ın Şairliği

Edebiyatçı Kültür İnsanı Halit Yıldırım'ın Şairliği

Edebiyatın birçok türünde, ellinin üzerinde eser neşretmiş olan Şair Yazar Halit Yıldırım Bey'in 2025 itibariyle yedi şiir kitabı bulunmaktadır. Yayın sırasına göre, “Yarına Ağıt Düne Gazel”, “Gökçekimi”, “Aşka Dair”, “Yalancı Bir Baharda Gül Kıyımı”, “Serzeniş Kasidesi”, “Sevdanın Rengi” ve “Namelere Ses Olan Güfteler” şeklinde sıralayabilirim. Yayınlanmayı bekleyen şiir kitapları dosyalarını da bunlara ekler isek şairin, üretkenlik seviyesini görmüş oluruz. Bu yazımda şairin, yayınlanmış şiir kitapları üzerinden şiire ve şaire bakışını ele almak istiyorum izninizle.

Şairin, şiir tekniğinden ziyade daha çok öze, duyguya ve anlama odaklanmak istiyorum. Gerek hece şiirlerinde gerekse de serbest tarzda yazdığı şiirlerde, şairin gelenekten beslenmiş olduğunu öncelikli olarak söyleyebilirim. Gazeller, kasideler, mersiyeler, münâcâatlar, destanlar, hicivler ve divan edebiyatının başka birçok formu şiirlerde yer almaktadır. Bu geleneksel anlayış, Behçet Necatigil’in “Şiir geçmişe atıflarla ilerler” sözünün hakkını vermektedir adeta. Şairin, edebiyat başta olmak üzere dini ve mühendislik eğitimi alması, yazdığı şiirlerine ayrı bir zenginlik katmaktadır. Bu perspektifte şairin şiirlerinde manevi, metafizik bir ileti lirizmle kaynaştırılmış gözüküyor. Bununla beraber şiirlerde daha çok Müslümanca bir bakış resmedilmiş desek yanlış olmayacaktır. Mesela, “Gökçekimi” kitabında yer alan “Uygur Ağıtı” şiirinin son bölümü şu şekildedir; “ne olmalı/ ne olmalı/ Uygur hür olmalı/ sin ve can gibi özgür/ Uygur hür olmalı/ hür!” (s. 63)

Şair Halit Yıldırım, sadece şiir kitapları yazmaz elbette. Aynı zamanda şiire çokça kafa yorar. Şiir üzerine uzun uzun yazıları, söyleşileri ve mülahazaları bulunmaktadır. Çokça şiir kitabı okur, bu şiirler ve şiir kitapları üzerine değerlendirmelerde bulunur. Şiire ve şaire bakışını, yazılarından alıntıladığım birkaç bölümle de olsa buraya taşımak istiyorum. “Şair; yaşadıkları dünyayı, olayları ve insanları herkesten farklı algılayan bir kişi olmak durumundadır ki farkı fark edebilsin. Her şairin eşya ve hadiselere bakış açısı farklıdır. Bu farklılık şiire biraz daha derin bir hava katmakta, onu müphem, esrarengiz bir hale sokmakta... Şiir karşımıza, anlamı kelimelere gizlenmiş, şifrelenmiş bir sandık misali çıkar. Eğer o şifreleri çözecek duyarlılığımız varsa şiirin mana denizine açılabiliriz” Sarih bir şekilde şiire ve şaire bakışını ne güzel özetlemiş değil mi?

Şiirler, masa başı bir edimden çok bir hareket ve iyi bir etnometodoloji ihtiva etmektedir. Bu bağlamda hep söylenegelen “sanat insan içindir” anlayışını benimsemiş bir şair olarak gördüğümü söyleyebilirim. Kökü kadim kültürümüzde ve geleneğimizde olan vicdanlı, haktan yana, müeddep bir anlayışın serimlenmektedir. Denebilir ki şair, kadim kültürle beslenmiş şiirleriyle mazinin, durumun ve hatta itirazların şiirlerini yazmaktadır.

Şair, imge, ahenk-ritim ve şekil perspektifinden şiire bakarak fikriyatını üç sacayağı üzerine oturtur. Âsaf Hâlet Çelebi’den Necip Fazıl’a, Sezai Karakoç’tan Hilmi Yavuz’a varıncaya kadar birçok şair üzerinden şiire bakış ve şiir damarları üzerine değinilerde bulunur. Bu değinilerini, müşahhas (somut) ve mücerred (soyut) şiiri üzerinden, iki koldan ele alır. Mesela, şairin dimağındaki şiir şu şekilde nükseder; “Şiir, insanın kendi iç dünyasındaki teknik bilgi, his ve fikirden oluşan enstrümanların birbiriyle dengeli, muvazeneli bir şekilde dimağa doğru harekete geçmesiyle oluşur” demektedir.

Gerek hece şiirlerinde gerekse aruzlu şiirlerinde ve gerekse serbest tarzda yazdığı şiirlerde uyumlu bir müzikalite kendisini hissettirmekte, şiirlerine ahenk ve lirizm katmaktadır. Başka bir ifade ile şiirlerde ses uyumu ve asonanslar kendisine bolca yer bulmaktadır. Mesela, “Aşka Dair” kitabında yer alan “Kahır” şiirinin bir bölümü şu şekildedir. “Hangi tabip çare bulur söyle bu derde/ Hangi hekim olur Lokman/ Hangi ilaç dindirir acımı/ Hangi ağudadır derman/ Of aman/ Of aman” Bu serbest tarzda yazılmış şiirde olduğu gibi ses uyumu, ahenk ve iç kafiye kendisini hissettirip, okurun kulaklarında güzel bir melodi bırakıyor.

Klasik şiirimizde kullanılan “Leyla-Mecnun, Züleyha, Ferhat ile Şirin, Zümrüdüanka, Kaf Dağı, Zemzem” gibi kültür aktarımlarının yanında, “gayya kuyusu, Kenan ili, ba'sü ba'del-mevt (öldükten sonra dirilme), elestü bi-Rabbiküm (ben sizin Rabbimiz değil miyim?.), küntü kenzen (anlam ve varlık bilgisi), belalı aşka düşmek, bezm-i elest” gibi dini ve felsefi yaklaşımlar da şiirlerle buluşturulmaktadır. Başka bir ifadeyle klasik halk şiirimizde yeri olan birçok olgu, benzetme ve metafor şiirlerde yer almaktadır. Bu bütünlük içerisinde, bir kültür ve medeniyet olgusu taşınmaktadır desek yerinde olacaktır. Bütün bunlar, insani hassasiyetin, duyguların ve hatta öfkenin samimi olduğu bir tavırla işlenmektedir. Ne elitiz mi ne de kapitaliz mi taşımayan bir Anadolulu tavrıdır bu.

Şair, okurun zaman zaman sözlüğe başvurmasını da ister. Kullanılan bu kelimeler şiirlere derinlikle beraber farklı farklı anlamlar da yüklemektedir. Şiirlerde dikkatimi çeken kelimelerin bazıları ve ilk anlamları şu şekildedir; “Gayya (cehennemde bir kuyu), muallakat-ı seb’a (Yedi Askı, İslamiyet’ten önceki Kâbe duvarlarına asılan Arap şiiri), iştiha (arzu), Marasanta (Kızılırmak anlamında), meddücezir (gel-git olayı), peyk (uydu), musahhar (bağımlı olan), tazarru (yalvarma, yakarma), erkete (gözcü), mehcur (ayrılmış, uzaklaşmış), mefluç (felçli, inmeli), remil (kum), bezm-i harâb (sarhoş toplantısı), mâsivâ (dünyalık boş şeyler), kil-u kâl (dedi kodu), tarik-i esrar (sırlı yol), kenz-i mahfi (gizli hazine), küşüm (endişe), hars (kültür), cünun (delirme), gayur (çalışkan), reaya (yönetilen), kuz (güneş almayan yer), encam (işin sonu), natık (düşünen), zebun (güçsüz, zayıf), şuh (canlı, neşeli), şelek (sırtta taşınan yük)” gibi. Daha çok İslami literatürde geçen bu kelimeler, şiirlerde yer yer ve kıvamında misafir edilmektedir. Bu kadar farklı kelime ve benzetmelere rağmen anlatımın açık ve anlaşılabilir olduğunun da notunu burada düşmek istiyorum.

Şair özellikle şiirlerdeki tema üzerinden Müslümanca bir bakışla çağın ruhuna ses olmaktadır. “Gazze, Mavi Marmara, Mescidi Aksa, Filistin, Kerbelâ, Arakan, Karabağ, Halep, Keşmir, Doğu Türkistan, Çanakkale, Adnan Menderes, Eren Bülbül, Muhsin Yazıcıoğlu” gibi birçok değerin şiirlere misafir edilmiş olduğunu görmekteyiz. Bu gibi hüzünlü şiirlerle şair, Müslüman Türk coğrafyasının acılarını yumru gibi yüreğinde hissetmektedir. Şairin şiirlerinde yer yer melankolik bir ses duyulsa da hakikate muttali ve kadim değerlerimizle mücehhez şiirler daha fazla yer almaktadır. Ruh derinliği ve duygu yoğunluğu ile beraber yürek cezvesinden taşan aşk şiirlerinin yanında daha çok murabıt bir dil kullanılmaktadır.

Öz olarak, sözün darasını ve kabasını alıp da söylersek; Halit Yıldırım’ın şiirleri, tema ve motif olarak insani bir duruşu sergilemektedir. Bireysel ve toplumsal duyarlılıkta temler içermektedir. Şairin bütün şiir kitaplarında kadim kültürümüzden, Türk-İslam anlayışımızdan gelen hikmet yüklü şiirler okudum. Türk-İslam diyalektiği şiirleştirilmiş gözüküyor. Türk-İslam coğrafyasının yaşadığı sorunlara kalem olmuş, adına ‘dünya sistemi’ ve ‘kapitalist düzen’ denilen evrensel yapılanmalara karşı hep bir karşı duruş taşınıyor. Mana ve maneviyat olgusuyla beraber, medeniyet olgusuna yeni bir tuğla böylelikle konulmaktadır diyebilirim.

İlkay Coşkun
Kültür Ajanda Dergisi
Kasım 2025, sayı 144




Savaşın Çocukları

Savaşın Çocukları

Bugünün Müslüman ve Türk coğrafyasının önemli bir bölümünde dünyanın muhaciri ve çevrenin yabancısı çocuklarımız çokça bulunmakta. Daha iyi yarınlara büyümeyi bekleyen boynu muskalı güzel çocuklar bunlar. Gazze, Filistin, Doğu Türkistan başta olmak üzere gönül coğrafyamız savaşlarla ve zulümlerle boğuşmakta. Bu olumsuz ahval ve şerait içerisinde çocukların bedenlerine, kalplerine hücum eden hezârân yükler çok ağır gelmekte. Bu konu dahilinde sadece mevcut durumu ortaya koymak, durum tespitinde bulunmak yetmiyor. En önemlisi neler yapılması gerektiğinin üzerinde kafa yormamız ve harekette olmamız gerekiyor. Ukrayna gibi gönül coğrafyamızın dışında da çocuklar savaşlarla yüz yüze kalmaktadırlar. Hatta çağımızın dünyasında avantajlı durumda olan bütün çocuklar şâd-u hürrem değiller elbette. Hepsinin türlü türlü sıkıntıları ve zorlukları vardır.

Burası dünya, tekin bir yer değil elbette. Acının ön yüzünde hep çocuklar varken, geleceğin büyüklerine bugünden daha fazla üzerinde durulması gerekiyor. Kendi ülkemizde dahi çocuklarımız arasında imkân eşitsizliği ve uçurumları varken bu dengeyi sağlamak çokta kolay olmayacaktır. Dezavantajlı olan çocuklar içerisindeki cevherleri fark edip önlerini açmamız ve vatana millete faydalarını görmemiz gerekiyor. Bu dengesizlik, Müslüman ve gayri Müslimler arasında olduğu gibi mağriple ile maşrık arasında da hep ola gelmekte ve bu fark kapatılamamaktadır ne yazık ki. Eşit olmayan bu imkânlar gibi başka başka sorunlarımız da yok değil. Bu dezavantajlı durumlar karşısında gençlerimizin daha çok çalışması ve gayret göstermeleri gerekiyor. Avantajlı olanın bir adımına karşılık bizim gençlerimiz iki, üç adım atması yani çok çalışmaları gerekiyor.

Biz Müslümanlar ve Türkler; tarihimizden, kadim medeniyetimizden alacağımız güçle birlikte, emperyalist kültür tozlarından silkelenip bize özgü çözümler üretmeliyiz. Hazcı, behemî bir galebe hırsı maalesef ki dünyamıza hâkim durumda. Bunlar gibi süreğen anlayışlarla mücadele edip aynı zamanda dillerimizle ve gönüllerimizle ilenç olmalıyız. Bu tekdüze, sadece kendine steril hayat anlayışlarının karşısında çağımıza, manevi ve ahlaki tavırlı gençleri örneklendirip geleceğe armağan etmeliyiz. Başka bir taraftan, özellikle savaşların dışında olan çocuklarımızın önemli bir kısmının elinde internet, tablet, cep telefonu, bağımlılık yapan sanal oyunlar gibi büyük oyalayıcılar bulunmaktadır. Tavrım internet ve bilgisayara karşı bir tutum değil elbette. Daha çok olumsuz, uzun süreli kullanımlara yöneliktir. Genellikle çocuklarımızın yeteneklerini körelten böyle bir küresel sorunsalla karşı karşıya bulunmaktayız.

Günümüzde balkon, pencere yalnızı insanlarını gördükçe çocukların o güzel hayat gülücüklerini ve cıvıltılarını kimler aramaz ki? Çocukluğun bütün saf hallerini bırakıp zamanla büyüyecekler ve maalesef ki umut gibi azalmaya başlayıp kirlenecekler. Bizler de siyatikli bacaklarımızla yaşlanırken, bu durumdan ıstırap duyacağız. Hayat, defter süsleri gibi tozpembe olmasa da her çocuk pirüpaktır elbette. Bu saf hali, dünyanın kirlerinden uzakta tutup daha iyi günlere taşımakla mümkün olacaktır. Rüyaları, masalları ve oyunları taşıyan güzel bir çocuklukta yetişmiş, dürüstlük, hak adalet üzre ahlaklı ve çalışkan iyi bir nesle ihtiyacımız var elbette. Bizim için yaşamdan süzülmüş geniş bir tecrübe, tanıklık, insanı okuyan hasletler ve gayretler ile beraber bu sıkıntılar azaltılabilecektir muhakkak. Kaşgarlı Mahmut'un, “tay at olunca at dinlenir, çocuk adam olunca ata dinlenir” demesi gibi kaygımız ve kavgamız bayrağı gönül rahatlığıyla teslim edebilmekte olmalıdır. Görevimizi yapmanın rahatlığında, çocuklarımızı bugünden daha güzel geleceklere emanet etmeliyiz. Öyle ya hayatın yanında vicdanlı bir şekilde uyuyabilmek bunu gerektirir.

İlkay Coşkun
Kültür Ajanda Dergisi
Kasım 2025, sayı 144